28 Temmuz 2018 Cumartesi

Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkler

Onlar Gökçelik miğferliydiler…
Kanatlı Gökbörüleri vardı…
Demir Toynaklı idi Atları…
Aydaydı son Sırları…

Hakikâti Dünya denen yerkürede arayanlar yine yanılmışlardı. Yeryüzünde ne varsa bir çoğu dış gökten gelmişti. Bilgi, Cevher, Maden, YAŞAM…

ATAM (Adam-Adem) Kök Atam, “inin düşmanınızla (Bakara 36)” emri geldiğinde Yer küreye Dünya’ya ayak basmadan bir çok yerde durakladı, konakladı, kaderini yaşadı. Düşmanı takipteydi.

Kök Ata Yerküreye inmeden durakladığı konakladığı yerlerde Dünya Zamanı gibi olmayan 10 bin sene yürüdü. İnerken Eşinden ayrılmıştı. Eşide yürüyordu nihayet AY’da buluşmuşlardı. Bu buluşma daha sonra Yeryüzünde de gerçeklşeşecekti. Yani en son indikleri Dünyada.



DÜNYA TARİHİ AYRI İDİ, ORALARINKİ AYRI…

9 Yer Gezegen sonra ATA Cennetinde Rahime Düşen 4 Düz çocuğu doğurdu Kök Atanın Eşi. Büyüttü Burada Bin Yıl Eğlendi Türediler…
Evrenin En Bilgeleri…
Hünerli idi Kılıçları Kalkanları…
Savaşçılarıydılar…

Tek Tengriye Tek Yaratıcıya Gücü Her Şeye Yetene inanıyorlardı. Tengri elçilerine uyarlardı. Yasaları vardı…
Mim Çağına ulaşmayı dilerlerdi…
Gelecek Zamandan kendi zamanlarına Gelin ve Damatlar getiriyordu Zaman aşıcıları 3 Çağın tek bilgesi gözetiminde. Türeyiş böyle sürüp gitti…



O YERLERİN ÇAĞI AYRI İDİ, DÜNYA ÇAĞI AYRI…

Gün geldi 3 Çağı Bir Yerde Birleştiren Bir ATAM (ADAM) geldi.
Onun Adı OK-UZ’du.
Bütün Madenleri ehilleştirdiler. Biri Hariç. Onut Tengri Dünyaya imtihan bıraktı. Nefislerde Simyalanmalıydı. Bu Maden…
Hızlı öğreniyorlardı, yüksek zekalıydılar… Aranır o Taşlar…

Onlar. Mekanik Dijital ötesi taşlara Kayıt yaptılar. Teknolojileri o kadar ileriydiki, sihir zannedilecek kadar…

OK-UZ Ataya Bazen OĞUZ dendi. Son Kitaptaki adı ZÜLKARNEYN’di. OK-UZ Atadan önce o yerlerin çağında, Yer yüzünde sırrı çıkacak olan gezegende Kök salan Kök Atamın 4 Düzleri, 9 Gezegene 9 Alamet Nişan diktiler. Hakim oldular. (9 TUĞ SIRRI). 9 Nişanın 9 Düşmanı peydahlandı. Bu Kadim Düşman Şeytan ve soyundan müttefiklerinden oluşuyordu.



Daha sonra bu düşmanlık yer yüzünde (DÜNYADA) Devam edecekti.
Kök Atamın 4 Düzlerinden birinin adı HUN’du. Bulunduğu Yerlerde daha önce yaratılanlar vardı. Cinler, Elifanlar, İnsansılar ve diğerleri. 4 Düzler Türeyince kimileri kimileri ile ittifak bile yapmıştılar. Savaşlar, el değiştiren mevziler.

Değiştikçe hakimiyetler, Gezegenler ve Yıldızlar da isim değiştiriyorlardı. HUN oluyor Melekler seviniyor, Neptün Mars oluyor Şeytan ve Avanesi seviniyor işte tanrılar diyorlardı.

Savaşların yeni nedeni tengri buyruğu ile inilecek yeni gözde yeryüzü (DÜNYA) idi. Oranın hakimiyeti peşindeydi Şeytan ve soyu.
Ansızın Manyetik TUFAN oldu. Yıldız Sisteminde.Gemileri olanlar kaçtılar. Ne kadarı kurtuldu bilinmez. Tengri önceden HUN’a Gemi var etmişti. Uyanlarla binsinler diye. Son kitapta Yaratan kendisinin yarattığı gemiden bilgi verir. “Yaratılmış, (KUL) yapısı olmayan Gemi. (Zuhruf 12)”



HUN GÖKTE GÖRDÜ, NUH YERDE GÖRDÜ TUFANI…

Güneş Ganeş… ( Ganesha )
Ejderhalar Çok Çektirdi…
Bu Gemi Dev Bir Gezegenin Uydusu Gibiydi… Küre Şeklindeydi Belkide Küçük bir yıldızdı. Nevisini Tengri Bilir. Bulundukları Gezegenin tüm bilgileri bazı canlılar ve Kanatlı Gökbörüler Küre Gemiye Yüklendi. Gemi Nihayet Hareket Etti.

Kendi Yurtları Alev Alev yanarken Kızıllığı Küre Gemiye Vurmuştu. Bu Küre Gemi Bir “KIRMIZI ELMA’ya” Benzemişti.

Gemi Bir Hayli Süzüldü Tengrinin çizdiği yörüngede. İçinde Kadim Bilgiler Hakimiyet Sırları Vardı. Gemi Dünya’ya en yakın Başka Küre, AY’a yaklaştığında HUN ve HUN’a uyanlar AY’a göçtü.

Küre Gemideki Tüm Bilgiler AY’a Taşındı. Ay Bilgi, Bilge Doldu.
AY o zaman yem yeşildi. Dünyadan Bu Yeşillik Parlak görülürdü. Yer yüzüne Kök Ata ve Eşi Kök Ana inmişti çoktan. Ama HUN ve ona uyanlar inememişti. Ne Gariptir o zaman AY’dan Dünya’ya Gemilerle gelinmeye çalışılıyordu kaç zaman.

AY’da HUN Tengri Gemisinden Aldığı bilgilerle Küçük bir uçan binek yaptı. İçine aldı gereklileri. Kanatlı Gök Börüsüde vardı indi Nihayet yere (DÜNYAYA). Babası Kök Ata Ana Ata ve Kardeşleri ile Kucaklaştı. Geldiği yerlerin zamanı buralarda Günlere Aylara sığacak kadardı. Oysa oralarda Bir Çağ yaşanmıştı. Derken Dünyadan görülen YEŞİLAY, KIZILAY’a döndü birden. Anlaşılmıştı Şeytan oraya saldırmış yakmıştı. Oradakilerin Akıbeti Bilinmez.


TÜRK İSTER GÖKTE TEKNOLOJİNİN SON SINIRI İLE KUŞANSIN, İSTER YERDE BİR KILIÇ TÜRK TÜRKTÜR. OKTAN KELEŞ…

AY’ı çatlatana kadar Bombalamak kimlerin fikri?
4 Düzlerin İkisi Ayrı Yıldız Sistemlerine göçmüştü Sırları ile…
Onlara GÖKTÜRK, KÖKTÜRK Dediler. Halâ Beklenirler, Yer Yüzünün Hakimiyeti için. Gelecektirler HUN’un Soyu, Türk’ün Amcaları YERTÜRK’lere desteğe, Kayalardan çıkanla (Bkz:2023 Kayaların Oğlu BARIŞ MANÇO).

Biri AY’da Öldü Eceli ile Kabri Kaldı Mazide. Zira Şeytan ve O Yerlerin Yaratıkları Fırsat Buldukça Dünya’yı Yoklamışlar Ejderhalarını Bile Salmışlardı. İndikleri Yerlere Taşlar Bile Dikilmişti.

Onları Yok etmek Kanatlı GökBörülere düşmüştü. Yer yüzünde insanlar bunların çoğunu Tanrı Bildi. Hele bir tanesini Güneşten geldi zannetiler, Hortumu vardı Solungacında. Zira Tengri Haram etmişti Yer yüzünün havasını. Hortumuyla soluyordu YER’de. Dünyanın bir köşesindekiler Ona GÜNEŞ GANEŞ (GANESHA) dediler. Diğer Köşesindekiler onun oğlu RA dediler.

Soyu, Gökte Taktıkları Hünerli Hortumları ile Yer Yüzünün Havasını Solumak Hakim olmak diler. Dünyanın havasını Kirletmek Kimlerin Fikri? Soluyanlar solumasın, soluyamayanlar solusun diye. Ganeş Şeytanın desteği ile Son Yalancıya Müttefik olmak için Fırsat kollar, Akıbeti bellidir. “Hortumunu Damgalayacağız (Kalem 16)”

Kök Ata’nın Yeryüzünde böylelikle 2 oğlu kalmıştı. Biri Gökte Doğan HUN. Yaradan son kitapta ona Alim dedi (Halk arasında bilinen Habil). Kurbanı kabul olacaktı. Yerde doğan kardeşi tarafından canına kıyıldı. Yaradan buyruğu uğruna yeryüzünde öldürülen ilk şehit olacaktı. Onun oğlu TURK soyunu Devam ettirdi. Y

Yeryüzünde Yaradan adına ilk Orduyu kurdu. Babası HUN’un vasiyeti KIZIL ELMA’yı arayın Bulun ulaşın yeryüzünün son nefesine kadar tenbiğini töreledi.

Yerlerin Türeyişi Başka, O Yerlerin Başka idi…
Kızıl Gemide Asıl Bilgiler Sırlar
O Gökte Süzülmekte
Sahiplerini Bekler
Onu Ele Geçirmek Türk’ün Görevidir.
Alıntı_

26 Temmuz 2018 Perşembe

Antik Mısır’da Adaletin Tanrıçası: MAAT

Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçası Ma'at


Eski Mısır’da doğruluk, adalet anlayışının timsali ve her şeyin üzerinde yer alan bir ilke olarak tanrıça kişiliğine bürünmüş “kozmik düzen” olarak kabul edilir. İnsanlar onu Güneş ve Ay’ın düzenli döngüleri, Nil’in yıllık taşkınları, istikrarlı yönetim ve toplumsal uyum aracılığıyla kavrardı.


Güneş Tanrısı Ra’nın kızı ve Tanrıların Katibi Thoth’un eşiydi. “İki Hakikat” olarak bilinen bu tanrıçanın en başlıca görevi; firavunların yer tanrısı Geb’in tahtına ne ölçüde layık olduklarını belirlemekti. Saçına yüksek bir tüy takmış ve bazen de kanatlara sahip bir kadın olarak tasvir edilse de Ma’at sadece bir tanrıça değil, yaratılmış evrenin düzenleyici ilkesi ve varoluşun tasarımını mümkün kılan yasa olarak kabul edilir ve bu yasa, firavundan sade vatandaşa kadar, hatta tanrılar dahil herkes için geçerlidir.


Antik Mısırın tanrı panteonunu oluşturan figürlerden biri Maatismi verilen tanrıçadır. Maat, bir deve kuşu tüyü ile bazen de başında tüy geçirilmiş olan bir bant ve bir tanrıça figürü ile sembolleştirilmiştir. Maat kelime olarak, düzen, denge, kozmik yasa ve adalet anlamlarına gelir.


Antik Mısır kozmolojisine göre evren oluşmadan önce kaos vardı. İlksel güçler düzensizlik halindeydi. Tanrı Atum, varoluşu başlatmış ve evren yaratıldıktan sonra düzensizliği düzene sokmak için Maat tanrıçası doğurmuştur. Kısacası,”Maat” düzene ait bütün yasaları temsil eder; özellikle de doğa yasalarını. En önemli görevlerinden biri, Tanrı Ra ile birlikte saltanat kayığına binerek batan güneşin ertesi gün doğmasını sağlamak ve bu sayede karanlıklar içindeki dünya yeniden düzene girmesidir.


Antik Mısır’da “Maat” sadece doğanın değil kişinin yaşamında da önemli bir rol oynamaktaydı. Ruhun varlığına inanıldığı, ölümün öbür dünyaya bir yolculuk düşünüldüğü için ölümden sonra yaşam fikri çok gelişmiştir. Öldükten sonra ölüm ve ceza tanrısı Anubis ölen kişinin ruhunu ifade eden kalbini maat tüyüyle bir terazide tarttığı düşünülmekteydi. Eğer kalp ve maat tüyü dengede olursa sınav başarılı olmuş, ölen kişi tanrılarla birlikte yaşamaya hak kazanmıştır. Kalp tüyden ağır gelirse ölen kişi sonsuza kadar yer altında ölüler ülkesinde kalmaya mahkûm olur. Bu yargılamalardan o kadar korkmuşlardır ki, günah işlemediği, günahtan arındığı üzerine belgeleri mezarlara yerleştirmişler; yapılan iyilikleri anlatan duvar resimleri yapmışlardır.


Thoth'un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Bu çocuklardan en önemlisi Amon'dur. Bu sekiz evlat, Hermopolis'in baş tanrılarıdır ve oradaki rahiplere göre, onlar yerküreyi yaratmışlardır.


Ma'at genellikle gökyüzünde gezinirken teknesinde Ra ile resmedildi. O, Ra'nın Gözünün bir parçasıydı, Ra'nın gözü, her geçen gün onun gelişimine saldırmaya çalışan kötü yılan olan baş düşman Apep'den korudu. Ma'at'ın Gerçekli Tüyü, Ölümden Sonra Kalenin Töreni töreninde kullanıldı. Mısır ölüleri mecburiyetten önce bütün iç organlarını yürek hariç kaldırdılar. Bunu, onlarla birlikte Duat'taki Anubis'in (yeraltı dünyası) yargılanacağı ölçeklere götürdükleri düşünülüyordu. Kalpleri tüyden daha ağırsa, bir iblis tarafından yenilirdi; Ancak kalpleri tüyden daha açık olsaydı, Anubis onları Aaru'ya göğe doğru götürürler.


