29 Mart 2019 Cuma

Rus Hilal-i Ahmer hemşirelerinden ve Moskova Tıb Fakültesi müdavimîninden Madam "Tatyana Karemeli"nin beyanat ve hatıratı.

BAYBURT'TA ERMENI MEZALIMI ile ilgili görsel sonucu
İlgili resimMühim Bir Vesîka-i Mezalim Bayburd ve İspir kazalarında Türklere fecî zulmler, vahşiyane cinayetler, işidilmemiş işkenceler yapan "Arşak Paşa" çetesi hakkında; Rus Hilal-i Ahmer hemşirelerinden ve Moskova Tıb Fakültesi müdavimîninden Madam "Tatyana Karemeli"nin beyanat ve hatıratı... “Sözlerimde doğruluktan ayrılmayacağım. Bütün milletlere karşı hakîkati söyleyeceğim..." 8 Ağustos sene 1917'de Bayburt'a ulaştım. Bayburt’ta da bir Menzil Piyade Taburu, bir Terek Kazak Süvarî Alayı [Daha çok sert ve acımasız kimselerden oluşan atlı Rus askeri birliği], bir Rus topçu bataryası, bir Rus İstihkâm ve [amele ve fennî adamlardan mürekkep] bu taburun bir de ufak hastahanesi [reviri] ve bir de ahalînin tedavîsine mahsûs Ambulatorya denilen bir Belediye Hastahanesi ve bu Ambulatoryaya bağlı olarak yetîm çocuklar için bir Eytamhane var idi. Ben bu eytamhanenin müdîresi idim. O vakit burada yirmi kadar çocuk vardı. Burada elli iki yatak hazırlanmıştı. Ayrıca Ermenilere mahsûs olarak daha büyük bir Eytamhane Ermeniler tarafından hazırlanmış ve idare olunuyordu. Benim Eytamhanemde takrîben beş-altı Ermeni çocuğu da var idi. Bunlara ders gösterilmiyordu. Yalnız sıhhatlerine, banyolarına, yemeklerine, oyunlarına ve gezintilerine bakıyordum. Çocuklarım beni çok seviyorlardı ben de onları severdim. İstihkâm Derujin [Rus istihkam ve levazım taburu] Taburu bütün malzemeleri veriyordu. Rus İhtilali 27 Şubat 1917'de başlamıştı. Ben Bayburt’a geldiğim vakit orduda ve yollardaki inzibat, eskisi gibi mükemmel idi. Eylül ayı ortasında Bayburt’ta mevki‘ kumandanlığı eden bir Kazak Yasaullı, Eytamhane'nin erzakını, Derujin Taburu kumandanının talebine karşı vermedi. [Yasulli;Yüzbaşı demektir. Esasen adliye memuru olup ihtiyat zabitı yani Yedek subaydır]. Çocuklarım beş-altı gün pek az ekmek parçaları ile iktifaya mecbûr oldular. Bu herîf gayet fena bir adamdır. Ermeni dostudur. Ahalîden hiç birisi sevmez. Şayet Bayburt’tan geçerseniz muhtarlardan sorunuz onlar iyi bilirler. Bir de Belediye Re’îsi vardır, akıllı, zekî bir adamdır. Ayrıca Mîralay rütbesinde bir Rus menzil kumandanı vardı Bu ihtiyar Rus, gayet iyi bir insandır. Kazak olan mevki kumandanı, gayet iyi olan Derujin Taburu amirinin muhtelif taleplerine karşı "Türkler benim düşmanımdır. Ben Ermeni Eytamhanesine erzak vereceğim, çünkü keyfim böyle istiyor" diyordu. Bunun üzerine Derujin Taburu amiri Tiflis’teki Umumi Vali'ye yazı yazdı ve bu herifle birlikte çalışmak istemediğini bildirdi. İcra kılınan tahkikatta o Kazak yüzbaşısının dostu olan dört-beş subaydan başka bütün subaylar Derujin Taburu amirinin yazdıklarının tamamen doğru olduğunu tasdîk ve teyît ettiler. Mevki kumandanı, istediğini yapıyor ve kendi başına, bildiği gibi hareket ediyordu. Bu sebeple menzil kumandanı olan mîralay ona söz geçiremiyordu. Çünkü mevki kumandanı cepheden emir alıyordu. Menzil kumandanı rütbece büyük idi ise de diğeri onun emirlerine itaate mecbûr değildi. 15 Eylül 1917den itibaren çocuklarım için gereken gıda ve saireyi muntazam bir şekilde almağa muvaffak olarak 15 Teşrîn-i Evvelde [Eylülde] ben ticari maddeler ve sair ecza malzemelerini getirmek üzere amirim tarafından Tiflis'e gönderildim. Çocuklarımı gayet terbiyeli, kibar, yüksekokul talebesinden, Alman ırkından bir Rus neferine tevdî ettim. Tiflis’teki bu memûriyete sebep bu sırada Ardase'nin Kuzey batısında bulunan kabak tepelerdeki mevzilerde bulunan [Ruslar kartal yuvası diyorlarmış] Rebinski Alayı'na Türkler taarruz ettiklerinden, bu alaydan pek çok yaralı subay ve nefer gelmekte idi. Bu muharebede Türkler muvaffak olmuşlardı. Esasen bu Rebinski Alayı'nın kumandanı, yaralı subaylar ve askerleri için ilaç, sargı vesaire hazırlanmasını telgrafla Derujin Taburu amirine bildirmişti. Ben, Erzurum-Sarıkamış-Kars-Aleksandrapol yoluyla Tiflis'e gitmeğe karar verdim. Bana verilen büyük bir yol otomobiline binerek hasta bakıcı askerimle ayın on sekizinci akşamı Tiflis'e ulaştım. Tiflis'e doğru hareketimde Erzurum'a varmıştım. O gün Erzurum'da menzil kumandanı karargahında Rus askerlerine tütün göndermek için birisine kenakül [ziyafet,temaşa] vermişlerdi. Ben de burada bulundum. Ertesi gün Derujin İstihkam Taburu Kumandanı olan mühendisimin mektubunu Umûmî Vali'ye verdim. Vali benim istediğim her şeyi vermeleri için icap edenlere emir verdi. Ertesi günü askerlerim bütün ilaçları alarak Bayburt’a hareket etti. Hemşirem Tiflis'e geldiği cihetle Umûmî Vali bana ayın sonuna kadar izin verdi ve keyfiyeti telgrafla mühendisime bildirdi. Teşrîn-i Evvelin otuz birinci günü şimendiferle hareket ettim. Sarıkamış’tan otomobil aldım ve Teşrîn-i Sanî'nin [Ekim'in] ikinci günü akşam Bayburt’a vardım. Ertesi günü mühendise gittim. Tiflis’te neler yaptığımı bir raporla bildirdim. Bana teşekkür etti. Bu sıralarda Türklerle düşmanlığa ara verildiği cihetle Kelkit’teki menzil kumandanı birçok zabit ve askerleri terhîs etti ve kendisi de gitti. 3 Teşrîn-i Sanî'de[Ekim] Kazak Süvari Alayı ile batarya, Kafkasya'ya hareket ettiler. Menzil kıtalaları da Ebi Yesir [?] Alayı ile Erzurum veya Trabzon yoluyla memleketlerine gitmek üzere terhis olundular. Kazak Süvarî Alayı Erzurum ve Batarya Trabzon yoluyla hareket ettiler. Dönüşüm sırasında Sarıkamış’ta birçok alaylar, süvarî ve topçular, derujinler, seyyar hastaelerin gelip geçmekte olduklarını gördüm ve niçin geriye gittiklerini sordum. Onlar, harbin Türklerle sona erdirildiğini söylediler. İntizam mevcut idi. Adeta muharebeye gider gibi muntazam ve silahlarıyla birlikte gidiyorlardı. Ben Erzurum'dan Bayburt’a dönerken birçok askerlere ve Ilıca’daki [ilk çeviride "ilçe" diye okunmuş ]bir obüs bataryasına tesadüf ettim ve numarasını sordum. Birinci batarya olduğunu söylediler. Bu bataryada benim kardeşim Mülazım Viladimir Karameli yaver idi. Kendisi[ni] sordum; "Şu atın üstündeki" dediler. Hemen gittim; birbirimize sarıldık. Bu gün benim için pek mesut oldu. Kardeşimm, "Birlikte gidelim" dedi. Çünkü bütün askerlerin ve hemşîrelerin memleketlerine gitmekte olduklarını söyledi. Hâlbuki ben, vazifem olduğu için Bayburt’a gitmeğe mecbûr olduğumu anlattım ve ayrıldık. Dönüşümde Pırnakapan civarında çok kar vardı. Otomobil kara saplandı, çıkarılamadı. Geceyi pek soğukta otomobil içerisinde geçirmeğe mecbûr oldum. Kürküm ve kaputum da yoktu. Bizim askerler bana kaput verdiler. Ben bu gece pek korktum. Çünkü yalnızdım. Dört Rus askeri içinde idim. Tabii ki bir şey olmadı. Esasen uyuyamadım; gözümü kapayıp korku ile açıyordum. 4 Teşrîn-i Evvel'dı [4 Eylül sene 1917] sarılığa yakalandım. Beş günde iyi oldum. Otomobilde çok sarsılmış ve iyi gıda alamamış idim. Bayburt’taki fena adam olan Yasaulli Kazak yüzbaşısı, takriben yirmi kadar Rus askeriyle kalmıştı. Bu herif pek zengin idi. Kafkasya'da birçok çiftlikler, evler ve saire tedarik etmişti. Çünkü kendisi gayet mürtekip [rüşvetçi] ve hırsız bir adam idi. Bu serveti muharebede kazanmıştı. Bu yüzbaşının ismi Popof'dur. Popof, Grozni, Poti ve Sohum şehirlerinde çiftlikleri ve evleri satın almıştı. Evli idi. Rum olan karısı, Poti'de idi. Kendisi bir Donjuan [Çapkın, zampara, eğlenceye düşkün kimse] idi. Bayburt'ta bir sistra [hemşire] ile vakit geçiriyordu. Kendisinden daha büyük bir kimse olmadığı için her istediğini yapıyordu. Bir gün fakîr kadın ve çocuklar, hastalar, penceresi önüne geldiler ve un (dakik) istediler. Çünkü artık Bayburt'ta ekmek pişmiyordu. Fakat un var idi. Zavallı kadınlar rica ettiler. O, pekiyi dedi, fakat vermedi. Bugün yarın diye zavallı fukara ve hastaları dört gün bu şekilde süründürdü. Sevgilisi hemşire Anna'ya gittim. Bunun da Türk ismi benim Türk ismim gibi Gülizar idi. Türklere hürmeten Rus hemşireleri olan bizler birer Türk ismi takıyorduk. Kocana söyle de bu zavallılara un versin dedim. O zavallı iyi kalpli idi ise de dimağı fakir [Anlayışı kıt] idi. Ağladı ve "Ben vermek istiyorum ama ne yazık ki bu adam vermiyor." dedi. "Kendim bir şey yapamadım çünkü bir levazım reisi değilim." diyerek izhar-ı acz ve teessür etti. [Acziyetini ve üzüntüsünü belirtti] Bir gün bu Anna yanıma geldi ve ağladı. Dedi ki: "Ben bu adamı seviyorum ama yaptığı şeyleri sevmiyorum." Ben dedim ki: "Kendisine söyle, böyle yapmasın! Çünkü Türkler geldiği vakit bu kumandanın yaptıkları Ruslar için utanılacak bir durum olur." Ben Anna'ya dedim ki, Popof'a söyle "Eğer beni seviyorsan böyle yapmazsın; irtikap etmezsin. Şayet yaparsan ben hemen seni terk edip gideceğim." Gitmiş Popof'a böyle söylemiş o da "Bu benim işimdir rica ederim karışma!" demiş. Lakin kendisinden ayrılmaması için Popof ağlamış. Çünkü bu kızı çok seviyormuş. Filhakîka Popof'un karısı iyi bir Rum güzeli imiş ama terbiye-i ictimaiyyesi [görgüsü] noksan imiş. 15 Teşrîn-i Sanî'den [Ekim] itibaren Kafkasya ve Rusya ile posta ve telgraf işlemleri kesildi. Artık ne mektup ne gazete ne de telgraf alıyorduk. Çünkü bu askerler de işlerini bırakıp memleketlerine gitmişlerdi. Bu tarihten sonra kumandan Popof Bayburt ve civarındaki sivil Ermeni ahalîsinden 18-45 yaşında olanları çağırarak kendilerine Bayburt'taki depolardan silah ve cephane dağıttı. ve "Bu topraklar sizindir. Bunları müdafaa‘a ediniz; Türklere vermeyiniz" dedi. Türkler, Ermenilerin bu mükemmel şekilde silahlandırıldıklarını görür görmez korktular ve bizim Rus askerleri, mukaddes silahlarını Türklerin gizli müracaatları üzerine para karşılığında sattılar. Popof, Ermenilere mitralyöz ve havanlarını verdi. [ilk çeviride “hayvanlar” şeklinde yanlış okunmuştur. Doğrusu bir silah çeşidi olan “havan” dır] Bayburt'ta, bir miktar Rus ordusunda talîm ve terbiye görmüş Ermeni askerleri de vardı. Bunlar sivil ahaliyi talime başladılar. Silah atış talimleri yapıyorlardı. Takrîben dört Ermeni subayı da var idi. Kanûn-ı Sanî [Ocak] sene 1918 başında cepheden Ermeni subayları ve askerleri Bayburt’a geldiler. Fakat sivil Ermeniler askerlerden daha çok idi. Bu tarîhlerde sivil iken tensîk olunan[Düzenli asker haline getirilmiş] Ermeni askerleri yüz nefer idi. Çünkü Anna o kadar elbise dağıtmıştı. Bana her şeyi söylüyordu, o hatıra tutmuyordu, ben hatıra defteri yazıyordum. Bu sebeple bana yazdırıyordu. Tensîk [düzenli asker] olunmak istemeyen sivil ve müsellah [Silahlandırılmış] Ermeniler bu hesaba dahil değildir. Miktarları çoktur, fakat adetlerini öğrenemedim. Ermeni askerleri arasında bir miktar Rus neferleri de var idi. Bunlar talim ve terbiye yapıyorlardı. Bundan başka Ruslardan mîralay rütbesinde bir telgraf zabiti ile Gürcülerden