“Maat” eski Mısır’ın adalet tanrıçası; Güneş’in kızıdır. “Hayat soluğu”nu temsil eder. Başında bir tavus kuşu tüyü vardır, çoğu zaman ikiz erkek kardeşi(bazı yerlerde kız kardeşi olarak geçer) “Şu” ile işbirliği yapar.


“Maad” kelimesi Arapça’da “ tekrar geri dönülecek yer, öteki dünya” anlamına gelmektedir. İslam düşüncesine göre, insan aklının iki ayrı yönü vardır. Biri bu dünya yaşamını düşünür ve düzenler. Buna “aklı maaş” denilir. İkincisi ise, maddi hayatın dışında kalan manevi alem ve sonsuzluğu düşünen “aklı maad”dır. Maad akıl, birtakım ilahi niteliklerle donatılmış olup, geniş konuları belli bir ölçüye kadar düşünme yeteneği vardır.


Burada düşüncelerim “Maat” kelimesi üzerinde yoğunlaşıyor. Mısırlıların kökeninin Maya’lardan geldiğini biliyoruz. Maya kelimesi halen dilimizde “Asıl, kök” olarak da kullanılmaktadır. “Mayası bozuk” deyimi, “Kökü bozuk” anlamına gelmektedir.


Maya’ların kraliçesi May aynı zamanda doğanın canlandığı Mayıs ayına da adını vermiştir. “MA” kelimesi Arapça “Su” anlamındadır. Maat’ın ikiz kardeşinin adı da “Şu”yukarıda yazmıştım Yaşamın sudan ortaya çıktığını bir çok inanç sistemi belirtmektedir.


“MU” ülkesinin de su ile yakın bağlantısı vardı. “MA” aynı zamanda çok önemli iki harfi içermektedir. Kuran-ı Kerimin bir çok suresi “Elif, Lam, Mim” harflerini zikrederek başlar. Bunlar; “ A, L, ve M” harfleridir. Bu harflere Fenike ve ve Latin harfleri olarak bakacak olursak, bunlarda gönye, pergel, üçgen sembollerini görebiliriz.


“Ma” başına geldiği kelimelere “birlik, beraberlik anlamı da katar. Örnek verecek olursak; maaile, maatteessüf, maşallah gibi. Bu örnekleri çoğaltacak olursak “ Maat” yasasının aslında “ Birlik yasası” olduğunu ve bu inanç çerçevesinde evrendeki her varlığın birbirinin tamamlayıcısı olduğunu anlarız.


“MA”’nın taşıdığı anlamlar insanları o kadar etki altında bırakmıştır ki, eski Mısır, Orta Doğu ve Uzak Doğuda bu sese benzer ses çıkaran hayvanlar dahi kutsal sayılmıştır. Kedilere “Mau” adının verildiğini ve eski Mısırda kutsal sayıldıklarını biliyoruz. “Malak” dediğimiz, öküz ve ineklerde birer kutsal hayvan sayılmıştır.


derlemedir.









NAZİLERİN SOYKIRIMI





Naziler, ilk toplama kampı Dachau’yu Hitler'in 1933 yılında iktidarı ele geçirmesinin hemen ardından kurmuşlardır. Savaşın sonuna kadar, 22 ana toplama kampının yanı sıra, 1.200 kamp, Aussenkommandolar ve binlerce daha küçük kamp kurulmuştur. 1945 yılında, Müttefik kuvvetleri Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz ve diğer yerlerdeki toplama kamplarını ele geçirdiğinde, dünya bu kamplardaki cesetlerin ve yarı ölü insanların görüntüleri ile şoka girmiştir. İnsanları “öteki olmaları” yüzünden ya da köle işçilikte kullanmak amacıyla kamplara hapseden Nazilerin bu korkunç suçundan geriye sadece bunlar kalmıştı.

Toplama kampları, özellikle Yahudileri ve diğer kurban gruplarını kitlesel olarak katletme amacı ile inşa edilen imha kamplarından farklıydı. Buna rağmen, toplama kamplarında da binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bir toplama kampına kapatılmak, insanlık dışı zorla çalıştırmaya, korkunç gaddarlıklara, açlığa, hastalıklara ve rasgele infazlara maruz kalmak anlamına geliyordu. Birkaç yüz bin insanın kurulan bu toplama kamplarında öldüğü kesin olarak bilinmektedir. Öte yandan, imha kamplarında üç milyonun üzerinde Yahudi öldürülmüştür. Başlangıçta, toplama kamplarının ilk sakinlerini Nazi rejiminin siyasi muhalifleri oluşturuyordu. Ancak, Yahudiler, Çingeneler ve suçlular gibi “farklı” insanlar da, Nazilerin ırka dayalı ve tasnif ideolojisi adına yakalanarak toplama kamplarına konuluyordu.

Naziler, insanları “koruyucu nezaret” (Schtzhaft) ile gözaltına alma yetkisini, 28 Şubat 1933 tarihli Reichstag Yangını Kararnamesi ila aldılar. Bu, SS ve polis kuvvetinin başı olan Heinrich Himmler’in yönetimi altına verilen örgütlü ve merkezi olarak yönetilen bir kamp sistemine giden yolda bir başlangıç oldu. Kamplar, amaçları ve işlevlerine göre farklı kategoriler altında toplanabilir. Zorla çalıştırma kampları, çalışma ve ıslah kampları, savaş esiri kampları, transit kampları, polis kampları, kadın kampları ve getto kampları.

İmha kampları, Nazi kamp sistemi içinde özel bir konuma sahipti. Tipik olarak bir toplama kampı, kaçışı önlemek için dikenli teller, gözetleme kuleleri ve muhafızlar ile çevrili barakalardan oluşuyordu. Kamp sakinleri aşırı kalabalık barakalarda yaşıyor ve ranzalarda uyuyorlardı. Örneğin, zorla çalıştırma kamplarında, kamp sakinleri günde 12 saat boyunca ağır fiziki işlerde çalıştırılıyor, çaput giyiyor, çok az yemek yiyebiliyor ve sürekli olarak bedeni ceza tehdidi altında yaşıyordu. Hatta mahkumlara özellikle vitaminsiz besinler verilerek gıdasızlıktan ölmeleri bekleniyordu.

Hastalar, yaşlılar ve iş temposuna ayak uyduramayanlar “seçilerek” gazla, enjeksiyon ile veya vurularak öldürülüyordu. Nazi doktorlarının tıbbi deneyleri sonucunda üretilen Zyklon B gibi kitle imha gazları, gaz odalarına alınan yüzlerce insanın bir kerede öldürülmesini sağlıyordu. Kimileri ise, insanın kanını donduran sözde bilimsel deneylerde kobay olarak kullanılmak üzere seçiliyor, çok sıklıkla da bu deneyler esnasında hayatını kaybediyordu. Bunlara, Muselmanner haline gelen mahkumların bekleyen korkunç kader de ekleniyordu. Bu terim, yetersiz beslenme ile adeta yaşayan ölü, yuvarlak omuzlu yaşayan iskelet haline gelmiş kamp sakinlerine verilen isimdi. Muselmanner, ya öldürülüyor ya da infaz edilmeden önce ölüyordu.


Gerek Nazi rejiminin Yahudipolitikasında gerekse de toplama kamplarının ekonomisinde zorla çalıştırma önemli rol oynamaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından, Nazi savaş ekonomisinin ihtiyaç duyduğu muazzam iş gücü, zorla çalıştırma uygulamasının önemini de arttırdı. Savaşın kaybedildiğinin anlaşılması yani “Kesin Çözüm” ile bağlantılı olarak, imha sürecine hız verilmesi ile birlikte Yahudilerin işçi statüsü de önemini yitirdi. Bu, özellikle Polonya Yahudilerinin durumunda gözle görülür bir hal almıştır. 1941 yılında, Yahudilerin “ölene kadar çalıştırıldıkları” iğrenç bir zorla çalıştırma şekli oluşturuldu. Hem çalışma hem de imha işlevi gören Auschwitz ve Majdanek’de, Yahudiler kampa gelir gelmez çalışabilecek durumda olan ve olmayanlar olarak ikiye ayrılıyordu. Çalışabilecek durumda olmayanlar doğrudan gaz odalarına yollanırken, çalışabilecek durumda olanlar ise SS gözetimi altında ölene kadar çalıştırılıyor ya da çalışamayacak hale geldiklerinde infaz ediliyorlardı. Auscwitz’de, Yahudiler Monowit adı verilen çalışma kampında fabrikalarda çalıştırılıyor ya da kimya şirketi I. G. Farben gibi özel şirketlere kiralanıyor ya da SS’in kendi fabrikalarında çalıştırılıyordu.

Toplama Kamplarında Hayatını Kaybeden Kurbanlar


Ne toplama kamp sistemi kurbanlarının ne de ölüm yürüyüşlerinde hayatını yitirenlerin tam sayısını tahmin etmek mümkün değildir. Uzmanların sunduğu en son güvenilir rakamlara göre toplama kamplarında insanlık dışı koşullar altında köle işçilik, açlık ve hastalıklar sonucunda ölenlerin sayısı 500.000 ila 750.000 kişi arasında değişmektedir. Toplamda ise 6 Milyon'un üzerinde kişinin öldürüldüğü varsayılmaktadır.

Nazi Almanya’sı Kaç Tane Toplama Kampı Kurmuştur?


Toplam 22 ana toplama kamp (stamlager) ve bunlara bağlı yaklaşık 1.200 kamp kurulmuştur. Bunların yanı sıra, Avrupa’nın Alman kontrolü altındaki tüm bölgelerinde de binlerce küçük kamp alanları oluşturulmuştur. Söz konusu 22 ana kamp alfabetik sıraya göre şöyledir: Arbeitsdorf, Auscwitz, Bergen-Belsen, Buchenwald, Dachau, Flossenbürg, Gross-Rosen, Herzogenbosch, Kaunas, Krakow-Plaszow, Madjanek, Mauthausen, Mittelbau-Dora, Natzweiler-Struthof, Neuengamme, Ravensbrück, Riga-Kaiserwald, Sachsenhausen, Stutthof, Vaivara, Varşova, Wewelsburg.

Yahudi İmha Kampları ve Fırınlar (Krematoryumlar)


1941-1945 yılları arasındaki dönemde, insanlık tarihinde ilk defa insanların öldürülmesi için sınai tesisler kullanıldı. Yahudi soykırımı için inşa edilen toplam altı imha kampında Naziler 3 milyon Yahudiyi kitleler halinde katledildi. Bu sayı, 6 milyon Holokost kurbanının sadece yarısına tekabül ediyordu. “Yahudi Sorununun Kesin Çözümü” yani Nazilerin Yahudileri yok etmeye yönelik sistematik çalışmaları kapsamında kurulan ilk imha kampı “Chelmo” idi. Bunu çok geçmeden üç yeni kamp izledi: Belzec, Treblinka ve Sobibor. Bu kamplar, Nazi işgali altındaki



Cesetleirn Yakıldığı Fırın

Polonya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Yahudi’nin yok edilmesinin başlangıç sinyali olan operasyon “Reinhard” kod adı ile kuruldu. Auschwitz-Birkenau ve Majdanek toplama kaplarında da iki imha kampı daha kuruldu. Altı imha kampının tümü de eski Polonya topraklarında yer alıyor ve sadece kitle katliamını amaçlıyordu. Polonya dışında, birçok açıdan Polonya’daki altı imha kampı ile benzerlikler gösteren en az iki kamp daha vardı. Bunlar Jungfernhorf (Litvanya’da) ve Maly Trostinest (Belarus’ta)'ir. Tümü de son derece organize olan imha kamplarının fabrikalara olan benzerliği tüyler ürpertici boyutlardaydı. Bununla birlikte, gelişmiş gazla zehirleme tesisleri ve krematoryumları ile sadece Auschwitz-Birkenau yüksek teknolojiye sahipti. Yahudilerin katledildiği yeraltındaki gaz odalarından tutunda cesetlerin yakıldığı I ve II numaralı krematoryumlara çıkan asansörler bile konulmuştu. Altı imha kampı çok kısa bir süre içinde inşa edildi. Aralık 1941 ve Aralık 1942 tarihleri arasında, Chelmo, Belzec Treblinka, Sobibor, Auschwitz-Birkenau ve Majdanek kamplarının tümü de demiryolu hatlarının yakınında bulunuyordu. Kamplar özellikle Alman ve uluslararası kamuoylarının ilgi alanlarının dışında bulunan, uzaklardaki Polonya’nın sessiz kırsal bölgelerinde olmalarından ötürü seçilmişti. Başta Yahudiler olmak üzere, sadece insanların sistematik biçimde öldürülmesi amacı ile kurulan ilk imha kampı olan Chelmo’da önce Aralık 1941-Mart 1943, ardından da Haziran-Temmuz 1944 döneminde, kampa götürülen 152.000, kamyon kasalarında egzos gazı kullanılarak öldürüldü.

Belzec İmha Kampı, Mayıs 1942 tarihinde kuruldu ve Ağustos 1943’e kadar faaliyetini sürdürdü. 600.000 Yahudi Belzec’teki gaz odalarının acımasız etkinliğine kurban gitti. Sobibor da Mayıs 1942 tarihinde faaliyete geçti. Katliamlar, mahkumların isyan ederek kampın faaliyetlerine son verdiği Ekim 1943 tarihine kadar devam etti. Sobibor’un gaz odalarında 250.000 kişi hayatını kaybetti. Treblinka’daki imha kampı Temmuz 1942 Kasım 1943 tarihleri arasında faaliyet gösterdi. Ağustos 1943’te meydana gelen ayaklanmada kamptaki tesislerin büyük bölümü tahrip edildi. Kampta, 900.000 Yahudi hayatını kaybetti.

En büyük ölüm merkezi ise hem toplama hem de çalışma kampı olarak faaliyet gösteren Auschwitz-Birkenau oldu. Auschwitz-Birkenau imha kampında 1 ile 2 milyon arasında insanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. 250 Polonyalı ve 600 Sovyet savaş esiri üzerinde gerçekleştirilen ilk gaz ile zehirleme deneyleri 1941 Eylül’ünde gerçekleştirilmişti. Mart 1942’de faaliyete geçen imha kampı, faaliyetlerine Kasım 1944 tarihinde son verdi. Auschwitz-Birkenau’daki her 10 kurbandan dokuzu Yahudiydi. Kurbanların geriye kalanı ise büyük ölçüde Polonyalılar, Çingeneler ve Sovyet savaş esirlerinden oluşuyordu. Majdanek’deki gaz odaları ile Ekim 1942’de faaliyete geçirildi. Kamp, Auschwitz-Birkenau ile aynı şekilde işlev görüyor, aynı zamanda bir toplama ve çalışma kampını da içinde barındırıyordu. Kamp, 60.000 ile 80.000 Yahudi kurbanın hayatını aldıktan sonra 1943 yılının sonbaharında kapatıldı.

Kamplarda Uygulanan Öldürme Yöntemleri ve İnfazlar



Auschwitz'de Bulunan Gaz Odası

İmha kamplarında Yahudilerin toplu olarak katledilmesinde en sık kullanılan yöntem gaz odaları olmuştur. Yahudiler gaz odalarına doğru topluca yönlendiriliyor, ardından kamp personeli kapıları kapatıyor, burada ya egzos gazı (Bezle, Sobibor ve Treblinka) ya da Zyklon B veya A zehirli gazları (Majdanek ve Auschwitz-Birkenau) gaz odasının içine veriliyordu. Bir diğer yöntem ise gaz verme kamyonlarının kullanılmasıydı. Gaz verme kamyonlarının kullanıldığı Chelmo’da, Yahudiler kamyonlara bindiriliyor ve kamyonun içine verilen egzos gazı ile boğuluyorlardı. Üçüncü bir yöntem ise, Yahudilerin ve diğer grupların (Sovyet savaş esirleri, Polonyalılar vs.) toplu olarak kurşuna dizilmesiydi. Majdanek’de, 3-4 Kasım 1943 tarihlerinde gerçekleştirilen toplu infazlarda bir gün içinde 17.000 ila 18.000 Yahudi öldürüldü. Erntefest (Hasat Festivali) olarak adlandırılan olay, Lublin bölgesindeki benzer diğer eylemleri de içeriyordu. Bunun sonucunda 40.000’in üzerinde Yahudi öldü.

Kurbanlar imha kamplarına aşırı kalabalık trenlerde ulaşıyor, ardından da topluca varış rampasına yönlendiriliyorlardı. Burada, Alman SS personeli ve zaman zaman da gaddar Ukraynalı muhafızlar tarafından eşyalarını ve kıyafetlerini vermeye zorlanıyorlardı. Kurbanların çoğuna trene binmeden önce kendilerine yeni iş imkanları ve yaşam alanları sağlamak amacıyla doğuya götürüldükleri söyleniyordu ve birçoğu da en sevdikleri eşyalarını beraberinde getiriyordu.





Yahudilerden toplanan alyanslar

“Salt” imha kamplarında, kampa varışın hemen akabinde erkekler kadınlardan ayırılıyordu. İlk olarak erkekler gaz verilerek öldürülüyor, kadınların ise ölümlerine götürülmeden önce saçları kesiliyordu. Hem toplama hem de imha kampı olarak faaliyet gösteren Majdanek ve Auschwitz’de çalışma kamplarında çalışabilecek durumda olanlar SS tarafından seçiliyordu. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar gibi, çalışamayacak durumda olanlar ise hemen gaz odalarına gönderiliyor ya da “kamp hastanesi”nde vurularak öldürülüyordu. Çalışabilecek durumda olanlar ise birkaç ay içinde zorlu çalışma yüzünden yıprandıklarından, şayet o zamana kadar ölmemişlerse, er ya da geç gaz odalarına gönderiliyor ya da rasgele infazlara kurban gidiyorlardı. Örneğin, çalışabilecek durumda olanlar, cesetlerin fırınlara taşınmasına ya da cesetlerin üzerinde değerli eşyalar aranmasına yardımcı oluyorlardı. Cesetler, devasa toplu mezarlara atılmadan önce dişlerindeki altın için yağmalanıyordu. Zaman içinde, Sovyet orduları Polonya içinde ilerledikçe, Naziler cesetleri ya toplu mezarlarda ya da krematoryumlarda yakarak korkunç suçlarının kanıtlarını saklamaya çalıştılar.

Ölüm Kampı "Auschwitz"


Polonya’daki Krakov kentinin 60 kilometre güneybatısındaki Auschwitz, 1940 yılının ilkbaharında inşa edildi. 1941 yılının Eylül ayında toplama kampının komutanı Rudolf Höss, tutukluların öldürülmesi için zehirli Züklon B temin edilmesini istedi. Aslında bir dezenfeksiyon maddesi olan Züklon B; kapalı alanda yaydığı buharla dakikalar içinde ölüme sebebiyet veriyor. Auschwitz toplama kampı ya da bir diğer adıyla bu ölüm kampında hayatta kalmayı başarabilenler 27 Ocak 1945’te Sovyet birliklerince kurtarılmıştı.


Auschwitz Toplama Kampı

Auschwitz toplama kampının acı geçmişinde yaşananları soykırım tanıkları anlatıyor: “Baltık Denizi ve Karpatlar arasındaki Doğu cephesinde 13 Ocak sabahı Sovyetler büyük bir operasyon başlattı. Cephe 1000 kilometre boyunca alevler içinde.” Operasyon sabahı Alman radyosundan bu haber veriliyordu. Kızıl ordu karadan ilerledikçe, Auschwitz toplama kampındakilere özgürlük biraz daha yakınlaşıyordu. Ancak özgürlük için daha iki hafta beklemeleri gerekliydi. Sovyet birlikleri 27 Ocak 1945’te nihayet kampa ulaştı. Fanatik Alman birliklerinin direnişi ile karşılaşan Kızıl Ordu’nun 231 askeri, kampı özgürlüğe kavuştururken hayatını kaybetti. Kamptaki yaklaşık 60 bin kişiden 7 bin 500’ü ise zaten adeta birer ölü gibi görünüyordu. Ve onlar uzun sürecek yürüyüşe katılamadı. Kamuoyunun Auschwitz’te yaşananları öğrenmesi hemen mümkün olmadı. Kamptan kurtarılanlarla ilgili ilk haber İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin Almanca servisi tarafından 1945 Nisan’ının ortalarında aktarıldı. Kurtarılanlardan biri de Anita Lasker’di. Lasker yaşadıkları şöyle anlatıyordu:

“Kampa yenileri getirildiğinde başlarında bir doktor ve komutan bulunuyordu ve hepimizin gözleri önünde tasnif ediliyorlardı. Yaşları ve sağlık durumları soruluyordu. Yeni gelenler ise ne olduğundan habersizdi ve sağlık sorunlarını söyleyerek aslında kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlardı. Özellikle yaşlılar ve çocuklar ne olduğunu anlamıyordu. Sağ taraftakiler hayatta kalıyor, sol taraftakiler ise gaz odasına gönderiliyordu…”

Auschwitz’e getirilenlerin tümü gazla öldürülmüyordu. Hayvan taşımacılığında kullanılan vagonların içinde sıkış tepiş kampa getirilen insanlar, Nazi terminolojisine göre “tasnif” ediliyordu. Kimin gaz odasına gönderileceği kimin gönderilmeyeceğine SS doktorları karar veriyordu. “Auschwitz’in Azraili” olarak adlandırılan Josef Mengele de bu doktorlardan biriydi. Mengele, “tasnif” işinin yanı sıra kampta aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda kişinin üzerinde vahşi deneylerini de gerçekleştiriyordu. Mengele savaş sonrasında önce Arjantin'e ardından da Paraguay ve oradan da 1978 yılında bir deniz kazasında öldüğü Brezilya’ya kaçtı. Kamptan Sovyet askerleri tarafından kurtarılanlardan biri olan Anitta Lasker doktor Mengele’yi şöyle anlatıyordu:

“Dr. Mengele orda çeşitli deneyler yapıyordu. Kadınlar, deneylerin yapıldığı Auschwitz’in ünlü 10’uncu bloğuna getiriliyordu. Ve kadınlar deneylerde kobay olarak kullanılmak üzere kısırlaştırılıyordu… İkizlerle ilgili de yapılan deneyler vardı. Dilleri tamamen dışarı doğru çekilerek koparılıyordu, burun delikleri de zorla açılıyordu.”

BBC’nin Almanca servisine olanları anlatan ve bu kamptan kurtarılanlardan biri olan Charlotte Gruno da şunları anlatmıştı:

“Tasnif’ adı verilen işlem her hafta yapılıyordu. Saatlerce çağrı yapılıyor ve insanlar saatlerce o korkunç blokların önünde bekliyordu. Ardından doktor geliyor, onların başında da Mengele bulunuyordu, el hareketleriyle kimin yaşayacağına kimin öleceğine karar veriyordu. Sonra insanlar 1, 2, 3 diye numaralandırılıyor ve 25’inci bloğa getiriliyorlardı. 25’inci blok ölüm bloğuydu.”

Auschwitz’teki tutukluların ölüm bloğuna gidip gitmeyeceğine karar veren Doktor Mengele ve Auschwitz’te Nazilere bağlı SS güçleri tarafından yaklaşık 1 milyon 100 bin kişi öldürüldü. Suçlular Kızıl Ordu yaklaşırken ölüm izlerini yok etmek için gaz odalarını 1944 yılının sonunda havaya uçururken, tutuklular da kamptan tahliye edildi ve batıya doğru tehcire zorlandı. Aşağı Saksonya Eyaleti’ne getirilen Charlotte Grunov ve Anitta Lasker, 1945 Nisan’ında İngilizler tarafından kurtarıldı.

Auschwitz korkunun ve Nazi sisteminin en büyük toplama ve imha kampıydı. Burada mükemmel şekilde işleyen korkunç Nazi sistemi daha da geliştirilmişti. Kitlesel ölümlerin organizatörü ise Adolf Eichmann’dı. Eichmann, Reich Ana Güvenlik Baş Dairesi (RSHA) olarak adlandırılan kuruluşun Yahudi işlerinden sorumlu yöneticiydi. Bu daire SS yapılanmasının bir nevi terör aracıydı. Eichmann 2. Dünya Savaşı’nın sonunda Vatikan’ın desteğiyle Arjantin’e kaçtı. Ancak İsrail gizli servisi, 1960 yılının Mayıs ayında peşini bırakmadığı Eichmann’ın izini buldu ve onu İsrail’e kaçırdı. İsrail’de hakim karşısına çıkarılan Eichmann, Yahudilerin soykırıma uğratılmasında büyük rol oynamadığını iddia etti, ancak mahkemeyi ikna etme konusunda başarılı olamadı. Eichmann yargılama sonunda suçlu bulundu ve 1962’de idam edildi.

Dachau Toplama Kampı


Nazi Almanya’sının muhalifleri sindirmek için 22 mart 1933 yılında kurduğu toplama kampı, “Kristal Gece” olayından sonra siyasi suçluların cezalandırıldığı ve sistematik olarak öldürüldüğü bir yer halini almıştır. Münih’in yaklaşık 16 kilometre kuzeybatısında, Almanya’nın güneyinde, Bavyera Eyaleti yakınlarında terkedilmiş bir mühimmat fabrikası bulunan bölgede kurulmuştur. Nazi Almanya’sının kurduğu 5 ölüm kampından biri olan Dachau toplama kampı, aralarında 23 Türk’ün de bulunduğu 45.000 kişiye mezar olmuştur. Adı geçen toplama kampına, önceleri komünistler, sosyal demokratlar, muhafazakarlar ve liberal parti üyeleri getirilmiş, zamanla esir edilen Fransa, Belçika ve Rus askerlerinin yanı sıra Yehova şahitleri, Museviler, Papazlar ve eşcinsellerde getirilmiştir. Ayrıca Nazi Almanya’sının ve polisin öldürülmesini istediği gizli kişilerde bu kampa getirilerek infaz edilmişlerdir.


Dachau toplama kampında krematoryum çalışması

Kamptaki esirler, ülkedeki bina inşaatlarında, yol ve silah yapımında kullanılmış, hatta cesetlerinin yakılacağı Crematory’leri bile esirler kendileri yapmışlardır. Tam sayı bilinmemesine rağmen 33 ülkeden, toplam 200.000 kişinin bu toplama kampında esir tutulduğu bilinmektedir. Daha sonraları Alman doktorların tıbbi deneylerinde kullanılan esirler iyice vahşetin pençesine düşmüşlerdir. 1944 yıllarına doğru kamp öyle kalabalık olmuştu ki, bir yatakta sekiz kişinin uyuyacağı konuma gelmiştir.

Cehennem Kapısı: Ravensbrück Kadın Toplama Kampı


Bu toplama kampları içinde Ravensbrück, kadınlar için yapılan en büyük toplama kampı olmasıyla tanınır. 140 bin kadına cehennem olan Ravensbrück, Berlin’e 85 kilometre uzaklıkta Brandenburg sınırları içinde bulunan Schwedsee Gölü yanında, Hitler’in en sadık dostlarından Heinrich Himmler’e ait bir malikanenin 170 dönümlük arazisine 1939 yılında kurulmuştur. Her ne kadar kitaplardan okuduğumuz, filmlerini izlediğimiz için ön bilgimiz olsa da gördüklerinize emin olun nutkunuz tutulacaktır. Kampın girişinde duvara kazılmış olan Alman yazar Anna Seghers’in şu sözleri kampa gelenlere gerçekleri görmeye hazır olun der gibi: “Onlar hepimizin annelerı, kızkardeşleri ve ablalarıydılar. Eğer bu kadınlar narin ve çelimsiz vücutlarını faşizm dönemi boyunca size ve geleceğinize siper etmemiş olsalardı bugün özgürce öğreniyor, oynuyor olamazdınız ve buraya gelemezdiniz!”