bir piyade zabiti de var idi. Ermenilerin teslihi keyfiyetini [Silahlandırılma işini] bu Yasaullı Yüzbaşı Popof yaptı. Ermeniler kendisini çok seviyorlardı, hatta o gezmeğe gittiği vakit sekiz-on Ermeni atlısı ona refakat ve muhafaza ediyorlardı. Bu herif çok rakı içiyordu, her gün her saat sarhoş idi. Bir gün Anna ile birlikte gezinmeye gittik. Yolda nizam karakolu önünden geçtik. Burada ihtiyar bir Rus askeri bizi kapının önüne çağırdı. Söylemek [Konuşmak], nöbetçilere yasaktır. Bizi işaretle çağırdı. Bu zamanda Popof'un yanında ancak beş asker kalmıştı. Zîra Türklerle aramızda harp yoktur diyerek memleketlerine gittiler. "Size gizlice bir şey söyleyeceğim" dedi. Anna ile benden başka kadın da kalmamıştı. Nöbetçi şöyle söyledi: "Burada birçok sivil Türkler mahpustur. Popof her gece bir kaç Ermeni ile buraya gelir, Türklerden para ister, verenleri salıverir; vermeyenleri çizmesiyle, mahmuzuyla, kırbacıyla fena halde tepeler, veremeyen zavallı Türklerin vücutları şişmiş ve çürümüştür. Bunlara pansuman yapmak lazımdır." Pekiyi kalpli olan bu ihtiyar Rus neferinin bu ifadelerinden sonra ben ve Anna gittik sargı ve pamuk aldık. Pek yasak olduğu halde gidip bu bedbahtların yaralarını sardık. Ne yazık ki, bu iyi neferin ismini unuttum. Çünkü kendisini ilk defa görmüştüm. Nefer bu hali kimseye söylememekliğimizi rica etti. Bu melûn Popof zaten Türkleri soyuyordu. Halı, lira ve saireyi zorla dayak ile her türlü işkence ile her yerden ve herkesten topluyordu. Bu halleri Anna görünce pek müteessir oldu. Gece geldi; ağladı, "Artık bu aşkı burada kesmek ve bu heriften ayrılmak lazımdır." dedi. 24 Kanûn-ı Sanî'de [Ocak] İstihkam Derujin Taburunun üç bölüğü, kademesi ve vicdansız sevgilisini terk eden "Anna Gülizar" Bayburt'tan hareket ettiler. Benim muharebede bir zevc gibi sevdiğim ve halen kocam olan Georgi yahut Yura da bu Anna'ya refakat etti. Yalnız benim Eytamhanemle bir bölük derujin istihkam kaldı. Çünkü Yura'yı, istihkâm taburu kumandanı, kademenin sevkine memur etmişti. Bu sebeple biz ayrıldık. İstihkam taburu kumandanı yaverini bıraktı. Bu taburun bütün askerleri Alman, Leh, Yahûdi idi. Çünkü bunlar Türklere iltica ettikleri için cepheden çekilmişlerdi. Yura Adliye memûru olduğu için yüzbaşı yetkisine sahipti. 24 Kanûn-ı Sanî 1917[18] 'den sonra Eytamhanem resmi olarak ilga edildi. Bu tarihte herkes hareket etmiş idi. Bir bölük derujin ile bir kaç asker kalmıştı. [Burada zikredilen tarih 24 Ocak 1918 olması gerekir. Zira aşağıda anlatacağı en son 15-16 şubat olayları 1918 yılının şubat ayında cereyan etmiştir. Bu tarihte Eytamhanedeki vazifesine devam ettiği anlaşılıyor. Kendilerinin de 13 gün sonra gideceğini belirttiğine ve 19 Şubat 1918 tarihinde Bayburt’tan ayrıldığını belirttiğine göre buradaki tarih1917 değil 1918 olması gerekir. Çeviri metninde rakam hatası vardır.] Bizim için gerekli olan hayvanat ve arabalar on üç gün sonra Trabzon'dan avdet edecekti. Bu [eşolon=kademe] ile giden arabacılardan birisi daha sonra bana dedi ki: "Türk veya Kürd olması muhtemel 19 neferlik bir müfreze, bize Zigana dağlarında ateş ettiler. Bunun üzerine kademedeki efradımız da mukabele etmişler. Yollarına devam edemediklerinden Ardase'ye dönmüşler. Bir hayvan gebermiş. Daha sonra Rus subayı Zigana'da bulunan bir Türk subayına müracaat etmiş. Bu subay kademeyi ertesi günü Cevizlik'e kadar götürmüş ve bu sefer çete bir şey yapmamıştır. Bu kademe Daltaban'da [Gümüşhane’nin bir mahallesi] iken 18'inci ve 23'üncü Türkistan alayları da birlikte imişler ve bu alaylar efradı Zigana'da taarruz eden çeteye mukabele eylemişlerdir. Bu tarihte birçok Rumlar yaya olarak hicret etmekte imişler. Hatta bir kısmı Yura'nın arabasına binmek için müracaat etmişlerse de yer olmadığından dolayı almamıştır. Kanûn-ı Sanî'de,'[Ocak ayında] Arşak isminde bir Ermeni, apoletsiz subay elbisesini giymiş olarak üç-dört Ermeni dostu ile Bayburt'a geldi. [Arşak denen bu adam Bayburt’ta katliamı organize eden bir Ermeni çeteci başısıdır. 16 Haziran 1919 tarihinde Doğu Anadolu hudutları haricinde bir Kürt aşiret reisi olan Reşit zade Eyüp Paşaya yazdığı ve Osmanlıya karşı işbirliği teklifinde bulunduğu mektubunda kendisini “Müstakil Ermeni dördüncü fırkası Kumandanı” olarak tanıtmaktadır. Osmanlı Ordusu’nun On beşinci Kolordu Kumandanlığı tarafından ele geçirilen bu mektupta Osmanlı Devletini suçlayarak bu bölgede yaptıkları katliamları itiraf etmektedir. Ayrıca Müslüman olan bu Kürt aşiret reisi Eyüp Paşaya işbirliği teklif ederken bunu yapmazlarsa Allah katında mesul olacaklarını da beyan etmekten geri durmamaktadır.] Bu bayramın birinci günü yılbaşı, kumandan Popof'u ziyarete ve tebrike gittim. Büyük bir masada yemeğe oturduk. Orada Arşak'ı, Popof'un sağında ve arkadaşlarını sofrada gördüm. Arşak'ın arkadaşlarından birisi Harkof Darü'l-fünûnu [Üniversite] talebelerinden genç ve güzel bir Rus idi. Bunun kim olduğunu Anna'dan sordum. O da söyledi. Bu adamla konuşmayı faydalı buldum. Çünkü ben de talebe idim. Odada bahane ile biraz gezindikten sonra hemen bu gencin yanında oturdum ve "Talebe misiniz?" diye konuşmaya başladım. Bu adam bir sivil idi. Rus subayı değildi. Kendisinin Rus olduğu halde niçin buraya geldiğini sordum; kızardı ve bana "Niçin soruyorsunuz? Bu benim işim, çünkü Ermenilerle Ruslar dost bulunuyoruz" dedi ve bana izahat vermekten kaçındı. Gerçi bu adam böyle söylüyorsa da hiç bir Rus Ermenileri katiyen sevmez. Beraber bulunulduğu zaman bittabi böyle söylemek lazım. Sevgilim Yura'nın Trabzon'a hareketinden dört-beş gün sonra Yasaullı Popof, Ermenilerle bozuşarak Erzurum'a hareket etti. Bu dargınlığın sebebi Rus metrûkatından birçok şeyler almasından mütevellit idi. Hâlbuki Ermeniler vermiyordu. Bununla beraber kendisi giderken altı-yedi araba dolusu eşya ve erzak ile gitti. Erzurum civarında Ermeniler bunu mükemmel bir şekilde soyarlar. Hatta parasını ve askerî eşyasını bile alırlar. Erzurum'da Ermenilerin en büyüğüne [en yetkilisine] müracaat ederek parasını kurtarmıştır. Popof'un hareketinden sonra Bayburt'ta hiç bir Rus subayı kalmadı. Yalnız benimle bir kaç asker, kaldık. Sebebi de Derujin Taburu ambarlarında olan giyecek ve techîzatı Ermenilere vermek istemiyorlardı. Bu sebeple bana bunları emanet ederek gittiler. Esasen ben doktor olarak kalmıştım. Bundan başka Bayburt’ta büyük Zemestova yani Belediye Hastahanesi vardı. Tabiatıyla harp olduğu için bu hastahane askerlere bakıyordu. Harp olmadığı zaman Rusya'da bu teşkîlat ahalîye bakar. Bunun için Rusya'da büyük teşkîlat vardır. Memleket hastahanesi de diyebilirsiniz. Bu hastahane takrîben Kanûn-ı Sanî başında Bayburt’tan Trabzon'a hareket etti. Eski tarîhle Şubat'ın –hatırımdan çıkmamış ise– altıncı akşamı Türkler Bayburt'u işgal ettiler. 19 Şubat, yeni tarîh. Ben de bu gece Türklerin şehre girdiğinden sonra yedi araba ile beş-altı Rus askeri ve bir mühendis subayı ile Bayburt'u Türklerin malûmatı altında terk ettim. [19 Şubat 1918 de bu hatıratın yazarı Tatyana Karameli Bayburt’tan ayrıldığını söylüyor. 21 Şubat 1918 tarihi ise Bayburt’un düşman işgalinden tamamen kurtuluşu olduğu için Kurtuluş Bayramı olarak kutlanmaktadır, yani tarihler doğrudur.] Rus işgali sırasında Bayburt'ta Eytamhane Müdürlüğü yapmış olan Rus hemşire Tatyana Karameli hatıratının bu bölümünde Bayburt'ta Çoruh Nehri'nin iki tarafındaki köylere yaptıkları geziler sırasında Rus komutanların himayesindeki Ermeni askerlerin yaptıkları melanetleri anlatmaktadır. Ayrıca Bayburt'un işgalden kurtuluşuna kadar yaşadıklarını ve Ermeni çetelerinin çekilirken yaptıkları katliamları dile getirmektedir. "20 Kanûn-ı Sanî'de (Ocak 1918) Popof, benimle gezmeye gitmek istediğini söyledi. Bende memnuniyetle kabûl ettim. Popof, bu gezintinin bir kaç gün devam edeceğini söyledi. Ben de vazîfemi (geçenlerde Graduk hastahanesi civarında rast geldiğimiz) hemşîre Maryana'ya verdim. Kar münasebetiyle kızakla Konisi köyüne gittik. (Burası bu günkü adıyla Konorsu kasabasıdır. (a.g.y de) “Kotis” şeklinde yanlış okunmuştur. Zira tarif edilen yerde “Kotis” adıyla bir köy yoktur. Tarif edilen yerde ve bir Rus hemşirenin talaffuzuyla “Konisi” diye söylediği bu köy bu günkü Konorsu kasabasından başkası değildir.) Sekiz-on kadar Ermeni süvarîsi vardı. Konisi (Konursu) köyünde muhtar imamın evini bize hazırladı. Yemeğimizi de muhtar temîn etti. Güzel güzel yemekleri getirdiler. Daha sonra ben kendi odama çekildim. Popof'da kendi odasında idi. Gece yarısı sularında bir takım feryat, vah, efgan sesleri ile uyandım. Hemen odamın kapısını açtım. Orada bir Türk genci vardı. "Ne var!" diye sordum. O, benim Popof'un dostu olduğumu zannederek "bir şey yok" dedi. Popof'un odasında olup olmadığını sordum. Onun uyumakta olduğunu söyledi. Bîçare benden korktu. Orada bir Ermeni askeri gördüm. Sordum, "Niçin böyle yapıyorsunuz" dedim. O güldü ve benimle alay etti. Hâlbuki ben iyice biliyordum ki bunları Ermenilerle müşterek olarak Popof yaptırıyordu. Ermeni askerlerine ben Popof'a söyleyeceğim dedim. Onlar "Ah, istersen söyle!" dediler. Hemen Popof'un oda kapısını çaldım. Gecelik elbisesiyle idi. Af diledim ve meseleyi anlattım. O, güya haberi yokmuş gibi Ermeni askerlerine göz kırparak darıldı ve "Yapmayınız!" dedi. Hâlbuki ben odama çekildikten sonra Popof’un Ermenilere ne kadar lira aldıklarını sorduğunu işittim. Ermeniler, Türk evlerini abluka ederek para, eşya, erzak, meyve her ne var ise alıyorlardı. Zavallı kadınları, ihtiyar ve gençleri fena halde dövüyorlardı. Fakat benim yanımda kimseyi öldürmediler. Güzel kız ve kadınların namûslarına da taarruz ettiler. Ertesi sabah diğer bir köye hareket ettik. Ermeniler eşya ve erzak götüremediler. Yalnız lira ve paraları aldılar. Fakat Popof, Ermeni askerleri için köylerden inek, öküz, koyun, keçi, kuzu, bargîr, katır, eşek alıyordu. Görünüşte para ile satın alınmış gibi oluyordu. Halbuki asla parası verilmiyordu. Her köyde Popof, imam ve muhtarı çağırarak böyle tenbîhat veriyordu. Üç köyden böylece geçtikten sonra dördüncü köyde geceyi geçirdik. Popof tekalîf-i harbiyye tarh ediyordu. (Harp vergisi topluyordu.) Bu köylerin cümlesi Çoruh vadisinin tarafeynindedirler. (a.g.y de burası “Çoruh ve Ersinek taraflarındadır” şeklinde yanlış olarak okunmuştur. Doğrusu “Çoruh vadisinin tarafeyninde” olacaktır. Yani bu geziye çıktıkları dört köy Çoruh vadisinin iki tarafındadır. Bu tarife göre de yukarda zikredilen “Konisi” köyü bu günkü Konorsu kasabasıdır.) Konisi köyü, Ulu caddesi (Büyük yol, ana yolu) üzerinde, Bayburt'tan sekiz versta uzaktadır. (Versta bir Rus uzaklık ölçüsü birimidir. Yaklaşık 1060 metre /1,06 km'ye tekabül etmektedir.) İçinde büyücek bir Ermeni kilisesi vardır ki bu şimdi haraptır. (Burada hatıratın yazarı Tatyana Karemeli’nin bahsettiği bu dört köyün isimleriyle özellik ve mesafelerini karıştırdığını düşünüyorum. Zira adını zikrettiği Konisi/Konorsu köyünün Bayburt’a uzaklığı yaklaşık 15 km'dir. İçerisinde kilise de bulunmamaktadır. 