Aralarında Polonya, Romanya, Macaristan, Fransa, Arnavutluk, Sovyetler Birliği de olmak üzere toplam 40 ülkeden kadın tutsaklar bu kampa getirilmeye başlandı. Kayıtlara göre Türkiye’den getirilen 71 kadın da burada esir tutulmuştu. Değişik ülkelerden gelen değişik dilleri konuşan kadınların buradaki ortak dili yaşamak ve direnmek oldu. Bu kampta komünist, ilerici, faşizm karşıtı, Yahudi, Çingene kadınlar ölüm kalım savaşı vermişlerdi. Bugün tamamen harabe halinde olan ve ziyaretçilere kapalı tutulan her bir barakada 500 kadın yaşamıştı. Barakalarda yaşamın nasıl olduğunu dönemde yazılan bir mektuptan öğreniyoruz: “250 kişilik barakalarda 500 kişi kalıyoruz. Her yer, her şey kir pas içinde. Bitleniyoruz, açlıktan ölüyoruz. Yemeklerin içinde insan sağlığına zarar veren her şey var. Temizlik ihtiyacımızı gideremiyoruz, yatak ve giysilerimizi üç ayda bir değiştiriliyor. Bağırmalar, dayak ve işkenceler, yeni yeni cezalar, alınıp götürmeler…”

Giderek artan kamptaki kadın nüfusu 1943 yılında 15 bine dayanmıştı. Kamptaki uygulamalardan biri de akıl almaz yöntemler kullanılarak kadınlar üzerinde canlı canlı yapılan tıbbi deneyler oluşturuyordu. Kampın Nazi doktoru Carl Clauberg, tutsak kadınları kısırlaştırma deneyleri üzerinde çalışmış. Değişik ilaçları denemek için tutsakların yaraların içine bakteri, cam parçaları, pislik yerleştirildiği daha sonra Nürnberg Duruşmaları’nda kanıtlanmıştı. Kadınların bulunduğu bu toplama kampında esir kadınlar Alman tekellerinin emrine sunuldular. Silah, kimya ve tekstil sektörlerinde bir parça ekmek karşılığı en az 12 saat çalıştırılan kadınların en çok yaptıkları iş SS subaylarının eşlerine kürk mantolar ve çocuklarına elbiseler dikmekti. Çalışma koşulları kadınların başta tüberküloz olmak üzere değişik hastalıklara yenik düşmelerine neden oluyordu. Faşistler, bu koşullarda günde 12 saat çalışan kadınlara 9 aylık bir ömür biçmişlerdi. Yine zaman zaman sergilenmek için dışarı çıkarılan ve dev bir beton silindirin yol yapımı için kadınlara çektirildi. 12 kadın kırbaçlanarak kocaman silindiri çekmek zorunda bırakılıyordu. Tarlada, taş kırmada, işletmede kırbaçlanarak çalıştırılanlar itiraz edecek olurlarsa hücre cezasına çarptırılıyorlardı. Hücre cezası 5 günden 3 aya kadar değişiyor, karanlık hücre, ekmek ve su hücresi, işkence hücresi gibi bölümler oluşturulan zemin katta 78 hücre bulunuyordu.

Kadın mevcudunun giderek artmasından sonra barakalar yetmeyince kadınlar için çadırlar kurulmaya başlanmıştı. Çadırlarda kalanların büyük çoğunluğu da 1944-1945 kışının dondurucu soğuklarında kurtulamamışlardı. Kampa sevkler devam ederken, her sevk, binlerce ölüm demekti. İdamlar, kuşuna dizmeler, gaz odaları, akla hayale sığmayacak işkence yöntemleri ve daha neler neler… Bunlar da kafi gelmeyince tutsakları yakmak için fırınlar yapılmaya başlanmış. Kamptaki krematoryumlar 1943 yılında açılır. 1943’teki kamptaki kadın sayısı 15 bin 100’dü. Fırınlarda yakılan kadınların külleri Schwedsee’ye dökülürdü. Şimdilerde önü zincirle kapatılan, kapısına güller, mumlar bırakılan bu fırınlar zamanın en dehşet verici tanıklarından biridirler.

Daha sonra Kızıl Ordu’nun yaklaşmaya başlamasıyla 1945 yılı Mart ayında Ravensbrück’te idam alanları, gaz odaları ve fırınlar bir kez daha devreye sokuldu. Yalnızca bir ay içinde 2 bin 400 kadın katledildi. SS’ler 27 Nisan’da kampı boşalttı. Ağır hasta 2 bin kadın, 200 erkek ve kampta çalışan 700 kişi zorla ölüm yürüyüşüne çıkarıldı. 30 Nisan 1945’te ölüm yürüyüşüne çıkan bu tutsaklar Sovyet birlikleri tarafından kurtarıldılar. Sovyetler Kızıl Ordusu tarafından kurtarılanların bir kısmı daha sonra Hamburg ve Nürnberg Duruşmaları’nda tanıklık ettiler. Ravensbrück Kadın Toplama Kampı’nda 1939-1945 tarihleri arasında toplam 132 bin kadın ve çocuk, 20 bin erkek ve 1000 genç kız esir tutuldu. Kamp, Kızıl Ordu tarafından ele geçirilip tutsak insanlar kurtarılıncaya kadar binlerce kadın, çocuk acımasızca katledildi.

AZİZ PAUL VE YOLCULUKLARI

pavlus VE YOLCULUKLARI ile ilgili görsel sonucu

Antiokheia’nın Hristiyanlıkla tanışması Aziz Paulus’un kente yaptığı gezilerle olmuştur. Hristiyan olmadan önce Saul adına sahip aziz, Hristiyan olduktan sonra Paulus adını almıştır. İlk zamanlar yeni dinin azılı bir düşmanı olmuş, İsa’nın bir gün Damascus’ta kendisine seslenmesinden sonra dinini değiştirmiştir. Bundan sonra yeni dinin ateşli bir savunucusu olan Paulus, Aziz Barnabas’la beraber yeni dini yaymak için imparatorluğu karış karış gezmeye başlamıştır. Bu yolculuklar esnasında Anadolu topraklarını da ziyaret etmişlerdir. Önce Kıbrıs’a giden iki aziz burada Yaradan’ın buyruklarını dinlemek isteyen Antiokheialı Sergius Paulus tarafından Antiokheia’ya (Antakya)yönlendirilmişlerdir.

Yahudi cemaati, halkı galeyana getirerek onların kentten kovulmasını sağlamıştır. Yine yapmış oldukları Anadolu ziyaretleri sırasında Lystra antik kentine gelmişlerdir. Bu sırada kentte olağanüstü bir olay gerçekleşmiştir. Aziz Paulus’un doğuştan topal olan bir adamı mucize ile yürütmeyi başardığı söylentisi kulaktan kulağa yayılmaya başlamış, bu olay üzerine Lystra halkı ( Kilistra antik kenti, Konya'nın 45 km. güney-batısında, Konya merkez Meram ilçesine bağlı Hatunsaray (Lystra) beldesi Gökyurt köyü içerisindedir.)onları faniler arasında gezinen insan suretinde iki tanrı olarak nitelemişlerdir .Onesiphoros adında bir şahıs Aziz Paulus’u evinde misafir etmiştir.


Bu esnada karşılaştığı Theokleia’nın 17 yaşındaki kızı Thekla, Hristiyanlığı kabul etmiştir (Acta Paul. et Thec 7-8). Thekla’nın hareketlerinin değiştiğini fark eden annesi durumu kızının nişanlısı Thamyris’e bildirmiştir.Thamyris Paulus’u tutuklatarak proconsul Castellus’a götürmüştür.
Thekla bekçi ve gardiyana rüşvet vererek Aziz’in yanına girmiş ve dizlerinin dibine çökerek onu dinlemiştir (Acta Paul. et Thec. 18). Bunları duyan Castellus, Theakla’yı da sorgulamış sonunda onun idamına karar vermiştir .Bir odun yığını üzerinde yakılmasına karar verilen Azize aniden şiddetli bir yağmurun bastırmasıyla ölümden kurtulmuştur.


Antiokheia
, Constantinus’un Hristiyanlara din özgürlüğü tanımasıyla büyük bir Hristiyan kenti konumuna da gelmiştir. Bu yüzyılda Aziz Paulus için kent içinde bir kilise inşa edilmiştir. Bu kilise Antiokheia’nın en büyük kilisesiydi. Antiokheia’nın Aziz Paulus’la olan bağlantısı muhtemelen kilisenin, dolayısıyla kentin refahına katkıda bulunmuş ve toplumun bu yeni kimliği benimsemesinde önemli bir rol oynamıştır (Herring-Harrington, 2011: 124). Ayrıca kentin Paulus tarafından ziyaret edilmesi kenti daha da ön plana çıkarmıştır. Kent daha sonraki yıllarda Hristiyan hacılar tarafından ziyaret edilmiştir. Yapılan kazılarda Piskopos Optimus dönemine tarihlenen yazıtlar ele geçmiştir (Taşlıalan, 2002: 12-14)


Aziz Paulus, M.S. 46-48 yılları arasında Antiokheia’dan(Antakya) yolculuğuna başlamış ve bir liman kenti olan Seleukeia Pieria’ya (Samandağ) gelerek, buradan bir gemiyle, Kıbrıs (Salamis ve Paphus) üzerinden Attalia (Antalya) Limanı’na, ulaşmıştır. Kara yolu ile Perge’ye (Aksu) ve Kestros (Aksu) Vadisi’nden, Psidia Antiokheia’ya (Yalvaç) ulaşmıştır. Yolculuğuna devam ederek, İconium (Konya), Lystra (Hatunsaray Kasabası) ve Derbe (Aşıran Köyü) kentlerini ziyaret eder. Aynı güzergâhtan geri dönerek Psidia Antiokheia (Yalvaç) ve Kestros (Aksu) Vadisi üzerinden, Perge’ye (Aksu) oradan Attalia’ya (Antalya) ulaşır. Daha sonra deniz yolu ile Kıbrıs’a uğramadan Seleukeia Pieria (Samandağ) ve Antiokheia’ya (Antakya) ulaşarak yolculuğunu tamamlar.
PAVLUSUN KUYUSU ile ilgili görsel sonucu

Tarsus, Aziz Paul’un Hıristiyanlığı kabul edip onun uğrunda çalışmaya başlamasından sonra da zaman zaman sığınağı olmuş, Kudüs’te Hıristiyanlığı yaymaya çalışmasından rahatsız olanlar tarafından öldürülmek istendiği zaman Kudüs’ten kaçırılarak doğum yeri olan Tarsus’a getirilmiştir. Antakya ile birlikte Tarsus’un Hıristiyanlık için bir diğer önemi de Aziz Paul’un Hıristiyanlık uğruna mücadele ve bu uğurda kilometrelerce yol kat etme kararını verdiği yerler olmasından kaynaklanmaktadır.
Aziz Paul Kilisesi: Ulu Cami Semti’nde yer alır. M.S.11.–12.yüzyıllarda Aziz Paul’e adanarak inşa edilen kilise 1862 yılında büyük ölçüde tamir edilmiştir. Tavanındaki Hz. İsa ve dört İncil yazarı ile melek freskolarının yer aldığı, Hıristiyanlığın önemli hac merkezlerinden olan kilise, 1992–1993 yılında Vatikan tarafından düzenlenen “Aziz Paul Sempozyumu ve Ayini”ne de ev sahipliği yapmıştır.
Aziz Paul Kuyusu: Hıristiyanlığın önemli hac merkezlerinden birisidir. Kızılmurat Mahallesi’nde, Cumhuriyet Meydanı’nın yakınlarında Aziz Paul’un evinin avlusu olduğu düşünülen yerde bulunmaktadır. Kuyunun şifalı ve kutsal olduğuna inanılan suyu hiçbir zaman eksilmez.
Antik Yol: Kuyunun bulunduğu avlunun 300 metre güneyindeki Cumhuriyet Alanı’nda yer alan bazalt taşlarla kaplı antik yol, Aziz Paul’un seyahatlerinde ve Tarsus’ta yaşadığı yıllarda kullandığı biçimiyle günümüze gelmiştir. Siz de bu yolu adımlayarak Aziz Paul’un yaşadığı yıllara bir zaman yolculuğu yapabilirsiniz.
Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar) Mağarası: Tarsus’un 12 km kuzeyinde Ulaş Köyü yakınlarındaki Eshab-ı Kehf mağarası Hıristiyanlığın ilk inananlarından olan yedi gencin eziyetlerden kaçmak için köpekleriyle birlikte sığındıkları ve mucizevî biçimde 300 yıl boyunca uykuya daldıkları yerdir. Hıristiyanlar tarafından olduğu kadar Müslümanlarca da kutsal sayıldığından mağaranın üzerine bir cami de inşa edilmiştir.
Ayatekla Kilisesi: Mersin İli’nin bir diğer ilçesi olan Silifke, Hıristiyanlığın en eski ve kutsal alanlarından bir diğeri olan Ayatekla Kilisesi’ne ev sahipliği yapar. Aslen Konyalı olan Hıristiyanlığın ilk kadın şehidi Azize Tekla, Aziz Paul’un Konya’daki vaazını üç gün boyunca yemeden, içmeden, uyumadan dinlemiş; çok etkilendiği bu konuşmaların ardından Aziz Paul’un öğrencisi olmuştur. Aziz Paul hapse atıldığında dahi, gizlice hapse girerek anlattıklarını dinlemeye devam etmiştir.

Alahan Manastırı: Aziz Paul’un seyahati sırasında konakladığı ya da yolu üzerindeki yerlerde anısına birçok kilise inşa edilmiştir.
Aziz Pierre Kilisesi: Antakya’nın kuzeydoğusunda bulunan Aziz Pierre Kilisesi dünyadaki en eski kilise olmasının yanında ilk Hıristiyanlık cemaatlerinin toplandığı, , Aziz Paul’un yanında Aziz Pierre ve Barnabas’ın da vaazlar vermiştir. Hz. İsa’nın ölümünden sonra ilk rahip sayılan havarisi Aziz Pierre de Antakya’ya gelmiş ve ilk dini toplantısını bu mağarada yapmış, tarihte ilk Hıristiyan adı da bu kilisenin cemaatine verilmiştir. Bu nedenle Hıristiyanlık tarihi açısından oldukça önemlidir.
Samandağ: Samandağ’ın en yüksek tepesinde yer alan Aziz Simon (Simeon) Manastırı sabrı, inancı ve dayanıklılığı ile 13 metre yüksekliğindeki bir sütunun üzerinde yıllarca yaşayan Aziz Simon’un anısını yaşatmak için inşa edilen bir kilisedir. Samandağ adı da Simon’un Arapça söylenişi olan Sam’an da kaynaklanmaktadır. Aziz Simon henüz hayatta iken ona bağlanan Silifkeliler tarafından inşa edilen manastırdaki kiliseler ve diğer yapılar yer yer kayalara oyulmuş, yer yer de kesme taşlardan inşa edilmiştir. Avlusunun ortasında Aziz Simon’un 45 yıl yaşadığı sütunu da görebilmeniz mümkündür.
Perge, Aziz Paul’ün ilk yolculuğunda iki kez ziyaret ettiği kentler arasında yer alır. Birinci yolculuğunun başlangıcında deniz yoluyla Perge’ye gelmiştir. İlk yolculuğunun geri dönüşü sırasında da Perge’ye uğramış ve Tanrının sözlerini Perge halkına aktarmıştır.
Perge’de günümüze gelebilen genelde bazilikal planlı kiliseler yanında bir manastır kompleksinin parçası olarak düşünülen kiliselerin büyük bir bölümü V.-VI. yüzyıllara ait. Perge’nin simgesi olan paralel kuleler bir zamanlar kentin en önemli kapısının iki yanında yer alıyordu. Muhtemelen Aziz Paul de kente girerken bu kapıyı ve ardından uzanan sütunlu caddeyi kullanmış olmalıdır.

AZİZ PAUL YALVAÇ’TA

Aziz Paulus’un ilk yolculuğunda üç kez uğradığı bir kent olan Yalvaç’ın bitişiğindeki Pisidia Antiokheia’dır. Aziz Paulus, Psidia Antiokheia’ya, Aksu (Kestros) Vadisi’nden o günkü yerleşim yerlerine uğrayarak gelmiştir. Burada Sebt günü sinagoga girip yaptığı konuşmada Kutsal Yasa’dan ve peygamberin yazılarından metinler okur. Bu konuşma Aziz Paulus’un misyonerlik görevinde yaptığı ilk konuşması olarak bilinmektedir. Paulus’un İsa’nın gelişiyle birlikte, ona inananların da kurtuluşunun gerçekleşeceğini bildiren konuşması, “şunu bilin ki, kardeşler, bu kişi aracılığıyla günahlarınızın bağışlanacağı size duyurulmuş bulunuyor; Musa Yasasıyla aklanamadığınız her şeyden, iman eden herkes O’nun aracılığıyla aklanacaktır” biçiminde canlı ve merak uyandırıcı bir tonlamayla sürdürünce konuşmasıyla birçok kişiyi o kadar etkilemiştir ki, başka bir Sebt gününde bir kez daha konuşma yapması, kendisinden istenmiştir. Konuşma 7 gün sonra Sebt günü tekrarlanır.
AZİZ PAUL KONYA’DA
Aziz Paul ve Barnaba’nın Yalvaç’tan ayrıldıktan sonra Sultan dağlarını geçmeden Ilgın, Ladik yolu üzerinde yer alan doğu ticaret rotası ve kral yolunu takip ederek Konya’ya ulaşmışlardır. Konya birçok etkili konuşma yaptıkları ve çok sayıda kişiyi Hıristiyan yapmayı başardıkları bir yer olmuştur. Bu kişiler arasında da en önemlisi Aziz Paul’un vaazlarından çok etkilenen, Hıristiyanlığın öncü misyonerlerinden ve ilk kadın şehidi olacak olan Azize Tekla (Hagia Thecla)’dır.


Aziz Paul Efes’e ilk olarak ikinci seyahatinde uğramıştır. Burada havralara giderek çeşitli konularda konuşmalara yapan Aziz Paul Efeslilerin daha uzun süre kalması yönündeki isteklerine “Tanrı dilerse yanınıza yine döneceğim” şeklinde cevap vermiş ve bir süre sonra üçüncü yolculuğunda bir kez daha geldiği Efes’te çok uzun bir süre kalacaktır. Efes’e geldiğinde ilk iş olarak buradaki Hıristiyanların vaftiz olmasını sağlamıştır. Daha sonra Hz. İsa’nın öğretilerini havralarda yaymaya çalışmış, çeşitli tartışmalar yaşamış, kendisine karşı alınan tavır ve düşmanlıklar, kötülemeler karşısında usanmamış ve yıllar boyunca yaptığı konuşmalarla hangi din ve hangi milletten olursa olsun herkesin Hz. İsa’nın sözlerini işitmesini sağlamıştır. Vaazlarını açık alanlarda, havralarda verdiği gibi evden eve dolaşarak dahi konuşmalar yapmaktan çekinmemiştir.
Aziz Paul M.S.51–54 yılları arasını Efes’te geçirmiştir ve İncil’de Efeslilere, Galatya gibi farklı uluslara Tanrı’nın buyruklarını ileten mektuplarını burada yazmıştır.
Efes’in Hıristiyanlık açısından en önemli kentlerden birisidir. İncil’de geçen yedi kiliseden en önemlisi olarak gösterilen kilise de Efes’te yer almakta olup, M.S. 431’de üçüncü evrensel konsül toplantısının yapıldığı yer Efes olmuştur. Dört kutsal İncil’den birisinin yazarı olan ve Türkiye’deki ilk yedi kiliseyi kuran Aziz Jean kilisesine de adını veren İncilci Yahya’nın da yaşadığı yer Efes’tir. Anadolu’da yaygın bir inanış olan Yedi Uyurlar Efsanesi’nin geçtiğine inanılan mağaralardan bir diğeri buradadır.
Meryem Ana Evi: Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem son yıllarını Efes’te Bülbül Dağı’nda küçük bir evde geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Hıristiyanlığın hac merkezi olduğu gibi Müslümanlarca da kutsal sayılan bu ev, Vatikan tarafından da kutsanmış olup her yıl 15 Ağustosta dini törenler düzenlenmektedir.
Saint Jean Kilisesi: Hz. Meryem ile birlikte Efes’e gelen İncilci Yahya, İmparator Domitianus tarafından burada öldürülmek istenmiş, ancak her seferinde bir mucize göstererek öldürme teşebbüslerinden kurtulmuştur. Bir süre sürgüne gönderildikten sonra yaşlılığında tekrar Efes’e gelmiş ve burada ölmüştür. Yaşadığı ve öldüğü yerin Ayasuluk Tepesi’nin etekleri olduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle burada adına ilk olarak 2.-3.yüzyılda bir bir mezar anıtı yapılmış, 4. yüzyılda bunun yerini bir kilise almış ardından İstanbul’daki Ayasofya Kilisesi’ni de inşa ettirmiş olan İmparator Justinianus ve karısı Theodora tarafından birtakım değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Ayasofya’dan sonra Anadolu’da inşa ettirilmiş en anıtsal yapı olması dolayısıyla da oldukça önemlidir. İncilci Yahya’nın mezarının da bu kilisenin içinde yer aldığına inanılır.

AZİZ PAUL ÇANAKKALE’DE

İlk olarak ikinci yolculuğunda Makedonya’ya geçmek için Çanakkale’ye uğrayan Aziz Paul, üçüncü yolculuğunda burada daha uzun süre kalmıştır. Deniz yoluyla Çanakkale’ye (Troas) giderek burada kendisini bekleyenlerle buluşmuş ve yedi gün boyunca burada kalarak vaazlar vermiştir. Kendisini dinlerken pencereden düşerek ölen bir çocuğu diriltme mucizesini de Çanakkale’de göstermiştir. Çanakkale’den ayrıldıktan sonra yanındakiler deniz yoluyla Aziz Paul ise yürümeyi tercih ettiği için karadan Behramkale (Assos) kentine doğru yol almıştır. Behramkale’de (Assos) buluşan Aziz Paul ve yandaşları daha sonra denizden Milet’e geçmişlerdir.
Aziz Paul tarafından takip edilen taş kaplı antik yolların bir bölümü antik Çağ’ın en büyük ve zengin limanlarından birisi olan Alexandria Troas’da yer alıyor. Yüzlerce yıl değişmeden ve bozulmadan günümüze gelmeyi başarmış bu yolları adımlayarak Azizin anısını canlandırabilirsiniz.

AZİZ PAUL DEMRE’DE

Aziz Paul’un tutuklanarak Roma’ya götürülmesi azizin yaptığı dördüncü yolculuk olarak da gösterilmektedir. Her ne kadar tutuklu olarak yargılanmak üzere Roma’ya götürülmüş olsa da gemide kendisine oldukça iyi davranılmıştır. Aziz Paul’ün bindirildiği gemi Akdeniz güney kıyılarından geçirilerek Kilikya ve Pamfilya açıklarından geçmiş, Demre kentinde konaklamıştır. Buradan İtalya’ya giden bir gemiye bindirilmiş yine güney kıyılarında yer alan Datça (Knidos)’a uğramıştır.
Demre’nin asıl önemi doğum yeri Patara olmasına karşın çocukların ve denizcilerin koruyucusu Noel Baba ile özdeşleşmesinden ileri gelmektedir. Bütün dünyada Noel Baba olarak bilinen Aziz Nicholas, Patara’da doğmuş, Demre Piskoposu olarak da hizmet vermiştir Günümüzde genel olarak bilindiği üzere sadece çocuklara değil, tüm insanlara elinden gelen yardımları esirgemeyen bu azizin adına yapılmış kilisede balık pulu desenleriyle bezeli Noel Baba’nın lahdini de görebilirsiniz. Tüm Hıristiyan âleminde her yıl kutlanan Noel bu azizin ilk kez 270 yılında fakir ailelerin kapılarına bıraktığı hediye torbalarının bir yansıması olarak devam ettiriliyor. Lahitindeki balık pulları fakirlerin olduğu kadar denizcilerin de koruyucusu olduğunu gösteriyor. Aziz Nicholas’ın 6 Aralık tarihinde Demre’de öldüğüne inanılmakta olup, bu tarihte mezarının bulunduğu kilisede her yıl düzenli olarak dünya çocuklarının katılımı ile düzenlenen törenlerle anılmaktadır.

KAPADOKYA
Günümüzde kayalara oyulmuş yüzlerce kilisenin varlığıyla Bizans döneminde yoğun bir Hıristiyan yerleşimine sahne olmuş, dinsel merkezlerden birisi olan Kapadokya’da da ilk Hıristiyan topluluklarının oluşmasını sağlayan olayın Aziz Paul’un yaptığı ikinci yolculuk olabileceği düşünülmektedir. Her ne kadar adı geçmiyor olsa da Galatya bölgesine giderken muhtemelen Kapadokya’ya da uğramış olmalıdır. Havari Petrus da birinci mektubunda burada yaşayan Hıristiyanlardan söz eder.
Doğa harikası peribacalarıyla birlikte oldukça geniş bir alana yayılmış kiliselerin, şapellerin, manastır topluluklarının yer aldığı Kapadokya, Hıristiyanlığın baskı altında olduğu yıllarda Hıristiyanlara, mistik atmosferiyle kendi ile baş başa kalmak isteyen münzevilere kucak açmıştır. 
Derlemedir
pavlus VE YOLCULUKLARI ile ilgili görsel sonucu

İlgili resim


Dünyanın en güzel kütüphaneleri

strahov kütüphanesi kısa bilgi ile ilgili görsel sonucu

Strahov Monastery: Strahov Manastırı Kütüphanesi Teoloji Salonu.