8 Versta – yaklaşık 8,5 km uzaklıkta ve içerisinde kilise bulunan köy ise aynı yol üzerindeki Hayık-ı Süfla bu günkü adıyla Dikmetaş köyüdür. Arşiv kayıtlarından da anlaşılacağı gibi bu Hayık-ı Süfla köyünde kilise mevcut idi. Dördüncü köy olarak zikrettiği köy ise Coruh vadisinin iki tarafında bu sıraya göre Konorsu köyünden sonra ya Çoruh Nehri'nin diğer kenarındaki İşbonos, bu günkü adıyla Adabaşı köyü ya da Konorsu ile hudut olan ve yine Çoruh kenarındaki Ağunsos, bu günkü adıyla Çayırözü köyüdür. Konursu'ya yakınlığı dikkate alındığında İşbonos/Adabaşı Köyü olması ihtimali daha kuvvetlidir.) Muharebede topçu ateşi ile harap olmuştur. Bu dördüncü köyde de geceleyin yine aynı mezalim ve fecaati yaptılar. Sabahleyin kalktık. Oda bulunmadığı için o gece ben, bir de Serkis isminde bir Ermeni neferi bir odada yatmıştık. Çay içerken 19 yaşlarında gayet beyaz ve güzel fakat üstü başı yırtık, kirli bir kadın geldi. Zavallı ağlıyordu. Ben "Ne var!" dedim. Popof, "Bunun kocası asker iken esîr olmuş, Palu'da bulunuyordu. Oradan firar etmiş, burada imiş. Kocasını teslîm ederse gitsin. Aksi takdîrde kendisini kollarını bağlayarak Bayburt'a götüreceğim ve kendisini askerlerime orospu olarak vereceğim." demiş. Kadın kocasından haberi olmadığını söyledi. Kendi namûsundan pek korkuyordu. Bana yalvardı. Nihayet hareket ettik. Popof, kadını kızağa aldı. Yolda Ermeniler, "Bu kadın benim!" öteki "Yok benim!" diyorlardı. Yüzü kapalı, yalnız gözleri açıktı. Bir Ermeni, güzel olup olmadığını bana sordu. Kadının yüzüne gizlice baktım. Cidden pek güzel idi. Askere dedim ki "Gözleri güzel, ama yüzü pek çirkin, çiçek bozuğu, murdar ve hastalıklı bir kadın" dedim. Ötekiler tükürdüler. (İğrendiler.) Ayın 23'ünde, (23 Ocak 1918) Bayburt'a gittiğimiz vakit bu kadına dikkat etmesi için Anna'ya tenbih ettim. Sonra Bayburt mahallelerinden birisinin muhtarı akrabası çıktı. Kocasını tuttular ve bu ihtiyar bu kadını evine aldı. Emînim ki bu kadının namûsuna dokunamadılar. Çünkü ben ve Anna muhafaza ettik. Kocası olan o Türk esîrini tekrar Erzurum yoluyla Tiflis'e sevk ettiler. Bu zavallı askeri Maden Hanları'nda yolda öldürmüşlerdir. Çünkü en adî bir bahane bularak Ermeniler Türkleri yollarda öldürüyorlardı. Bedbaht kadın, Ermeniler zorla ırzına geçse kocasının kendisini keseceğini söyleyip ağlıyordu. Henüz Ruslar Bayburt'ta iken Popof'un sevgilisi Anna'nın isim günü idi. Popof büyük bir balo verdi. Bu baloya ben de davetli idim. Gittim. Fevkalade mükemmel yemekler, meyveler ve her şeyler vardı. Ben onlara kendimi Moskova'da zannettiğimi söyledim. Çünkü muharebe yerlerinde bunları bulmak kabil değildir. Gece yarısına kadar yedik, içtik, eğlendik, avdet ettik. Baloya Nikitin isminde bir menzil doktoru davet edilmişti, gelmedi. Bu, şahsen çirkin fakat kalben pek güzel, değerli bir genç idi. Gayet güzel şarkı söylüyordu. Nikitin, Anna'yı fevkalade seviyordu. İhtimal, Popof olmasaydı bu doktor Anna ile evlenecekti. Fakat Anna, Popof'u seviyordu. Ertesi günü Anna bana geldi. Pek kederli idi. Sebebini sordum. Dedi ki: "Doktor acaba niçin gelmedi?" Ben, "Belki hastadır. İhtimal, işi var." dedim. O "Hayır!" diyerek göğsünden bir mektûp çıkardı. Doktor Nikitin yazmıştı ki, "Doğum yıl dönümünüzü tebrik ederim. Memnuniyetle gelmek istiyordum. Fakat, oradaki yemeklerin ve sairenin kırbaçla, dayakla, vahşiyane işkencelerle zavallı fakîr Türklerden cebren, zulmen alındığını bildiğim için gelmedim. Çünkü böyle şeyler beni boğar, boğazımdan geçmez. Bu sebeple beni affediniz." Ne yazık ki biz bu yemeklerden yemiştik. Pek müteessir olduk. Esasen ben biliyordum. İhtilalden sonra Popof'a, subay yerine Havrin isminde bir nefer yaver olmuştu. Bu melûn, Türklere pek çok fenalıklar yaptı ve o balo için zannederim bu neferin büyük gayreti geçmişti. Anna o mektûbu yaktı ve pek müteessir döndü. Filhakika balodan bir-iki gün evvel birçok adamlar getirmişlerdi ki yüzleri gözleri mosmor olmuş, şişirilmiş bî-çarelerdi. Bittabi paraları, neleri var ise alıyorlardı. Zavallı fakîrler, elbette gönül rızasıyla bunları veremezlerdi. Zîra çoluk çocuklarının yegane medar-ı maîşeti idi. Popof, Ermenilere silah dağıttıktan sonra mescit önündeki büyük meydanlıkta Arşak'ı soluna alarak at üzerinde askerler ile birlikte fotoğraf çıkardılar. Popof Anna'nın da fotoğrafta bulunmasını arzû etti. Fakat Annakabûl etmedi. Popof'un hareketinden sonra Arşak, İspir ve Bayburt kazaları meliki ve askerî reisi sıfatını takınarak mezalim icra etmeye başladı. Türklerin paşalara hürmet ve itaatini bildiği cihetle kendisine bir de paşa unvanını tevcîh etmişti. Gitgide kuvvet ve mezalimini artırıyordu. Bereket versin Trabzon yolu Türk yerlileri tarafından kesilmişti. Trabzon'da toplanan Rus kuvvetleri içindeki Kafkasyalı ve yerli gönüllü Ermeniler gelemediler. Evvelce geldilerse de çok az idi. Yollar, Ermeni çeteleri tarafından kesilmişti. Yollardan geçmek mecbûriyetinde kalan bedbaht Türkler kadınlara, çocuklara varıncaya kadar kesiliyordu. İhtilal münasebetiyle Rusya'dan firar eden binlerce Türk esirleri Tiflis'den itibaren yollarda Ermeniler tarafından itlaf ediliyordu. Köyler zaman zaman basılıyor, soyuluyor ve bilhassa gençler imha olunuyordu. Türklere karşı yaptıkları hıyanetten dolayı harbin ilk devirlerinde Rusya'ya hicret eden ve alî cenap Türkler tarafından tehcîr esnasında himaye edilip korunmuş olunan Ermeni erkek, kadın ve kızları hemen umûmuyla yerli yerlerine gelmiş idiler. Bu nankörler, diğer vahşîleri itidal ve sükûnete teşvîk edecekleri yerde bilakis ön ayak olarak diğerleriyle birlikte her türlü mezalime iştirak ediyorlardı. Arşak, Erzincan'daki Antranik'den emir alıyordu. Bu canavarın Erzincan'da yaptığı fecayi‘i Arşak da Bayburt’ta tekrara başladı. Erzak dağıtılacağı her tarafa i‘an olunarak, köylüler Bayburt’ta davet olundular. Ermenilere itimat ve emniyet olunamayacağını pek çok defalar acı sûrette tecrübe etmiş olan Türklerin bir kısım erkekleri her ne vesîle ile olur ise olsun Bayburt'a toplanacak insanların akıbetinin feci olacağını bildikleri cihetle karla kaplı olan sarp dağlara, kayalıklara iltica ettiler ve Türk ordusuna haberler göndererek imdat talep ettiler. Arşak'ın davetnamelerine saf ve masûm köylülerin icabet ve itaatini temîn etmek üzere Bayburt müftüsüne baskı yaparak tezkireler de yazdırılmıştı. Gördüğüm bir tezkirede müftü, 'şayet gelmezseniz hakkınızda pek vahîm olacaktır' diyordu. Arşak'ın, daha doğrusu müftünün davetnamesine icabet eden saf ve zavallı Türk köylülerinden Bayburt'a girenler hemen tevkîf olunarak büyük evlere, hanlara, mağaza ve mahzenlere dolduruldular. Bayburt’taki ahalînin ileri gelenleri daha evvel tevkîf olunmuştu. Hariçteki köylüler, Bayburt'a girenlerin bir daha çıkmadıklarını görünce bir daha gelmediler. Dağlara çekildiler. Onlar da hayatlarını, ırzlarını müdafaa etmek üzere silah tedarikine başladılar. Fakat bulabildilerse de bu da bir müdafaaya kifayet edemezdi. 12 Şubat tarihinde (Yeni tarîhiyle 15/16 Şubat -1918- gece) akşam çocuklarımın yemeklerini yedirdikten sonra evlerine gidenleri gönderdim. Kalanlarını yatırdım. Saat 8.00'den sonra da bir gezinti yaptım. Olağanüstü hiç bir şey yoktu. Ermeni askerleri muntazam şekilde sokaklarda geziyorlardı. Yarım saat promonaddan sonra geri döndüm, yattım. Yanımdaki odada benim için verilen hasta bakıcı ihtiyar nefer vardı. Çünkü Yura gittiği için korkuyordum. Takrîben saat 1.00'den evvel idi. Büyük bir çığlık içinde uyandım. Dışarıda ve benim eytamhanemde bir çok çocuk, kadın ve erkek feryatları işitiyordum. Fena halde korktum. Askerim gelerek kapıya vurdu. Sordum: "Ne var!" dedim. O da fena halde korkmuş ve ağlıyordu. İhtimal ki Türkler Bayburt'a geldiler diye ağlıyordu. Ben hemen paltomu, fotinlerimi giydim, birlikte çıktık. Fena halde korktum. Birlikte ağlıyorduk. Bir de baktım ki benim yetîm çocuklarımdan bir kısmı hançerlenmiş, öldürülmüş. Bir kısmı yaralı olarak kanlar içinde feryat ediyor. Geriye kalanları kapıdan sokağa fırlatılmış, orada kesilmiş. Yatakları karma karışık, kapılar pencereler kırılmış. Sokaklardaki bu feryat, takrîben yirmi dakîka devam etti. Sonra her taraftan tüfenk sesleri başladı. Bu silah sesleri üç-dört saat devam etti. Belki benim için iyi değilse de (yanî vazîfem itibarıyla) yaralı çocuklarıma bakamadım. Çünkü sinirim tutmuştu. Kendimi şaşırmıştım. Sabahleyin Bayburt'u gezdim. Her tarafta sokaklarda birçok Türk çocuk, kadın ve erkek cesetleri gördüm. Cenazeleri mollalar kaldırıyorlardı. Tek-tük Ermenilerin leşleri de var idi. Bu gün Ermeni Eytamhanesini hemen Erzurum'a doğru yola çıkardılar. Ermeniler Bayburt'tan çekilirken 150 kadar Türk çocuğunu cebren toplayarak beraber götürmüşlerdir. Bu bedbaht masûmlardan bir kısmının vahşiyane bir şekilde katledildikleri bilahere yollarda ötede beride bulunan cesetlerden anlaşılmıştır. Ermeniler Bayburt'ta tevkîf ettikleri Türkleri tamamen öldürmüş ve bazı evleri yakmışlardı. Yanık, kavrulmuş cesetler enkaz arasında gözüküyordu. Bu gece Ermeniler, hemen umûmiyetle evlere de girmişler, buldukları erkek, kadın, çocuğu vahşi bir şekilde öldürmüşler, kuyu bulunan evlerde kuyulara atmışlardı. Genç kız ve kadınların namûsuna taarruz ettiklerini Türk ve Ermeni dostlarımdan haber aldım. Bayburt'un bugünkü manzarasını görmek cidden zor ve çok hüzün verici idi. Yalnız kargir (Taş ve betondan yapılmış) bir evde hapsedilmiş yetmiş kadar Türk genci kapının arkasına döşeme taşlarını çıkararak yığmışlar ve bu şekilde canlarını müdafaya kıyam etmişlerdi. Yakılması mümkün olamayan bu evdeki Türk gençlerini imha için Ermeniler pencerelerden bir çok bomba atmışlarsa da bu bombaların patlamasına meydan vermeden içindeki Türkler bombaları dışarıya fırlatmışlar ve Türk askerinin Bayburt'u işgali gecesine kadar hayatlarını korumaya muvaffak olmuşlardır. Orada birçok fotoğraflar aldım. Maatteessüf bu fotoğraflar Moskova'da bulunan kocamın yanında kaldı. Maamafîh müsaid bir fırsatta bu fotoğrafları hatıratımla birlikte neşredeceğim. Bayburt'tan Batum'a kadar seyahatim sizi menfaatdar etmeyeceği cihetle bahsetmeyeceğim. Yalnız şurasını söyleyeyim ki Bayburt'ta sevgilim olan Yura ile Batum'da resmî izdivacımız vukû buldu ve izdivacımızın üçüncü günü Moskova'ya hareket etti. Ben de Batum'da kaldım. Mazlûm Türklere hizmet ve aynı zamanda kendi maîşetimi de temîn eylemek üzere burada bir hasta bakıcı olarak bulunuyorum." BOA. HR. SYS. 2877/1