1140 yılında Petrin Tepesi'nde kurulan Strahov Manastırı şimdilerde Strahov'da Ulusal Edebiyat Müzesi olarak geçiyor. Kütüphane olarak kullanılan manastır da Meryem Ana Kilisesi, Johann Antonin Quatainer’in yaptığı kilise cephesi, 9. yüzyıldan kalma Strahov İncili, 17. yüzyıldan kalma gökbilimsel yerkürelerinden birinin yer aldığı Teoloji Salonu, görkemli işleme ve eserlerin bulunduğu Felsefe Salonu bulunuyor.

kütüphane_2

ADMONT ABBEY KÜTÜPHANESİ

Avusturya'daki Admont Abbey Kütüphanesi Dünyanın en büyük manastır kütüphanesidir. Fresklerle süslü kütüphane insan bilgisini simgeliyor. Kütüphanede çok sayıda heykel bulunuyor bu heykellerden en önemlisi "Ölüm, Son Yargı, Cennet ve Cehennem" den oluşan "Last Four Things"dir. Kütüphanedeki kitaplar beyaz renkli kapaklardan oluşması bu kütüphanedeki genel atmosfere uyum sağlaması için. Ayrıca kütüphanede 1400 el yazması bulunuyor.
kütüphane_3


THOMAS FİSHER KÜTÜPHANESİ

Kütüphane ismini 1821 yılında Yorkshire'dan Kuzey Kanada'ya göç etmiş olan Thomas Fisher'dan almıştır. Fisher'ın torunları yirminci yüzyıl yazarlarının kitaplarından oluşan büyük bir koleksiyon, Shakespeare koleksiyonları, on yedinci asırda Bohemyalı sanatkarların yaptığı resim ve çizimleri vermişlerdir. Bağışlarla güçlenen kütüphanede 700 bin cilt kitap ve 3 bin metre uzunluğunda elyazması yapıt bulunmaktadır.
kütüphane_4


AMERİKAN KONGRE KÜTÜPHANESİ

1800 yılında Amerikan Kongresi tarafından kurulan kütüphanede 470 dilde 29 milyondan fazla kitap, 58 milyon el yazması, Kuzey Amerika’nın en büyük “nadir kitap” koleksiyonu, bir milyonun üzerinde hükümet belgesi, son üç yüzyıl içinde dünyada yayınlanmış bir milyon gazete nüshası, 33 bin ciltlenmiş gazete, 500 bin mikrofilm, 6000'in üzerinde karikatür dergisi, dünyanın en büyük hukuki belgeler koleksiyonu, filmler, 5 milyona yakın harita, müzik notaları ve 2,7 milyon işitsel kayıt bulunduruyor.
kütüphane_5


Trinity College Kütüphanesi

İrlanda’nın en tarihi kültür merkezlerinden olan bu kütüphane 1592’de Dublin'de kuruldu. Kütüphanenin harika görünüşü görenleri hayrete düşürmektedir. 200 binin üzerinde tarihi kitabı barındıran kütüphanede farklı dillerde oluşturulmuş binlerce eser sergilenmektedir.
kütüphane

İskenderiye Kütüphanesi

Şaheser niteliğindeki bu kütüphane Mısır’ın İskenderiye şehrinde kurulmuştur. Büyük İskender tarafından yaptırılan bu eser 2200-2300 yıllık bir maziye sahiptir. 10 yıllık bakım-onarım işlemlerinden sonra yeni haline kavuşturulmuştur.

İskenderiye Kütüphanesi, Antik Çağın en ünlü kütüphanesidir. Bir müze ve bir kütüphane bölümünden oluşan büyük bir araştırma kurumu niteliğindeydi. İÖ 3. yüzyılın başlarından beri Mısır’ın egemenliğini ellerinde tutan Ptolemaioslar tarafından kurulmuş ve korunmuştu. Kuruluş hazırlıklarını Atina’daki kütüphaneyi yakından tanıyan Phaleronlu Demetrios yapmıştı. Müze de kütüphane de bölümler halinde düzenlenmiş, her bölümün başına rahip bir yönetici getirilmişti. Görevlilerin maaşlarını kral ödüyordu. İÖ y. 235’te III. Ptolemaios tarafından Serapis Tapınağı’nda (Serapeion) asıl kütüphaneye bağlı bir bölüm daha kuruldu. Asıl müzeyle kütüphane ise Brukheion olarak bilinen bölgedeki saray yapıları arasında yer alıyordu.

Yalnızca Yunan edebiyatının yapıtlarını değil, Akdeniz, Ortadoğu ve Hindistan’daki çeşitli dillerden Yunancaya yapılmış çevirileri de kapsayan bir kütüphane kurma idealinin ne ölçüde gerçekleştiği bilinmiyor. Ama İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kitapların çoğu kuşkusuz Yunancaydı. Kayıtlara geçen tek çeviriyse Septuagint’di (Eski Ahit’in ilk Yunanca çevirisi). Değişik ülkelerden toplanan kitaplar standartlaştırılmış kopya tekniğiyle çoğaltılmış ve konularına göre ayrılmıştı.

Kyreneli Kallimakhos kütüphanenin 120 ciltten oluşan sistematik bir kataloğunu hazırlamıştı. Pinakes adlı bu katalogda yazar adları alfabetik olarak düzenlenmiş ve biyografik bilgiler verilmişti. Bizans dönemine değin ulaşan ve o zaman Eski Yunan edebiyatı için standart başvuru kitabı olarak kullanılan katalog bugün kayıptır.

İS 4. yüzyıla kadar varlığını sürdüren İskenderiye Kütüphanesi’nin kitap varlığının büyük bölümü Caesar’ın Mısır’da bulunduğu sırada limanda çıkan bir yangında yandı (İÖ 47). Yanan kitapları. Roma’ya götürmek üzere gemilere yükletmek için Caesar’ ın limana getirttiği sanılmaktadır. Daha sonra Antonius, yanan kitapların karşılığı olarak Kleopatra’ya Pergamon (Bergama) Kütüphanesi’nden getirttiği 200 bin kitabı verdi.

Yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren müze ve kütüphane. İS 3. yüzyılın sonunda. Aurelianus döneminde çıkan bir iç savaşta yerle bir oldu. Serapis Tapınağı’nda bulunan bölüm ise 391’de Hristiyanlarca yok edildi. İskenderiye Kütüphanesi’nin yerinde bugün. 1948’de kurulan Farabi Kütüphanesi bulunmaktadır.


yeni-iskenderiye-kutuphanesi


Österreichische Nationalbibliothek (Avusturya)

Kütüphane Avusturya'nın en kapsamlısı ve belki de Avrupa'nın en kapsamlı kütüphanelerinden biri: tam 7.4 Milyon parça! Viyana'da yer alan kütüphane 1723 yılında inşa edilmiş, içinde birçok arşiv, dört de müze bulunuyor...

Avusturya Milli Kütüphanesi'ni güzel kılan heykeller Lorenzo Mattielli ve Peter Strudel'in elinden. Freskler ise Daniel Gran'a ait.
Dünyanın En Güzel 10 Kütüphanesi

Kloster Wiblingen (Almanya)


1744'te inşa edilen kütüphane Wiblingen kentinde yer alıyor, Wiblingen Manastırı'nın içinde. Mimarlar Johann Wiederman ve Johann Michael Fischer'in Viyana'daki Avusturya Milli Kütüphanesi'ni örnek alarak tasarladıkları kütüphane, Napolyon Savaşları esnasında zarar görmüş, 1917'de restore edilmiş.

Kütüphanenin girişinde Latince yazan yazı da : In quo omnes thesauri sapientiae et scientiae. Yani; ''Bilgiye ve bilime dair tüm hazinelerin saklandığı yer.''yazılıdır.
Kloster Wiblingen (Almanya) ile ilgili görsel sonucu

Biblioteca Joanina (Portekiz)
1717-1728 yılları arasında, Kral 5. Joao döneminde inşa edilen kütüphane 3 büyük salondan oluşuyor. Tavanı kaplayan resimler ve kütüphanenin her yanında bulunan ahşap işlemeler, Joanina Kütüphanesi'ni estetik kılan sanat eserlerinden yalnızca birkaçı.
Dünyanın En Güzel 10 Kütüphanesi
El Escorial (İspanya)
1563-1584 yılları arasında, o zamanlar Kral'ın yaşadığı yer olan San Lorenzo'ya inşa edilen kütüphane, günümüzde İspanyol Rönesansı'nın en önemli eseri olarak adlandırılmakta. Kral 2. Philip'in birçok el yazması ile doldurduğu kütüphane; retorik, dialektik, müzik, gramer, aritmetik, geometri ve astronomi olmak üzere 7 bölüme ayrılmış.

Dünyanın En Güzel 10 Kütüphanesi


Bibliotheque Nationale de France (Fransa)
1461'de Richelieu Yolu'na inşa edilen kütüphane, 1988 yılında yeni binalar eklenerek genişletildi ve bugünkü halini aldı...Çünkü Paris'te bulunan Fransa Milli Kütüphanesi'nde 14 milyonu kitap olmak üzere tam 40 milyon parça yer almakta! Bu parçaların en değerlileri de elbette, Antik Yunan dönemini anlatan, tam 5000 parça el yazması...
Dünyanın En Güzel 10 Kütüphanesi




Stiftsbibliothek (İsviçre)
İsviçre'nin St.Gallen kentinde yer alan kütüphane, birçok forumda dünyanın en güzel kütüphanesi olarak sıralanmış durumda.

689 ile 759 yılları arasında yaşamış olan Aziz Othmar döneminde inşa edilen St.Gallen Kütüphanesi'nin tam olarak hangi yıl tamamlandığı bilinmiyor... İsviçre'nin en eski kütüphanesi, dünyanın da en eskilerinden biri olan St.Gallen Kütüphanesi'nde 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar yazılmış 2100 el yazması bulunmakta!

Dünyanın En Güzel 10 Kütüphanesi


23 Temmuz 2018 Pazartesi

II. Ramses’in Hitit prensesi ile evlenmesi



Antik Mısır’ın en büyük firavunlarından biri olan II. Ramses’in Hitit prensesi ile evlenmesi iki eski düşman ülkenin aralarındaki siyasi ittifakı güçlendirdi, ancak düğün hazırlıklarını tamamlamak pek de kolay olmadı.



Firavunun Hitit kralı III. Hattuşili’nin kızı ile olan evliliğini belgeleyen stela Büyük Ebu Simbel Tapınağı’nda bulunuyor ve II. Ramses heykelleri bu alanda sıralı haldedir. III. Hattuşili’nin kraliyet mührü (aşağıda) bu hanedanlık birleşmesi için çok sayıda yapılan yazışmalarda kullanılmıştır.

II. Ramses, Mısır’da en uzun saltanat süren firavunlardan biriydi. 65 yılı aşan hükümdarlığı süresince Mısır, askeri ve kültürel anlamda muhteşem bir çağ yaşadı. Bu başarısı ona ‘Büyük Ramses’ unvanını kazandırdı.

Mısır’da firavunlar 30 yıl süren hükümdarlıklarını abideleştirmek için “Heb Sed Festivali” denilen jübileyi düzenliyorlardı. II. Ramses de MÖ. 1249 yılında bu önemli töreni gerçekleştirmek için görkemli yeni başkenti Pi-Ramses’i seçmişti.

Hükümdarlığı boyunca günümüz Türkiye’sine ve Suriye’nin kuzeyine yayılmış olan Hitit imparatorluğu da dahil olmak üzere, hiçbir etken Mısır’ın güvenliğini ve refahını tehlikeye atamadı. MÖ. 1275 yılında Kadeş Savaşı’nı kazanan II. Ramses, Hititler’e karşı savaşı neredeyse kaybedecek olmasına rağmen, bu zaferini olduğundan daha ezici göstermişti. Aşağı Nubya’da Nil Nehri kenarında bulunan Ebu Simbel’de II. Ramses’in 18 metre yüksekliğinde kumtaşı heykelleri bulunmakta ve savaş sahneleri firavunun görkemli cenaze tapınağının duvarlarını süslemekte. Aynı zamanda bu süslemelere kendisinin hem mimari, hem de halkla ilişkilerde uzman olduğunu gösteren birçok örnek de dahil. Tarihçiler tarafından Mısır ve Hitit kayıtları karşılaştırıldığında ise savaş sonucunun Ramses’in tasvir ettiğinden daha az tek taraflı olduğu düşünülüyor.



Kuzeydeki Hititler: Etkileyici Aslanlı Kapı günümüz Çorum’un Boğazkale ilçesinde bulunan Hitit başkenti Hattuşaş’da yer almaktadır. Şehir zamanında tek bir duvarla çevrildiydi ve 50,000 nüfusluk popülasyona sahipti.

MÖ. 1258 yılında savaşın sonucu olarak Hitit kralı III. Hattuşili, iki imparatorluk arasındaki düşmanlığı sona erdirmek amaçlı bir antlaşma imzalamayı kabul etti ve böylelikle antik Mısır’ın en yaratıcı ve zengin dönemlerinden birine öncülük etmiş oldu. Dokuz yıl sonra, “Heb Sed Festivali” yaklaşırken, Ramses ve Hititler, daha yakın ve siyasi bir ittifak için firavun ve bir Hitit prensesi arasında bir evlilik tasarladılar. Üstelik bu prenses herhangi bir prenses de değildi; Firavunun, Kral Hattuşili’in doğan ilk kız çocuğunda gözü olduğu, daha önce Mısır’dan gönderilen elçiler tarafından açıkça ifade edilmişti.







Büyük Ramses’in Hükümdarlık Dönemi
MÖ. 1279 yılında, I. Seti’nin oğlu, büyük bir “kurucu” ve savaşçı, Prens Ramses babasının yerine geçti ve II. Ramses adını alarak firavun oldu.
MÖ. 1275 yılında, Mısır ve Hitit kuvvetleri Kadeş Savaşında çarpıştılar. Ramses neredeyse hem savaşı hem hayatını kaybedecek olmasına rağmen yine de bu durumu büyük bir başarı elde etmiş gibi göstermiştir.
Yaklaşık M.Ö. 1264 yılında, Kadeş Savaşı’nın anısına Aşağı Nubya’da Ebu Simbel’in büyük cenaze tapınaklarının yapımına başlandı.
MÖ. 1258 yılında, Ramses ve Hitit kralı III. Hattuşili günümüz Suriye’nin ve İsrail’in kontrolü için aralarında geçen rekabeti sonlandırmak adına barış antlaşması imzaladı.
MÖ 1249 yılında, 30 yıl süren hükümdarlığından sonra, II. Ramses ilk kraliyet jübilesini Nil Delta’sında bulunan görkemli başkenti Pi-Ramses’de kutladı.
MÖ. 1245 yılında Ramses, Hattuşili’nin kızıyla evlendi ve prensesin Mısırlı ismi Maathorneferure oldu.
MÖ. 1213 yılında, II. Ramses 60 yılı aşan hükümdarlığından sonra vefat etti ve 13. oğlu olan Merneptah tahta geçti.

İki taraf da çok uzun süren müzakerelere giriştiler ve bu müzakerelerin bütün ayrıntıları tarihçiler tarafından günümüzde Çorum’un Boğazkale ilçesinde bulunan Hitit başkenti Hattuşaş arşivlerindeki kil tabletler üzerinden çevrildi. 1906-08 yıllarında arkeologlar tarafından keşfedilen bu tabletler, iki imparatorluk arasındaki günlük siyasi ilişkileri ve iki kraliyet ailesinin birleşme planları hakkında detaylı bilgi sağladı.