Bayburt Postası

4 Mart 2019 Pazartesi

KIRIM’IN HIRİSTİYAN TÜRKLERİ: URUMLAR

KIRIM’IN HIRİSTİYAN TÜRKLERİ: URUMLAR


Giriş

Bugün Türk coğrafyasında İslam dinin dışında Musevi Karaylar ve Kırımçaklar, Budist Tuvalar ve Sarı Uygurlar, Hıristiyanlığı benimsemiş Gagauzlar, Tatarlar (Kreşen), Hakas, Saha, Dolgan ve Karagasların da yaşadığı bilinmekle beraber, anılan gayri Müslim Türklerle ilgili bilimsel çalışmalar yürütülse de, Türkiye Türklerinin toplumsal hafıza­sında henüz yeterince yer edememişler­dir. Bunda yüzyıllar boyunca İslam dinin bayraktarlığını yapmış olmanın, kimliği belirleyen unsurun inanç olmasının ve “öteki” konumundaki batılının gözünde her Müslümanın Türk, her Türkün Müs­lüman olduğu yönündeki yanılsamanın etkisi şüphesiz ki önemli bir yere sahip­tir. Oysa ki, son ilahi din olan İslam dini dışında Budizm, Maniheizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık da Türkler arasında ka­bul görmüş inançlar olarak Türk tarihi­nin sayfaları arasında yerini almıştır.

İslamiyet dışında farklı bir inancı benimseyen Türklerin bugüne kadar bi­linmeyen bir kolunu oluşturan Urumlar bugün Ukrayna’nın farklı yerleşim yer­lerinde yaşamaktadırlar. Türkçe konuş­makta, Türkçe soy isimleri taşımakta ve Greklerle inanç dışında hiçbir benzerli­ğimiz yoktur demektedirler.

Bugüne kadar Urumlarla ilgili özel­likle Rus bilim adamlarının yaptığı araş­tırmalar dışında Türk akademik çevre­sinde adına dahi rastlanmayan Urumlar bugün varlıklarını devam ettirme konu­sunda ciddi kaygılar yaşamaktadırlar.

Urumların Tarihi Nerede ve Ne Zaman Başlar?

Bugün Ukrayna’nın Donetsk böl­gesinde, Donetsk merkez dışında, Ma­riopol, Manguş, Staro Kırım, Granitnaya, Starolaspa, Staroignatovka, Mirna, Starobeşevo, Komar, Ulaklı, Bagatiri gibi yerleşim yerlerinde yaşamakta olup resmi kayıtlarda Greko-Tatar olarak ad­landırılan ama Grek-Yunan dili değil de, Urumca adı altında “bizces ayt, bizces laf et” diyerek Türkçe konuşan, kendilerine “Urum” diyen Ortodokslar, Ukrayna dı­şında kuzey Kafkasya, özellikle Pyatigorski (eski adı Beş Tavi Beş Dağ), ve Mozdok’ta yaşamaktadırlar.

Kendileri ile ilgili toplumsal hafıza­larında yer eden ilk tarih 1780, ilk yer­leşim yeri ise Kırım’dır. Bu tarihten ve yerleşim yerinden öncesine ait her hangi bir yazılı veya sözlü bilgiye rastlanma­yan Urum tarihinde bu yıl içinde Os­manlı Devleti’nden koparılan Kırım’da yaşayan tüm Hıristiyanlar Rus Çariçesi II. Katerina tarafından Ukrayna toprak­larına iskân ettirilmek üzere Kırım’dan çıkarılarak yukarıda belirtilen yerlere yerleştirilmişlerdir.

Urumlar için 1780 yılının karşılığı “sürgün” dür. Urumlara göre Hıristiyanları Kırım’dan çıkarılmasının arsında ya­tan gerçek Kırım Hanlığı’nın ekonomik gücünü ellerinde tutan Hıristiyanları Kırım’dan çıkararak Hanlığı ekonomik anlamda çökmeye zorlamaktır. Urumlar arasındaki bu yaygın inanış akademik çevre tarafından da, örneğin Donetsk Devlet Üniversitesi Matematik Profesör­lerinden Stephan Kalayerov ve Urumlar üzerine araştırmaları ile tanınan Aleksander Garkavets tarafından da, doğrulanmaktadır.( Stephan Kalayerov: 08.05. 2002 Donetsk, Aleksander Garkavets: 13.05.2002 Akmescit) Bu bilgiden hare­ketle, Urumların sürgün edilmesinden bir süre sonra Kırım Hanlığı’nın, Rus topraklarına katıldığı da burada zikre­dilmelidir.

Diğer taraftan, Kırım’ı terk etmek durumunda kalan Hıristiyanların tama­mı Urum değildir. Ermeni ve Grekler de Urumlarla birlikte Kırım’dan ayrılmış­lardır. Uzun süren göç sırasında açlık, soğuk ve hastalıktan ölen Hıristiyanla­rın dışında hayatta kalanlardan Ermeniler 5 köy, Grekler ve Urumlar da 22 köy kurmayı başarmışlardır. (Aleksander Garkavets: 13.05.2002 Akmescit)

Kırım’dan çıkarılan Urumların dı­şında, daha sonraki yıllarda 1821-1825 yıllarında Anadolu’nun Trabzon, Gi­resun, Erzurum ve Kars illerinden ve İran’dan Gürcistan’a göç edip daha son­ra 1981-1986 yılları arasında Kırım, Do­netsk ve Dniyepropetrovsk’a yerleşen iki üç bin civarında kendilerine Urum deni­len kişilerin katıldığına dair de bilgiler mevcuttur. Anadolu kökenli bu Urum topluluğunun yeni yerleşim yerlerine Yedikilise, Aşkala, Çolan, Daşbaş gibi Anadolu’daki yerleşim yerlerinin adını vermiş olmaları dikkat çekicidir (Altın- kaynak 2005: 22-23). Bu dikkat çekici durum kadar Anadolu’nun Doğu Kara­deniz ve Kuzey Doğu Anadolu bölgeleri dışında özellikle orta Anadolu merkez olmak üzere Karamanlılar olarak adlan­dırılan Ortodoks Hıristiyan olup Türkçe konuşan Türkçe isimler taşıyan ve yine Urumlar gibi Greklerden farklı oldukla­rını sahip oldukları adet gelenek ve göre­nekleri ile gösteren bir başka Hıristiyan Türk topluluğunun bulunması konuyu daha ilgi çekici hale getirmektedir. Bu noktada Urumlarla Karamanlılar ara­sında bir bağ olup olmadığı da ortaya çıkarılması gereken bir diğer önemli ko­nudur. Bu noktada, 1821-1825 tarihleri arasında Anadolu’dan Kafkasya’ya geçen Urumların varlığının ötesinde yüzyıllar öncesinde 13. yy.’da Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus ile Kardeşi II. Kılıçaslan arasındaki taht kavgası İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması onu ta­kip eden binlerce askerinin aileleri ile birlikte Bizans tarafından Balkanlara iskan edilmesi, içlerinden oğulları dahil olmak üzere, bazılarının Hıristiyanlığı kabul etmesi bunun dışında Bizans ordu­sunda görev almaları, daha sonra İzzeddin Keykavus’un hapsedilmesi ile Berke Hanı’ın olaya müdahale ederek İzzeddin Keykavus’u Kırım’a maiyetindeki bir çok askeri ile götürmesi gerçeklerinin de göz önünde bulundurulması önemli katkılar sağlayacaktır (Anzerlioğlu: 2003)1.

Urumlar arasında saygın bir yeri olan ve Urum tarihi üzerine araştır­malar yapan akademisyen Valeri Kior, Urumlar kimlerdir sorusuna uzun yıl­lar cevap aramış ve sonunda şu sonuca varmıştır: Urumlar, yüzyıllar boyunca Türklerin hâkim olduğu Deşt-i Kıpçak sahasında yaşamışlar ve halen de ya­şamaktadırlar. Dil olarak hem güney hem de kuzey Türkçesinin özellikle­rini taşımakta olup, adet, gelenek ve görenek olarak Greklerden farklı olup Türklere benzemektedirler ve Urumlar Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımı­dırlar (Valeri Kior:10.05.2002 Staro Kı­rım) Kior’un da altını çizdiği gibi Deşt-i Kıpçak sahası yüzyıllar boyunca Türk göçlerine sahne olmuş ve Bulgar, Hazar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin ya­şam alanı olmuştur. Türkler bu coğraf­yaya ulaştıklarında ise Roma Katolik ve Bizans Ortodoks kiliselerinin misyon faaliyetleri ile karşılaşmışlar ve bu faa­liyetler sonucunda Hıristiyanlığın hem Katolik hem de Ortodoksluk mezhepleri Türkler tarafından kabul edilmiştir2. Bu bağlamda, bugün Ukrayna’da farklı şe­hirlerdeki müzelerde sergilenen Kuman-Kıpçaklara ait mezar taşlarına bakıldı­ğında istisnasız bütün taşlar üzerindeki insan figürlerinin elinde dikdörtgen bir nesne tuttuğu dikkati çekmektedir. Bu nesnenin bir kap mı yoksa bir kitap mı olduğu ile ilgili müze yetkililerinin yap­tığı açıklamada bunun İncil olduğu yö­nünde hâkim bir görüşün bulunduğuna vurgu yaptığını burada belirtmek gerekmektedir (11.05.2002 Mariopol müzesi, 13.05.2002 Donetsk Müzesi).

Bugün müzelerde sergilenen Kuman-Kıpçak mezar taşlarının dışında Grek harfleri ile yazılan Urumlara ait ol­duğu söylenen Türkçe Mariopol yazmala­rının izine ne yazık ki ulaşmak mümkün olamamıştır. Bu yazmalara ulaşıldığı takdirde Hıristiyan Türklerin bir kolunu oluşturan Urumların 18.yüzyıl öncesi ta­rihi de aydınlığa kavuşacaktır.

Her ne kadar şu an için tarihi öne­mi olan bu yazmalara ulaşılamadıysa da, 2002 yılında Ukrayna’nın farklı yer­lerinde yaşamakta olan Urumlara ulaş­mayı başarmak Urum tarihi alanında yapılacak çalışmalar için bir katkı sağla­mıştır denilebilir.

Urumlarda Dil, Gelenek ve Gö­renek

Yüzyıllarca Rusça’nın egemen oldu­ğu bir ortamda yaşamanın etkisi bugün günlük yaşamda ve özellikle de Urum gençleri üzerinde etkisini gösterse de, kendi aralarında konuşmalarını Urumca dedikleri Türk dili ile yapıyor olmaları, Rusça konuşanları “bizces ayt” şeklin­de uyararak kendi dillerini kullanma konusunda uyarmaları oldukça dikkat çekicidir. Kendileri dışında konuştuk­ları dile batı literatüründe verilen isim ise Greko-Tatar dilidir (Podolsky 1985). Urumlar bu isimlendirmeyi kullansalar da Greko isminin kendilerini nitelendir­mediğini Greklerle bir ilgilerinin olma­dığını vurgulayarak “Biz Helen değiliz, Greko Tatarız. Helen başka Greko-Tatar başka” demektedirler. Ancak, bu isim­lendirmeler karşısında Urum yaşlıları kendilerini Urum olarak adlandırmak­tadırlar. Bizces dedikleri Urumcanın genç kuşak tarafından unutulacağı en­dişesi ise Urumları bu konuda tedirgin etmektedir. Bu tedirginlik sonucudur ki Eski Kırım’da (Staro Kırım) Valeri Kior (Kör) Urum gençlerine Krill alfabesi ile kendi dillerini öğretmeye çalışmaktadır. Bunun dışında, Kior’un Krill alfabesi ile gerçekleştirmeye çalıştığı dil öğretimi dı­şında Donetsk’e bağlı başka bir yerleşim biriminde daha ilgi çekici bir uygulama dikkatleri çekmektedir.

Urumların Karan adını verdikleri yerleşim yerinde emekli bir kütüphane­ci olan Dora Vasilevna Famiçova, Urum gençlerine kendi çabalarıyla kültürleri­ni ve dillerini çalışma hayatı süresince öğretmeye çalışmıştır. Karan kütüp­hanesinde bir köşede Urum kültürünü yansıtan etnografik malzemelerin ser­gilenmesi onlar için gerçekten büyük önem taşımaktadır. Bunun dışında kül­türün aktarımında en önemli araç konumundaki dilin Urum gençlerine nasıl öğretileceği konusunda da Famiçova’nın Urum diline en uygun alfabeyi bulma konusunda özenli bir araştırma yaptığı dikkati çekmektedir. Bu araştırmasının sonunda ise Famiçova şu sonuca varmış­tır: Türkiye’de kullanılan alfabe Urum diline en uygun alfabedir. Bu tespiti son­rası Urum dilini Türk alfabesine uyarla­yarak gençlere kendi dillerini öğretmiş­tir. 2002 yılında kendisi ile yapılan mü­lakatta maddi imkansızlıklardan dolayı bu faaliyetlerine devam edemediklerine vurgu yapmıştır (Dora Vasilevna Famiçova : 09.05.2002 Donetsk-Karan)

Yüzyıllarca Rusçanın hakimiyeti altında dillerini korumayı başaran ve gençlerin kendi dillerini unutmamaları için çaba sarf eden Urumların bugün sa­dece Rusça’ya karşı değil bunun yanında Yunan hakimiyeti ve Yunanca’ya karşı da varlık mücadelesi verdiği söylenebi­lir.

1990 yılında Yunan hükümeti des­teği ile Donetsk’de Grek federasyonu adıyla kurulan organizasyonun amacı Ukrayna’da yaşamakta olan tüm Grekleri ve Urumları aynı kökten geldikleri tezi doğrultusunda birbirlerine yaklaş­tırmaktır. Ancak, federasyonun başkan­lığını yapan Feodor İstanbulçi’nin be­lirttiğine göre bu hedefe ulaşılamamış, hatta ciddi gerginlikler yaşanmıştır. Gerginliğin sebeplerini açıklamak iste­meyen İstanbulçi’nin aksine Urumlar Grek federasyonundaki sorunlarla ilgili olarak yaptıkları açıklamalarda Greklerin kendilerini Grekçe konuşmadıkları için dışladıklarına vurgu yapmışlardır. Bunun dışında federasyon Urumlara, Helen soyundan geldiklerini kabul et­tirmeye çalışmıştır. Urumların Grekçe bilmemeleri ve Türkçe’den hiçbir farkı olmayan Urumca dedikleri dili konuş­maları ile ilgili olarak ise ‘Türk idaresi­nin baskısı’nı sebep göstermişlerdir. Fe­derasyon yine bu propaganda faaliyetleri bağlamında Urumların ‘asıl dilleri olan Grekçeyi’ öğrenmeleri için Urum gençle­rini Yunanistan’a göndermekte bunun da ötesinde Yunan vatandaşlığına geçmele­rini sağlamaktadır. Ancak, Yunanistan’a giden Urum gençlerinin Yunan toplumu tarafından nasıl karşılandığı sorusunun cevabı ise oldukça anlamlıdır. Bu konu­da Staroignatovka’da yaşamakta olan Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız’ın açıklamaları doğrultusunda Yunan toplumunun Yu­nanca konuşmayan Urumları kabullen­medikleri ve dışladıkları açıkça söylene­bilir (Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova, Evdokia Tırnaksız: 09.05.2002 Staroignatovka)

Grek Federasyonunun Urumları Helen soyundan geldikleri, asıl dillerini Türk baskısı ile kaybettikleri gibi asıl­sız propagandalarla Greklerle bir ara­ya getirme çabaları Grekçe konuşmayı reddeden, kendilerinin Helen soyundan gelmediğini belirten Urumları harekete geçirmiş ve federasyon karşıtlığı ortaya bir Urum federasyonu fikrinin çıkmasını sağlamıştır. Bu tür bir girişimin ilk adı­mını ise Birlik isminde çıkardıkları ga­zete oluşturmuştur denilebilir. Bu gaze­te dışında Urumlar arasında tanınan bir akademisyen olan Valeri Kior’un ve ünlü bir Urum güreşçisi ve aynı zamanda şa­iri olan Viktor Borata’nın Krill alfabesi ile yazdıkları Urumca eserlerin Urumlar tarafından takip edildiği söylenebilir.