Ramses Hattuşili’den bir elçi kabul ediyorken
MÖ. ikinci bin yılda, genellikle hükümdarlar günümüz zirvelerinin aksine birbirleriyle buluşmazdı. Akadlılar tarafında mar shipri denilen insanlar diplomasiyi yürütürlerdi. Bu devlet memurları aynı zamanda hem ulak hem de büyükelçilerdi ve asil veya aristokratik aile mensubuydular. Gösterişli tören eşliğinde aldıkları hediyeleri taşırlardı. Görsel: H. M. Herget.
Sert Konuşan Kraliçe

Çivi yazısı kama şeklindeki aletin ıslak kile bastırılması ile oluştu. Bu yöntemle yazılan Hitit tabletleri, kralın firavuna resmi evlilik teklifini sunması için firavun temsilcilerinin tarafından nasıl ikna edildiğini ortaya çıkardı. Hititler tarafında ise düğün hazırlıkları, prensesin çeyizine odaklanan Hattuşili’in eşi Kraliçe Puduhepa tarafından yürütülüyordu.

Ramses’in elçileri yeni gelinin gecikmesi yüzünden şikayet etmeye başladığında, gecikme sebebi olarak Puduheba, Hititler’in sözünü verdiği etkileyici çeyizin yanında mevcut olan kıtlığı ve kraliyet deposundaki yangını da suçlayan bir yazı yazmıştı. Kraliçe yazısında “kardeşim” diye hitap ettiği firavuna kendisinin hırsı yüzünden de sitem etmiştir. “Kardeşimin hiç mülkiyeti yok mudur?.. Ama kardeşim, benim masraflarım üzerinden sen gittikçe zenginleşiyorsun. Bu bir hükümdarın şöhretine ve haysiyetine yakışıksız bir durumdur.”

Buna rağmen, firavuna hazırlıkladıkları çeyizin onu tatmin edeceğini söylemiştir: “Bu çeyiz Babil kralınınkinden bile daha güzel olacak… Kızımı bu yıl gönderiyorum; hizmetkarlar, sığırlar, kuzular, atlar kızımla birlikte gelecekler.” Daha sonraki bir mektupta ise bu görkemli haracın, altın, gümüş, köleler, at, sığır, keçi, binlerce kuzu sürüsü biçiminde firavunun hediyesi olacağı söylenmiştir.

Hititlerin asıl talebi ise prensesin birincil eş rütbesine sahip olmasıydı. Firavunun haremine katılan diğer Yakın Doğu prensesleri gibi kuma pozisyonunda olması kabul edilemezdi. Ramses’in vermeye razı olduğu tek taviz ise prensesi birincil eşi yapmasıydı.


Yukarıdaki kabartmada, tahtta oturan II. Ramses (solda) Yukarı Mısır’ın beyaz tacını giyiyor. Tanrı Ptah (soldan ikinci) ve Set (sağda oturan) firavunla beraber oturuyorlar. Gelini, Kraliçe Maathorneferure, ve kızıyla Mısır’a gelmeyen babası, Kral Hattuşili (en sağda) ayakta duruyorlar. İkisi de firavuna ve tanrılara saygı gösterisinde bulunuyorlar. Hitit prensesinin Pi-Ramses yolcuğu kayıtları Ebu Simbel’deki Büyük Tapınak’ta bulunan dikili taşa oyulmuştu. Evililik Steli, firavunu yücelterek başlar ve Hititleri ikincil güç edasıyla resmeder: “Sen onları yönetirsin.. sonsuza kadar, bütün Kheta (Hititler) ülkesiyle beraber. Sen Ra’nın tahtı üzerinde parlarken, her ülke senin ayaklarının altında olur.” Daha sonra stel, prenses ve kortejin yolcuğunu anlatır: “Mülkleriyle geldiler, ve onlardan önce de muhteşem hediyeleri, gümüş ve altın… Her ülkeden büyük şefler geldi; Majesteyi gördüklerinde, ezilip korku içinde geri döndüler.”

Bir Mısır prensesinin karşılık olarak Hattuşili’ye gönderilmesi ise söz konusu bile olamazdı. Yüzyıldan uzun süredir firavunlar yabancı prenseslerle karşılıklı ayarlanmış evlilikler yapıyorlardı. Ramses’in beş tane Mısırlı olmayan eşi ve önceki kralın ise yedi yabancı eşi vardı. Halbuki, firavunlar asla kızlarının ülke sınırları dışına gönderilmesine izin vermezlerdi. Mektuplarda belirtildiği gibi tarafların birbirlerine eşit davranması koşulunun aksine bu durum bir Mısır firavunun kendi yüksek statüsünün tadını nasıl çıkardığını gösterme şekliydi. Bir Babil kralı olan I. Kadashman-Enlil bir Mısır prensesini istemeye cesaret ettiğinde bile, gelen cevap çok netti. II. Ramses ona, çok eski zamanlarda bile hiç bir Mısır kralının kızının (evlilik için) verilmediğini hatırlatmıştı.


Hattuşaş’tan ayrılma: Hattuşili’nin kızı ve korteji günümüz Adana’sına doğru güneye yol aldılar. Oradan Kizzuvatna Krallığı boyunca modern Suriye’da bulunan Halep’e ve son olarak da Mısırlılar ve Hititler’in yıllar önce savaştığı savaştığı Kadeş’e. Kraliçe Puduhepa tam bu noktada kızına veda etti. Yolculuğun geri kalan kısmı hakkında Evlilik Stelinden edinilen tek bilgi Hitit prensesinin Mısır’ın başkenti Pi-Ramses’e girdiğidir. Bu da Ramses’in 34. hükümdarlık yılındaki kış-bahar sezonunun (peret) 3. ayına denk gelmektedir: M.Ö. 1245, Şubat ayı
Pi-Ramses’e Yolculuk

Hattuşili, Ramses’e yazdığı mektupların birinde gelinin yolculuk için hazır olduğunu ve firavun temsilcilerinin prenses ile iki imparatorluğun sınırında buluşabileceğini yazdı. “Gelip kızımın başına güzel bir yağ sürebilir ve böylelikle kızımı Mısır’ın büyük kralının evine götürebilirler, kardeşim!”

Bu yazışmalarda bahsi geçen yağ sürme, gerçekleştiği bilinen tek evlilik ritüelidir. Yakın Doğuda oldukça yaygın olan bir uygulamaydı ve evlenmek üzere olan kadının rütbesini yükseltirdi. Genç kadının yolda olduğu haberini almak Ramses’i çok sevindirmişti ve bunun üstüne “Güneş Tanrısı, Fırtına Tanrısı, Mısırın Tanrıları ve Hitit ülkesinin tanrıları iki büyük ülkenin sonsuza kadar sürecek olan ittifakını buyurdular” yazdı.

Yazışmalarda, gelin hakkında bir kaç detay daha yer alıyordu. Hitit prensesinin kimliği sadece sonradan edindiği Mısırlı ismi “Maathorneferure” ile kayıtlara geçti. Prenses, muazzam bir kortej eşliğine Mısır’a gitmişti. Bu kortej zamanın hanedan evliliklerinde yaygın olan bir uygulamaydı. Yüz yıl kadar önce günümüzde Suriye’nin kuzeyine tekabül eden Mitanni İmparatorluğundan bir prenses 3,300 den fazla nedimeyle III. Amenhotep’in sarayına gelmişti. Bu kalabalık kortej, antik dönemin diplomatik bir hizmeti şeklinde de görülüyordu çünkü ülkelerine geri dönerken çok kıymetli bilgiler götürüyorlardı. Neden Kraliçe Puduhepa’nın kızının refakatçilerine tam koruma sağlanması talebinde ısrarcı davrandığına şaşırmamak gerek.

Puduhepa yolculuk esnasındaki güvenliğin sağlanmasına da ayrıca özen gösterdi. Her ne kadar vassal devletlerin arasından geçecek olsalar da haydutlar ve göçebeler tarafından saldırıya uğramayacaklarının garantisi yoktu. Yüz yıl kadar önce seyahat eden bir Hitit prensinin saldırıya uğraması akıllardan çıkmamıştı. Kendisinin Tutankamon’un dul karısı Ankhesamun veya Akhenaten’in dul karısı Nefertiti ile evlenmesi bekleniyordu, ancak prens Mısır’a yolculuğu sırasında bu evliliğe karşı olan Mısırlı yetkililer tarafından öldürülmüştü.


Yaklaşık M.Ö. 1264 yılında, Kadeş Savaşı’nın anısına Aşağı Nubya’da Ebu Simbel’in büyük cenaze tapınaklarının yapımına başlandı. Maathorneferure’den önce gelen kraliçelerden biri olan Nefertari’nin heykeli, dört II. Ramses heykelinin ayaklarının arasında bulunuyor.

Puduhepa, prensesin Hitit askerleri tarafından korunacağını ve yolun bir kısmında kendisinin de kızına eşlik edeceğini Ramses’e söyledi. Kral Hattuşili kızıyla beraber gitmedi çünkü onun refakatçilerin arasında görünmesi, kendisinden üst düzeydeki bir hükümdara saygı gösteriyormuş gibi yorumlanabilirdi.

Fakat Ramses propaganda konusunda çok başarılıydı ve kralın bu yokluğunu düğünü belgelendirirken görmezden geldi. Ramses’in Abu Simbel tapınağında bulunan Evililik Stelinde Hitit kralı kızıyla birlikte firavunu onurlandırırken gösterildi.
Bilinmeyen Bir Kader

Akhenaten dönemindeki kayıtlara göre, yani II. Ramses’ten yaklaşık yüz yıl önce, Hitit başkentinden Mısır’a giden en kestirme yol bir buçuk ay sürüyordu. Fakat, prenses ve refakatçilerinin yolculuklarını tamamlaması üç ila altı ay sürdü.

Bu yolculuk, Evlilik Stelindeki hiyerogliflerde şu şekilde anlatılmıştı: “Birçok dağa ve zorlu yollara saptılar ki böylelikle majestenin sınırlarına ulaşabilirlerdi.” Oyulmuş görsellerde Ramses, prensesin gelişini beklerken ve etrafında baş tanrılardan biri olan Ptah ve kaos, savaş ve fırtına tanrısı Set varken gösterilmiştir. Set, II. Ramses’in babası I. Seti’nin adının geldiği tanrıdır.

Yeni kraliçenin gelişini kutlamak için düzenlenen festivaller büyük ihtimalle dört yıl önce firavunun jübilesinin kutlandığı Pi-Ramses’de yer aldı. Prensesin yeni adı Maathorneferure oldu. Bu yeni isim “Horus’u gören Neferure” anlamına geliyordu. Bu inanç sistemine bağlı olan isimlendirme yöntemi prensesin Hattuşaş’da alışık olduğundan çok daha farklıydı. Bu noktadan sonra prensesin kaderi Mısır’a ve Mısır kültürüne bağlanmıştı. MÖ. 1245 yılında düğün gerçekleştiğinde, kendisi Ramses’in Büyük Asil Karısı unvanını kazandı. Bu durum kendisinden önceki Kraliçe Isıs-Nofret’in 10 yıl önce Kraliçe Nefertari’nin ölümünden sonra yerine geçmesiyle aynıdır.

Evlilikten sonra Maathorneferure’ye ne olduğuna dair çok az bilgi var. Muhtemelen bir kız çocuk doğurdu ve hiç erkek çocuğu olmadı. El Fayyum’un güneyinde bulunan Gurob hareminde yaşadığını kanıtlayan bir yazıt mevcut ve bu da kendisinin birincil eş statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Buna karşın, daha sonra ikinci bir Hitit prensesi Ramses’in eşi oldu ve bu da Maathorneferure’nin ölmüş olduğu fikrini güçlendiriyor. İkinci prensesin gelmesi ile antik dünyanın iki büyük ülkesinin arasındaki bu ittifakın tekrar yenilenebilmesi için yeniden bir evlilik gerçekleşmiş oldu.

http://arkeofili.com/ alıntıdır

Hitit dış siyasetinde kadının rolü: Satılık prensesler

Görsel sonucu

Anadolu’nun henüz tarihsel çağlara girmemiş olduğu İlk Tunç Çağı’nın son evresinde beyliklerin yer aldığı siyasal bir yapıdan söz edilebilir. Bu beylikler arasında iktisadi-siyasi-kültürel alışverişler ve savaşlar söz konusudur. Anadolu’da asıl büyük kültürel değişim M.Ö. 2000 başlarında Asurlu tüccarların Anadolu’ya gelişiyle olmuştur. Büyük çapta köle ticaretinin yapıldığı bu dönemde evlilik kurumuna devletin, yani iktidarı elinde tutan egemen sınıfın doğrudan müdahalesi başlamıştır. Bu düzenin temsil edildiği büyük ataerkil aile topluluğu içinde kadın, artık erkeğin keyfi gücüne teslim edilmiştir. Siyasi irade kadını metalaştırarak alınıp-satılabilen bir mal haline getirmiştir. Anadolu’da İlk Tunç Çağı’nda erkeğin siyasi ve ekonomik güce erişimde kadının bir meta olarak kullanımı daha sonra Hititlere geçmiştir.

Hitit dış siyasetinde akrabalık bağının kurulması
Hititler, M.Ö. 17. yüzyıl ortalarından M.Ö. 12. yüzyıl başlarına kadar Anadolu’nun siyasal yazgısına yön veren bir devlettir. Hitit Krallığı erken dönemlerinden başlayarak yeni fethettikleri yerlere ve kimi önemli kentlere kraliyet ailesine yakın kişileri yönetici olarak göndermiştir. Ayrıca yeni ele geçirilen yerlere merkezden atama yerine doğrudan fethedilen yerin yerel yöneticisini iş başında bırakarak, buraları da yasal statüde Hitit Krallığı’na bağlamıştır. Bu siyasi taktiği ile Önasya’nın da dikkati çeken en büyük devletlerinden biri olmuştur.
Oysa bu siyasi başarının ardında başka ilişki ağları da vardı. Hitit Kralları, akrabalığa dayalı bir toplum modeline uygun olarak üretimi ve toprağı kendi denetimi altına almak ve kendini olası tehlikelerden korumak amacıyla yasal devletlerle yapılan anlaşmaları evlilik anlaşmaları ile güçlendirmiş, akrabalık vasıtasıyla kan bağı oluşturarak ilişkilerini daha da sağlamlaştırarak bölgede büyük bir siyasi güç birliği oluşturmuştur.