Grek Federasyonunun faaliyetleri karşısında harekete geçerek Birlik ismi ile çıkardıkları gazete ile seslerini du­yurmaya çalışan, kendi isimlendirmele­ri ile Urumca dedikleri dili Türkiye’den gelen bir araştırmacının nasıl konuşa­bildiğini “Urumcayı nerden biliyorsun” diyerek bazı yaşlı Urumların anlamaya çalışmaları, buna cevap olarak yine ken­di toplumunun üyeleri arasından bir çok kişinin Urumca’nın Türkçe’den farklı bir dil olmadığı açıklaması yapmaları da oldukça dikkat çekici bir durum olmuş­tur. Türkiye’deki Türklerle Urumların aynı dili konuşmalarının, bunun ötesin­de onları Greklerden ayıran ve Türklere benzeten adet gelenek ve göreneklerinin sebeplerini araştıran Valeri Kior’un bu sorulara cevabı daha önce de belirtildi­ği gibi oldukça nettir: Urumlar bugün olduğu gibi geçmişte de Deşt-i Kıpçak’ta yaşamıştı ve onlar Kıpçak-Oğuz Türk­lerinin bir karışımı idi kısacası onlar Türk’tü (Valeri Kior: 10.05.2002 Staro Kırım)

Urumlarda Adet, Gelenek Göre­nek

Yukarıda belirtildiği gibi Urumları Greklerden ayıran dilleri kadar taşı­dıkları soy isimleri, sahip oldukları adet gelenek ve görenekleri de farklılıklar göstermekteydi. Onlar Ortodoks Hıristiyanlardı ama soy isimleri Arabacı, Yağmurci, Nalça, Karasakal, Kör(Kior) Karamanıts, Hırım-girey, Kumanets, Kürpe, Kotlubey,Begim, Beyata, Oguzov, Sultanbey, Temirbek, Tatar, Tarhan, gibi Türkçe idi (Valeri Kior:10.05.2002 Staro Kırım, Altınkaynak 2005: 22) Bunun da ötesinde dilleri ve soy isimleri Türkçe olan Urumları Greklerden ayıran adet­leri, gelenek görenekleri nelerdi?

Urumların Greklerden farklı oldu­ğunu vurgulayarak sözlerine başlayan Starokırım’da yaşayan Feodora Mihaeliç, neden farklı olduklarını kültürlerin önemli birer parçası olan düğün, doğum ve ölüm olaylarının Urumlarda nasıl ol­duğunu anlatarak açıklamaya çalışmış­tır.

Mihaeliç’in anlattıklarına bakılır­sa bir Urum düğünü şöyle olmaktadır: Düğünün ilk gününde iki at süslenir. Süslenen bu iki at ile gelin evine gidi­lir. Hristiyanlıkta olan vaftiz annelik kavramı Urumlarda da bulunmaktadır ve gelinin evine gidilirken vaftiz annesi gelinin temizliğini simgeleyen kırmızı bir bayrakla en önde gider ve gelin evine ulaşıldığında geline damat ile paylaşaca­ğı yastığı satar. Düğünün ikinci günü ise köy meydanında oluşturulan bir çember içinde dünürler davul, klarnet ve kemençe eşliğinde karşılıklı oyunlar oynayarak eğlenirler. Bu her iki ailenin de birbirle­rine karşı gösterdikleri saygının bir ge­reği olarak değerlendirilmektedir. Düğü­nün üçüncü ve son gününde ise gelinin çeyizi anne evinden alınır, çalınan gelin havası ile gelin ağlatılır ve sonrasında (K)Haytarma, Yarım (H)ava, Ağır Hava, Ağırlama gibi oyunlarının oynandığı eğ­lencelerle düğün sona erer.

Gerçekleşen evlilik sonrası çiftin bir çocuğu olduğunda her şeyden önce aile kendilerine göz aydınına gelen misafir­lere göz aydını sofrası hazırlar. Bebeği kötü ruhlara karşı korumak için yatağı­na haç konulması gerekir. Bebeğin, yada Urumların ifadesiyle balanın kırklan­ması da gerekir. Yeni bir bebek dünyaya getiren anne loğusadır ve bastığı yerde ot bitmeyeceği inancından hareketle 40 gün boyunca dışarı çıkmaması gerekir. 40. Gün yıkandıktan sonra kiliseye gidip dua etmesi gerekmektedir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).

Urumların yeni dünyaya gelen be­bek veya tüm bireyler için geçerli olabi­lecek bir inançları vardır. Nazar değme­si, bazı insanların her hangi bir başka insana gözünün değmesidir. Esneme ve baş ağrısı ile ortaya çıkan nazar değme­si için Incil’den dua okunması gerekir. Ancak, bu duayı herkes okuyamamaktadır. Mihaeliç, kendi ailesinde nazara karşı dua okumayı kızı Ludmila’nın ya­pabildiğini, bunun Ludmila’ya elini sü­rüp sırtını sıvazlayan büyükannesinden geçtiğini belirtmiştir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).

Doğup büyüyen ve kendi akranları ile oyun oynayabilecek yaşa gelen Urum çocukları hangi oyunları oynar dendiğin­de cevap hiç de yabancı gelmeyecektir: aşık oyunu, dip düştü, çaka oyunu ve çelik çomak Urum çocuklarının oyunla­rıdır. Dinledikleri masallar ve hikayeler ise Aşık Garip, Köroğlu, Arzu ile Kanber, Tahir ile Zühre gibi Anadolu Türkünün dinledikleri ile aynıdır.

Bir Urum evinde hangi yemekler pi­şer denilirse de: Kavurma sızık adıyla bi­linir, ayran Urum sofrasında aryan’dır, kaymak-haymah olarak Urum sofrasın­da yerini alırken pekmez-bekmez, yoğurt- süzme yoğurt olarak bilinmekte bunun dışında köbete ve kolbası da Urum sof­rasının vazgeçilmezleri arasındadır (Fe­odora Mihaeliç Staro-Kırım: 10.05.2002). Evde kullanılan gereçler ise balta, tokaç, sandık, bardak, sofra, dügeç, kürek, gömlek, yüzbezi, fırın, güzgü’dür (Valeri Kior: 10.05.2002 Staro Kırım, Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım, Altın- kaynak 2005: 28).

Doğum kadar hayatın bir gerçeği olan ölüm karşısında Urumların sahip olduğu inançlar ve uygulamalara ba­kıldığında ise şunlar görülür: hayatını kaybeden bir Urum, toprağa verilmeden önce evinde bir gece yatmalıdır. Yattığı odada mum yakılması gerekir. Ölen ki­şinin çenesinin, ayaklarının bağlanması gerekir, ayrıca, karnının üzerine bir mık­natıs konulmalı eline de bir haç verilme­lidir. Eğer evde beslenen kedi, köpek gibi evcil hayvan varsa onların da kapalı bir mekanda tutulmaları gerekir. Evdeki tüm aynaların üzeri örtülmelidir. Erte­si gün defin merasiminden sonra önemli olan günler 8. Ve 40. Günlerdir. Bu süre zarfında ölen kişinin yasını tutanların traş olmamaları gerekmektedir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).

Evlilik, doğum ve ölüm gibi haya­tın önemli dönüm noktalarında sahip oldukları adet ve gelenek görenekleri ya­şatmaya çalışmış olan Urumların dilleri kadar bugüne kadar sahip oldukları tüm bu değerleri de kaybetme kaygısı ya­şadıklarının belirtmek gerekmektedir. Çünkü, gençlerin düğün töreninde yada doğumda ve ölümde eski Urum adetle­rini bir kenara bırakmaya başlamala­rı, yüzyıllarca dilleri ve sahip oldukları gelenek ve göreneklerinin yaşaması için varlık mücadelesi veren Urum büyükle­rini endişelendirmektedir.

Sonuçta, Urum gençleri Helen so­yundan gelmeyip Urumca dedikleri Türkçe ile aynı dili konuştuklarını, din dışında Greklerden farklı olup Türk adet gelenek ve göreneklerinden farkı olma­yan bir yaşam tarzı sürdürdüklerini, ni­hayetinde Deşt-i Kıpçak sahasının tarihi derinliklerinin görülmeye başlanması ve Urum akademisyenlerin çalışmaları ile ortaya çıkan bilgilere dayanarak Türk olduklarını unutmamaları gerekmek­tedir.

Sonuç

Türk coğrafyasındaki geniş hoşgörü anlayışının sağladığı ortamda Budizm, Maniheizm, Musevilik yada Hıristiyan­lık gibi farklı inançlara mensup ama aynı soydan gelen çeşitli Türk boylarının var olduğu bilinmekle birlikte çok fazla üzerinde durulan bir alan olmamıştır. Oysa Türk tarihinin derinlemesine in­celenmesi ve bu inanç yelpazesinin par­çasını oluşturan tüm Türk boylarının ve sahip oldukları inançlarının esaslarının ortaya çıkarılması ve toplumsal hafızamız­da yer edinmesi gerekmektedir. Bundan hareketle, dilleri, taşıdıkları soy isimleri ve adet, gelenek ve görenekleri ile Grek­lerden farklı olduklarını, son dönem itibariyle de açıkça Türk olduklarını, Karadeniz’in kuzeyinden Türkiye Türk­lerine duyurmaya çalışan Urumların bu seslenişine cevap verilmeli ve tarihi, sos­yolojik, etnografik ve dil alanında yapı­lacak disiplinlerarası çalışmalarla Urum tarihine katkıda bulunulmalıdır.