Hitit Devleti’nin bölgede söz sahibi olabilmesi ekonomik açıdan gelişebilmesi için öncelikle en önemli ticaret merkezi olan Kuzey Suriye’de askeri ve siyasi başarı kazanması gerekliydi. I.Hattuşili döneminde başlatılan Kuzey Suriye politikası Murşili döneminde de izlenmiş ve I. Şuppiluliuma’nın bölgede gerçekleştirdiği Hitit üstünlüğü ile son bulmuştur.

Suppiluliuma’nın bu dış siyasetteki başarısındaki en büyük etken ise Hurri tehlikesini önlemeye yönelik Hurrili kadınlarla evlenerek kurmaya çalıştığı akrabalık taktiğidir. Şuppilu¬liuma, Hurri asıllı Duduhepa ve Hinti adında iki kadınla evlenmiştir. Son meşru eşi olan Babilli prenses Malnigal ile evlenmesi ise Mitanni ülkesini topraklarına katma politikasına bir ön hazırlık amacı taşımaktadır. Çünkü Mitanni devletine karsı sefere çıktığı zaman, Mitanni’nin müttefik olabileceği tüm devletleri akrabalık yoluyla kendisine bağlamayı amaçlamış ve bunu da başarmıştır.

Hurri baskılarını bertaraf etmek için Hurrili kadınlarla evlenme geleneği imparatorluk çağında da devam etmiştir. II. Muwattali’nin eşi Danuhepa da Hurri asıllıdır. III. Hattuşili ise dinsel çevrelerin desteğini kazanmak amacıyla Hurrili olan Kizzuvatna rahibinin kızı Puduhepa ile evlenmiştir. Ancak Hat¬tuşili siyasi güç elde etmek adına kurnazca yaptığı bu evliliğe ilahi boyut katmış ve Puduhepa’yı kendi isteği ve aşkla değil, Tanrıça İş¬tar’ın emriyle aldığını söyleyerek asıl gayesini gizlemiştir.

Son köpeğin damat olması-Kuma olan prensesler
Şuppiluliuma, tıpkı kendi evliliğinde olduğu gibi aynı politik çıkarları için hem kız kardeşini hem de kızlarını yabancılarla evlendirerek, akrabalık bağıyla güce ulaşma ve elde edilen gücü kontrol altında tutmayı hedeflemiştir. Böylece Hitit ülkesinin siyasi menfaatleri doğrultusunda Hitit kadınlarının tarih sahnesinde önemli bir rol üstlenmesinden öte önemli bir araç olarak kullanılması devam etmiştir.

Şuppiluliuma Suriye seferlerine başlamadan önce Anadolu’daki birliği sağlamak maksadıyla Hayaşa Kralı Hukkana ile bir anlaşma yapar. Bu anlaşma çerçevesinde dostluk bağını kuvvetlendirmek için kız kardeşini Kral Hukkana ile evlendirir. Anlaşmada geçtiği şekliyle “son köpeği” de kral ailesine dâhil etmiş olur. Şuppiluliuma anlaşmanın 33. maddesinde, Hukkana’nın eski karısını kuma olarak muhafaza etmesine rıza göstermiş, ancak kızının üstüne kuma getirmemesini şart koşmuştur.
“Azzi ülkesinden bir kadını eş olarak alma!....Eskiden aldığın kadını kuma olarak (koruyabilirsin). Sana buna izin var. Fakat onu eş yapamazsın.”

Suppiluliuma Anadolu’daki muhtelif kavimleri siyasi evliliklerle kendisine bağlamaya devam etmiştir. Özellikle Kizzuwatna ile yaptığı antlaşma bu amacına yönelik büyük bir adımdır. Bu sırada Mitanni devletinin ortadan kalkmasıyla Önasya devletlerindeki denge kendiliğinden değişmiştir. Babil’e kaçan Mitanni Kralı Tuşratta’nın oğlu Mattiwaza Hititlere iltica eder. Şuppiluliuma bu durumu değerlendirerek yeni bir diplomasi atağı yapar ve Mattiwaza ile kızını evlendirir. Mitanni krallığını kendisine tâbi tampon bir devlet yaparak Asur’un kuvvetlenmesine karşı da tedbir alır. Mattiwaza ile yapılan anlaşmada Hitit kralı Şuppiluliuma bu evlilikten sanki ülkesinin geleceği ve kendi iktidarının güvencesi olarak değil de kızının iyiliği için yapmış gibi bahseder. Şuppiluliuma bir yandan kendi geleceğini kızının evliliği ile sigortalarken, diğer yandan da siyasi çıkarlarına alet ettiği kızını güya koruma altına alarak üzerine kuma getirilmemesi yönünde anlaşmayı şarta bağlar:

“Hatti ülkesinin kralı, ben Büyük Kral, kızım için Mitanni ülkesine hayat verdim. Tuşratta’nın oğlu Mattiwaza’yı elimde tuttum ve kızımı ona zevceliğe verdim. Prens Mattiwaza, Mitanni ülkesinde kral olsun. Ve Hatti ülkesi kralının kızı, Mitanni ülkesinde kraliçe olsun. Kumalar, sen Mattiwaza için hoş karşılansın. Fakat hiçbir kadın benim kızımdan daha büyük olmasın. Sen hiçbir kadının onunla eşit olmasına izin verme. Ve hiç kimse onun yanında eşit bir şekilde durmasın. Sen benim kızımı ikinci dereceye indirme. Mitanni ülkesinde o, kraliçeliğe alınsın...”

Suppiluliuma bununla da kalmaz yendiği beylerle barışı sürdürmek ve bölgede güç birliği oluşturmak gayesiyle Mira Beyi Mashuiluvas ile diğer kızı Muwatti’yi evlendirir. Siyasi evliliklere bir örnek de Hitit Kralı Muwatalli zamanında rastlamaktayız. Amurru kralı Sausgamuwa ile yapılan antlaşmada geçtiğine göre Muwatalli kız kardeşi DINGIRMES-IR, Seha Ülkesi kralı Masturi ile evlendirilmiştir.

Buğday karşılığı Mısır’a satılan Prensesler
Barışa yönelik yapılan izdivaçlar içinde en önemlisi ise Mısır Kralı II. Ramses’e kuma olarak gönderilen III. Hattuşili’nin kızlarının evliliğidir. Anneleri Puduhepa’nın müstakbel damadı Ramses’e yazdığı bir mektupta, kızları için çeyiz olarak vereceği köle, sığır ve koyunlar karşılığında ondan Hatti’de hüküm süren açlığa karşı tahıl istemiştir. Uzun mektuplaşmaların sonunda anlaşmaya varılmış ve Hitit prensesi kış mevsiminde Mısır’a gelin gitmiştir. Hititçe adı bilinmeyen bu prensesin, Mısırca adı “M3 –Hr-nfrw-R”dir.
Her ne kadar Ramses’in esas karısı olacak şekilde anlaşmalar yapılmış olsa da II. Ramses’in hareminde Hititli prensesten başka Babil ve Zulabi kökenli prensesler de vardır. Üstelik Hattuşili daha sonra ikinci kızını da Ramses’e eş olarak vermiştir. Bu kız belki de kız kardeşinin üstüne kuma olarak gönderilmişti. Mısır’da o tarihte ana kraliçesi Naptera’nın olması nedeniyle neredeyse dedeleri yaşında Ramses ile evlendirilen bu körpecik kızların kraliçe olma şansları da yoktu. Siyasi çıkarlara alet edilen Hitit prensesleri adeta bir gemi dolusu buğday karşılığında Mısır’a satılmışlardı.

Kızların değiş tokuşu: Berdel
III. Hattuşili’nin diplomatik ihtiraslarına kurban olan kızlarından biri de Išuwa beylerinden Ališarruma ile evlendirilen Kilushepa idi. Bu da yetmezmiş gibi siyasi çıkarlar için kadınların mal gibi takası da söz konusuydu. Hattuşili, diğer kızı Gaššulawiya’yı, Amurru kralı Benteşina ile evlendirirken, buna karşın bu kralın kızını da oğlu Nerikkaili’ye almıştı. Anlaşılan bugün Anadolu’da hala devam eden karşılıklı kız alıp verme geleneği olan berdel de Hititlerden bize miras kalmıştı. Erkeklerin kadınları aralarında değiş tokuş ettiği akrabalık sistemi içinde babalar güce kavuşurken kadınlar aşağılanarak siyasi entrikaların oyuncağı olmuştur.
Siyasi evliliklere vereceğimiz en son örnek ise IV. Tut¬haliya dönemine aittir. Mısır ile Hitit arasında bir tampon devlet olan Amurru kralı Şauşgamuva arasında yapılan barış antlaşmasında Tuthaliya kız karde¬şini Amurru Kralı ile evlendirmiştir.

Sonuç olarak; Hitit Kralları, yukarıda genel hatlarıyla açıklanmaya çalıştığımız evlilik uygulamalarıyla yayılımcı siyasetlerini devam ettirme, üretimi ve toprağı kendi denetimi altına almak ve kendini olası tehlikelerden korumak amacıyla kızlarını ya da kız kardeşlerini kendilerinden çok yaşlı kişilerle veya köpek diye aşağıladıkları barbarlara eş olarak vermiştir. Her ne kadar bu siyasi evlilik anlaşmalarında Hititli kızların üzerine kuma getirilmemesi şartı konarak meşru eş yapılmaları zorunlu tutulsa da erkeklerin bir cariye sınıfından bir başka kadınla birlikte olma hakkı her zaman vardır.

Tarih boyunca birçok kadın Hitit prenseslerinin kaderini paylaşmıştır. Bu tür evlilikleri Anadolu’da Hititlerin ardılları olan Selçuklu ve Osmanlı toplumlarında da görmek mümkündür. Bu kadınlar, erkeklerin siyasi emellerinin araçları olarak ülke siyasetinin birer yapı taşı olmuşlardır. Ülkenin siyasi geleceğinin sigortası haline getirilen prensesler ne yazık ki kendi geleceklerini tayin etmede söz sahibi olamamışlardır.
Hititlerin çok gelişmiş bir hukuk sistemine sahip olduğu hatta kadın-erkek eşitliğinin gözetildiği, evlilik, boşanma, mülkiyet, veraset ve ceza konularında kadının korunduğu şeklindeki genel olarak kabul görmüş abartılı ifadelere artık daha eleştirel gözle bakmak gerekmektedir. Kendilerine sorulmadan evlendirilen ve yaşam boyu mutsuzluğa mahkûm edilen Hitit kadını, adeta bir mal gibi alınıp satılmıştır.

Ülke yönetiminde zaman zaman kralla eşit konumda olan, bizzat dış politikaya karışan, devletlerarası hu¬kukta sözü geçen, kısaca ülkenin kaderinde de söz sahibi olarak gösterilen güçlü kraliçeler de kızları ile aynı kaderi paylaşmışlardır.
Hitit kadını evlilik, boşanma ve miras gibi sahip olduğu hukuki haklarından dolayı pek çok araştırmacı tarafından göklere çıkartılmaya çalışılsa da, onları aslında birçok sosyal haktan mahrum bırakılmış emeği ve bedeni sömürülmüş kadınlar olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

* Feminist Yazar -Arkeolog

KAYNAKÇA
Alp, S.,
1947 “Hitit Kanunları Hakkında”, DTCF Dergisi, Sayı V, Ankara, s.465-482.
2001 Hititlerin Mektuplaşmaları, Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Y., İstanbul.
2002 Hitit Çağında Anadolu, TÜBİTAK Y., Ankara.
Altındal, A.,
2004 Türkiye’de Kadın, Alfa Y., İstanbul.
Akurgal, E.,
1990 Anadolu Uygarlıkları, NET Turistik Y., İstanbul.
2002 Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak Y., Ankara.
Bhasin, K.,
2003 Ataerkil Sistem “Erkeklerin Dünyasında Yaşamak, (Çev: Ayşe Coşkun), KADAV Y., İstanbul.
Bryce, T.,
2003 Hitit Dünyasında Yaşam ve Toplum, Dost Kitapevi, Ankara.
Brandau, B.-Schickert, H.,
2004 Hititler-Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu, (Çev: Nazife Mertoğlu), Arkadaş Y., Ankara.
Darga, A.M.,
1984 Eski Anadolu’da Kadın, İ.Ü. Edb. Fak. Y. No:2033, İstanbul.
Karauğuz, G.,
2002 Boğazköy ve Ugarit Yazılı Çivi Yazılı Belgelerine Göre Hitit Devletinin Siyasi Anlaşma Metinleri, Çizgi Kitabevi, Konya.
Kınal, F.,
1987 Eski Anadolu Tarihi, TTKB, Ankara.
Memiş, E.,
1994 Hitit Sarayında Kraliçelerin Rolü”, Belleten, LVI/221-223, TTKY. Ankara, s.279-293.
Ünal, A.,
2005 “Eski Anadolu’da Feminizmin Öncülerinden Bir Kraliçe Portresi: Kizzuwatnalı Puduhepa”, İdol Dergisi, Sayı 24, Ankara, s. 5-16.
Yiğit, T.,
1997 “Hitit Kral Ailesi Üyelerinin Siyasal Etkinliği Üzerine”, Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 29, Ankara, s.233-24

BİNNUR ÇELEBİ

KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...