Doç. Dr. Yonca ANZERLİOĞLU
Hacettepe Üniv. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi, yonca@hacettepe.edu.tr
Kaynak: Milli Folklor Dergisi, 2009 Yıl: 21 Sayı: 84

Dipnotlar:
Karamanlılar ve yine Karamanlı-Urum ilişkisi ile ilgili olarak bkz. Yonca Anzerlioğlu, Ka­ramanlı Ortodoks Türkler, Ankara, 2003; Yonca Anzerlioğlu “Karamanlılar, Gagauzlar ve Urumlar Arasında Tarihi ve Sosyo-Kültürel Bağlar Var mıdır ?”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu, An­kara Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri Bölümü, 8-­10 Mayıs 2002.
Dest-i Kıpcak sahasında misyonerlik faali­yetleri hakkında detaylı bilgi icin bkz.: Peter Gol­den, “Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eu­rasia”, Central Asiatic Journal, no.42, 1998; Istvan Vasary,“ Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”, Central Asia­tic Journal,vol.32, no. 3-4, 1988; Gyula Moravcsik, “ Byzantinische Mission im Kraise der Turkvolker an derNordkuste des Schwarzen Meeres”, Proceedingss of the 13th International Congress of ByzantineStu- dies, Oxford, 5-10September 1966, ed. J.M. Hussey, D. Obelensky and S. Runciman, Oxford Un.Press, London, 1977; Anzerlioğlu, a.g.e.

21 Ocak 2019 Pazartesi

SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ !!

ERMENI KATLIAMLARI KARS ULU CAMİİ ile ilgili görsel sonucu
ERMENI KATLIAMLARI KARS ULU CAMİİ ile ilgili görsel sonucu

Günümüzde Avrupa ve Amerika üniversitelerindeki Ermeni araştırmacılar, kesin olarak kabul ettikleri “Ermeni soykırımı”nı dünya kamuoyuna da kabul ettirmeye gayret etmektedirler. Tarihi gerçekler ve belgeler göz ardı edilerek yapılan bu siyasi propaganda faaliyetleri yeni başlamış değildir. Geçen yüzyılın devam eden olayları içerisinde uzun bir süreç bu yaklaşımı doğurmuştur. İşin ilginç tarafı, Avrupa ve Amerika kamuoyu da bu yönlendirmelerle ve siyasi gerekçelerle Ermeni iddialarını bugün kabul eder duruma gelmiştir.Ermeni seviciler bunları ırk ayrımı olarak görse de kusura bakmasınlar ben de elbette haklarında olumlu düşünemem .Öte taraftan soykırım iddialarının yürütücüsü konumundaki Ermeni Diasporası Türkiye’nin mahkûm edilmesi ile yetinmiyor, aynı zamanda soykırıma inanmayanların yargılanması yolunu da birçok ülkede açmış bulunuyor. Diaspora Ermenileri, Ermeni soykırımını inkâr etmenin bir insanlık suçu olduğunu birçok ülkenin mevzuatında yasal bir düzenleme haline getirmeyi başarmış, ancak bu büyük hata uluslararası mahkemeler tarafından önlenmiştir.Fransız yazar Benard, "Kesin olan şu ki Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur. Bu kesin bir gerçek. Türkiye soykırım yapmamıştır." demiştir.İngiltere,Fransa,Rusya neden arşivlerini açamıyor.Benim ülkem bütün Arsiverini açmış durumda ,merak edenler gitsin baksın .(Arşiv Belgeleriyle Ermeni faaliyetleri 1914-1918 (cilt I-VIII)Türklerin Ermenileri katlettiğine yönelik hiçbir belgenin olmadığını vurgulayan Benard, Eğitim Bakanlığına bağlı ortaokul ve lise seviyesindeki okullarda tarih derslerinde öğrencilere 1915 olaylarının anlatıldığını ancak Türkiye'nin soykırım yapmadığını savunan görüşlerin öğrencilere aktarılmadığını belirterek bunun doğru olmadığını söyledi.

Benard, uluslararası toplumun Türklerin savunduğu görüşü kabul etmesi için Ermeni hükümetinin arşivlerini açması gerektiğine işaret ederek "Ermeni hükümeti arşivlerini açmıyorsa doğruyu söylemiyor demektir." dedi.
“Her sene olduğu gibi bu sene de, batıdaki Ermeni diasporası ve onlara yakın güçler çeşitli törenler ve etkinlikler vesilesiyle Türkiye’ye iftiralar atmaya çalıştı. Ermeni diasporasının ve Ermeni lobisinin 1915 olaylarını çarpıtıp dünyaya bu olayları bir “soykırım” gibi servis etme gayreti senelerdir devam ediyor.

İtiraf etmek gerekir ki, Ermeni lobisi bu işte gözeçarpacak bir mesafe kat etmiş, bazı batılı tarihçileri, bilim adamlarını, yazarları ve siyasileri kandırarak ya da satın alarak kendi saflarına çekmiş, Türkiye aleyhine kullanmaktadır. Bundan önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi, Ermeniler çoğu zaman bu tutumundan dolayı küresel güçler tarafından Türkiye’ye karşı kullanıldı. Maalesef, Türkiye’de de az da olsa, “soykırım vardır” diyen insanlara rast gelmek mümkün. Bu insanların çoğu büyük ihtimal 1915 olaylarına ilişkin ne arşivlerde bir çalışma yaptı ne de bu konuyla alakalı kitap okudu.(Azerbaycan merkezli haber ağı the Great Middle East (Büyük Orta Doğu)’nun Genel Yayın Yönetmeni Ali Hacızade,)

Efsaneye göre Ermeniler ,Hayk isimli bir atadan türediler.Hayk vaktiyle Ağrı dağına inmiş,bazı bölgelere yerleşmiştir.Ne kadar tanıdık bir efsane değil mi ?Nuh Tufanının aynısı ,fakat bağımsız kaynaklara göre Ermeniler ,bölgeye sonradan gelmişlerdir.Ancak kendileri bu efsaneye inanmayı tercih ederler çünkü Türkiye'nin doğusu Ermenistan hayalleri buna dayanak olmalıydı.Üstelik bu efsane onlara haklılık payı kazandırmalı nasıl mı ?Türkler istilacı diyebilmeliydiler.Biz yerlisiydik,Türkler bizi yerimizden etti safsatasını savunmalıydılar.Bilimsel gerçekler ise Ermenilerin Hint-Avrupa kökenli bir ırk olduğunu göstermektedir.Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar” olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş olduğu bir isimdir. Çünkü çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, daha M.Ö. 3. Binyıldan itibaren[1], onların yerleştiği Doğu Anadolu Bölgesine “Armanu” veya “Armenia” denilmekte idi. Başka bir tabirle, Ermenilerin gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de, Doğu Anadolu Bölgesi, “Armenia” adıyla anılıyordu. İşte Pers Kralı, hâkimiyeti altında bulunan ve muhtemelen batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia Bölgesinde oturanlar” anlamına gelen “Ermeniler” ismini vermişti. Şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9.-6. yüzyıllar arası) ataları olarak göstermeye ve dolayısıyla bölgenin gerçek sahibi olduklarını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, yapılan filolojik tetkikler, Ermenilerin kullandığı dilin, Hint-Avrupa kökenli dillerden olduğunu, açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. Binyılda Doğu Anadolu’nun hemen hemen tamamı ile Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünde oturan ve bilim adamları tarafından Proto-Türkler oldukları ileri sürülen Huri kavminin diliyle akraba olup, Asya kökenli dillerdendir. O halde, Ermenilerin böyle bir iddiada bulunmaları, tamamıyla yersiz ve yanlıştır. Çünkü filolojik açıdan, böyle bir görüşün haklılığına asla imkan yoktur[2]. Eğer Urartulara mutlaka bir akraba aranıyorsa, Filolojik açıdan, bu akrabalığa en layık olanlar Türklerdir.Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. 8. yüzyılda vuku bulan Trak göçleri neticesinde Anadolu’ya geldikten ve yaklaşık iki asır orda burada yaşadıktan sonra, Urartu Devletinin yıkılmasını fırsat bilerek, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, Van Gölü ve civarındaki topraklara, Pers Kralının egemenliğini kabul etmek ve ona vergi ödemek şartıyla yerleşebilmişlerdir. (3)
Laventi Barsegyan,sözde soykırım müze müdürü;Ermeni ve Türklerin aynı ırktan olmadığı ,antropologlar araştırmışlar ve Ermenilerin kafatasının küresel Türklerin ise uzun olduğunu saptamışlardır.Ermeni tarihçiler kökenlerini mitolojik verilere dayalı açıklarlar.Urartularla hayali bir bağ kurulmaya çalışılsada tamamen tahmindir.
Roma ile Persler arasında kalma mücadelesi verirken 1918-1920 yılları arası bir bağımsızlık varlığı gözüksede Osmanlı döneminde asla bağımsız olmadılar. Roma, Pers, Emevi, Bizans, Selçuklular, İlhanlılar,Akkoyunlular ve Osmanlı imp.yönetiminde yaşadılar.Birinci sınıf olarak yaşadıkları dönem Osmanlı dönemidir.Bizans döneminde bile patikhaneleri olmamıştır.Hristiyanlığı ilk tanıyanlardır.İlk papazları da Kirkodur,mensuplarıda gregoryan denilmiştir.Sürekli devlet kurma çabasında oldular ve sürekli bağlı oldukları devletlere ihanet ettiler.Huzurlarının bozulmasını Türklere bağlasarda ,onları sürgün eden dindaşları Bizanslılardı.Kırkbin Ermeni Malatya ,Kayseri yörelerine techir edildi (ALİ SEVİM)Bir kısım Ermenilerde Bursa'ya yerleştırıldı (HALİL İNALCIK)
Moğollar ile Selçuklular arasında Kösedağ savaşı (1243)Ermenilerin tam aradığı fırsat olmustu.Moğol idaresine geçerek Selçuklulara ihanet etiler.II.Gıyasettin Keyhüsrev'in eşi ve çocuklarını ,moğollara teslim etmişlerdir.Osmanlı döneminde Kütahya'da ilk dini merkezlerini kurdular.Tarihlerinde ilk kez dini özgürlükleri  Osmanlı sayesınde olmuştur.Türklerle aynı mahallelerde yaşadıkları için kültür alışverişleri olmuştur.19 yy.Helmut isimli bır seyyah hrıstıyanlaşmış Türkler bile demiştir.Kim güçlüyse ondan yana olmuş ,ıdaresınde bulunduğu devletlere hep ihanet içinde yaşamışlardır.
Kirkor Agabaloğlu (Türk -protestan-Ermeni dini lideri);Kendilerinin sürekli baskı altında olduklarını ,Osmanlıların buna hak vrmediğini ,onlar için birsey yapmadığını söyleyebilecek kadar yüzsüzleşmiştir.Sormalıyız kı ;5 Bakan,22 paşa,42 yüksek dereceli memur ,askerlikten muaf (Türkler vatan için savaşırken ,bunlar ticaret yaptılar,maddi güclerini fazlasıyla kazandılar .Bunları koruyan Türklere ihanetin alasını yaptılar)7 büyükelçi,11 konsolos,12 muderrıs,8 doktor ve nıcelerı ıcımızde beslenıp yedıklerı kaba .....Osmanlı tebası Ermenler idi.Türkçe konuşuyorlar ve ibadetlerini bile Türkçe yapıyorlardı.Petro'nun hayalı sıcak denızler ve İngiltere ile Avrupa'dan güçlü olma hayali İskenderun körfezi ve Irak'da Basra körfezine inilmesi için  ERZURUM'UN alınması gerekiyordu.ERzurum ,Osmanl'nın doğudaki kalesiydi.Petronuntruva atlarına ihtiyacı vardı ,misyonerler gibi.Kapıtulasyonların Fransızlara verilmesi ile misyonerlik çalışmalarına başlandı.200 yılı aşkın katolık ermeniler yaratıldı ta ki ABD 'nin 1850 protestanları yaratmasına kadar.
Papkin Anoushıan(New Jersey Ermeniler ruhani lideri)Un bitti,din bitti.Protestan ermenilerin amacı protestanlığı yaymaktı ama başarılı olamadılar.Zengin Ermeniler gibi fakir olanlarıda vardı.Yiyecek,içecek,giysi  vs.yardımlar edildi .Amaç protestanlığa geçmeleriydi.Çalışmalarn bir diğer yüzüde Türk düşmanlığı aşılamaktı.Onlara hayallerini vereceklerdi.(hayallerindeki devleti kurmak gibi.)Tanzimat ve ıslahat fermanları bile hızlarını kesmedi.
Vahakn Dadrian (Ermeni Tarihçisi)1839-1856 reformların taşralarda uygulanması başarısızlıkla sonuçlandı.Verilen her taviz onlar için bağımsızlık yolunda bir taşdı.
Ermenilerin taleplerinin en büyük destekçisi Yeşilköy ant.olmuştur.Rusya nezaretınde Ermenilerin yoğun yaşadıkları yerlerde reform yapılmasıydı.Batılı emperyalıstler buna yanaşmadı .Ruslar da Ermenileri kendilerini terk etmekle suçladı.oyunları bozulmuştu.Ve İngiltere başrole geçti,Ermenilerin en büyük destekleyicisi oldu.Söz sahıbı kendı olmalıydı kı Hindistan ticaret yolu tehlikeye girmemeliydi.Ermeniler elbette boş durmuyor sürekli örgütleniyorlardı.
Rusya ,Ermenilerle Hınçak teşkilatını kurdu.Teşkilat kurabilecek kadar rahatlardı bu kadar açık ve net.Bunun yanısıra birçok dernek kurdular.Türklerin haricinde Türklere destek veren ,kendilerine yardım etmeyen kendi soydaşlarını bile öldürmekten çekinmediler.Fransız ve İngiliz destekli Osmanlı bankası bombalanmasında kimlerin kullanıldığı da gözden kaçmamalıdır.
Dikkat çekmek için ilk isyan Erzurum,Kayseri,Yozgat ve Çorum..diye devam eder.İsyanlar özellikle doğuda çıkmıştır.En büyük ses getiren olay da İstanbul'da yaşanmıştır.Misyoner güçlerin ,yardımı ile Ermeni isyanları ses getirmeye başlamışdı.İsyan çıkaranlarda İngiliz,Fransız ve Rus destegi ile yurt dışına gönderildi .Ceza bile almadılar..
31 Mart Ermenileri daha çok umutlandırdı.Ve yayın günümüzde olduğu gibi çok güzel kullanıyorlardı.Adana isyanında Olaya sebeb veren ermenıler ceza bile almamışken ,Türkler idama edildi.(Bir-iki ermeni de bu idam edilenlerin içindeydi)
Balkan savaşları ile bağımsızlığını kazananlar ,Ermenileri daha da kamçılıyordu.Rus ve İngilizler dekendilerine destek verdikleri takdirde hayallerıne yardım edeceklerını söyluyordu.Açıkca Balkan savaşları tam bir çözülme olmuştu.8 Şubat Yeşilköy ant ile de dönüm noktası oldu.
Ermeniler kendilerini Rum,Sırp gibi azınlıklarla kıyaslıyorlardı.Farkları vardı .Rumlar ,Sırplar bırlık içinde yaşarken Ermeniler dağınık halde yaşıyorlar bütünlük yoktu.
Armen Garo (pastırmacıyan)Osmanlı mebusuydu.İsyanların da lideri.Bu gözden kaçmamalıdır .İçimizde yetişip yukarıda bahsetiğim gibi yediği kaba ....
İmparatorluk Savaş esnasında iken Hınçak ve Taşnak çeteleri suikast,ve gerilla saldırıları ile içten darbe yapıyordu.Rus ordusunun ilerleyişlerini kolaylaştırıyorlardı.İngilizlerde Bağdat ve Mezopotamya'ya doğru ilerliyorlardı Ermenilerin oldukları bölgelerden çıkarılmaları gerekiyordu.
Fransız arşivlerinde Ermeni çetelerinin telgraf tellerini kestikleri ,ordunun ikmal yollarına yaptıkları sabotajları  belirtıyor.Demem şu ki Adana'dan Sivas ,Erzurum'a kadar olan bölge Osmanlı-Kafkasya -Suriye Çanakkale ordularının geçit yerleriydi.En canlı tarihi olayımız SARIKAMIŞtır.Ermeniler Lojıstık desteği keserek Rusların azınlık olmasına yenilmeleri bile kaçınılmazken kesilen lojıstık destek ile Türk askeri açlık ve kışlık giysileri olmamasıyla donarak ölüme terkedildi.Rusların kayıtlarına göre Rus komutanlar ,Ermenilerin geri alınıp yerine rus komutanları göndermelerini istemişlerdir.Sebebi canice yaptıkları katliamlardı.Bu bilgiler AMERİKALI BİR BİLİM ADAMININ MİCHAEL REAİKER TARAFINDAN DOKTORA TEZI HAZIRLARKEN ORTAYA ÇIKMISTIR.BU MEKTUPLAR rUS ARŞİVLERİNDE ..VAN'DA KATLEDILEN TÜRKLERİ ERMENİLER HİÇ KONUŞMAZ.Hoş hiçbirini konuşmamayıda tercih ederler.Müslümanlar bunu hak etti diye düşünürler.kendileri bile kendi tarihlerini yazarken şüphe içindeyken uşaklık etmek onların geninde var.
Doğuda katledilen insanımızın hakkını kim arayacak.Ermeniler hala kazan kaynatmaya çalışırken neyin inkarını yaşayacağız ya da yazacağız .Utanmasanız madalya vereceksınız adamlara pes.Tarihde olduğu gibi bizim devletimizi kendi halkımızda hep sırtından vurdu.Tarih förmülü olan bir bilim değildir.Yanlı şoldu baştan formül yaratalım diyenlere duyurulur.Unutmadılar ,unutturmaya çalıştılar ..
1950 yılında Asala gerçeğini ne çabuk unuttunuz !!Ermeni intikamı peşinde koşanların ekmeğine yağ sürenler ne çıkarınız var bu payda..Arşivler açık ,yüzsüzce ırkcılık dıyenler !! Açıp okumaktan bile aciz..Canlı canlı evlere,camiilere doldurulup yakılan benim atam ..Yakanları savunacak kadar aciz olamam.Geçmişime kanli iftira atanlara sessiz kalamam .Kalmak isteyen içinde  iyi niyetli olamam.Kapatmaya çalışanların durumu açıkca bana çok manıdar !!
Sözüm ona aydın geçinen, yarın mahşerde Atalarımızın yüzüne hangi yüzle bakacaksın !!
Kimin kime soykırım yaptığı belli iken sessiz kalmak Türk olana yakışmaz .Utanmaz varsa Git Kars'a Ulu camii analrsın sana .Ardahan,Erzurum,Batum anlatsın  sana!!
Ermenilerin anlattığı yalana bizi inandıramazsınız .Şimdi git bak 7 yaşında çocuk ,okulda Türk alfabesini ,evinde ermeni alfabesini öğreniyor .Senin kurutmaya çalıştığın yarayı onlar çocuklarına kaşıtmaya hazırlanıyor.UYAN ve kendine gel !!

Ermeni soykırımı iddia eden Ermenilere sormak lazım .6-7 asır Türklerin tebası iken ,Güçlü osmanlı ordularımız var iken Fatihler,Kanuniler ,Yavuzlar katletmemişken neden 1914-1915 yılları sözde soykırım gündemi önde tutuluyor ?Abd Tarihçisi Justin Mccarthy ;belgelere göre soykırımı Ermenilerin yaptığını söylemiştir.Bernard Lewis İngiliz asıllı Amerikan tarihçisi 1915 soykırımını inlar etmiştir.
Günümüzde Diasporadan umudunu keserek kendini nesli tükenen bir hayvan gibi gördüğünü söyleyenler artık sahte Türklük ve islam kılıflarını çıkararak özgürce propagandalarını yapabiliyorken ,Kendi ülmeizde kendi hakkımızı ,uğradığımız haksızlığı söylerken neden gündeme alıyorsunuz diyenlere kısa dıyeceğim şu ki Su uyur ,Düşman uyumaz..Siz uyuyabilirsiniz .Ben UYUMAYACAĞIM !!! Atalarımızın ,Şehitlerimizin kanını siz yerde bırakabilirsiniz .Ben ve benim gibi düşünenler BIRAKMAYACAK !!


Akcan Mir.Tarihçi Araştırmacı Yazar.

[1] M.Ö. 2200’lerde Akkad Kralı Narm-Sin’in Anadolu’ya yaptığı askeri bir seferi anlatan Şartamhari metinlerinde Van ve civarına “Armanu” veya “Armenia” memleketi denilmektedir. Bir başka ifade ile Ermenilerin bölgeye gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Armanu memleketi vardır.
[2] Ekrem MEMİŞ, “M.Ö. 3. Binyılda Anadolu’da Türkler”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 53, İstanbul 1988, s. 46, n. 6.
[3] Boğazköy kazılarında ele geçirilen ve yukarıda sözü edilen Akkad Kralının Anadolu’ya girişini anlatan KBO III, 13 numaralı metnin 15. satırında Türki Kralı İlşu-Nail’den söz edilmektedir ki, bu bize M.Ö. 3. Binyıldan itibaren Türklerin Anadolu’da var olduklarını göstermektedir.O halde, Ermenilerin Anadolu’daki tarihleri, M.Ö. 6. yüzyıldan daha geriye gitmemektedir. Halbuki, çivi yazılı belgelerdin öğrenildiğine göre[3], Türkler M.Ö. 3. Binyılın sonlarından itibaren Anadolu’da mevcutturlar ve Anadolu’nun kaderinde önemli roller oynamışlardır.
İlgili resim
İlgili resimİlgili resim


10 Ocak 2019 Perşembe

DÖVMELERDE TÜRK TAMGALARI




Bedenlere eski çizgilerle yeni anlamlar yükleyen dövme, kökeni tarihin derinlik-lerinde saklı, inanca dayanan bir sanat formudur. Bir başka deyişle, yazısı kutsal kitap gibi vücutta olan sözsüz iletişim tekniğidir. Dövme, bedene uyumlu bir boya maddesinin ömür boyu çıkmayacak biçimde derinin alt yüzeyine desenler halinde nakşediliş sanatıdır. Bu yüzden dövmeye beden işaretleri diyorum. İşaret harften daha eskidir. Onun bu arkaikliğinde bir gizem yatmaktadır. Hatta dövme, bir amblem ve kimliktir. Zaman zaman soyluluğun, köleliğin, askerliğin, ergenliğin, ahlaksızlığın, erdemliliğin, bir kabileye aidiyetin ve kötülüklerden arınmanın ifadesi olmuştur. Artık dövme bölgesel motif, inanç olmaktan çıkmış; süs, moda, sanat haline gelmiştir. Şamanizm, Paganizm, Animizm, Sabilik, Taoizm, Budizm, Maniheizm ve Zerdüştlük gibi inanışların izlerini taşımaktadır.Pigdogramları (resim yazılarını) dövmede bulabiliriz. Dövme; Herodotus, gezgin kaşif Marco Polo, James Cook ve Profesör Kindler Spindler tarafından belgelenmiştir. Dövmenin ilk izlerine Avusturya’da, İtalya’da, Yunanistan’da, Anadolu’da, Mısır’da, Cezayir’de, Afrika’da, Okyanusya (Markiz, Samoa) adalarında, Yeni Zellanda’da, Amerika’da, kutuplarda ve Japonya’da rastlanmıştır. Kazak ve Kırgız Türklerinin kültürlerinde de oldukça eski ve yerleşiktir. İskit kurgan buluntularında doğadaki mücadeleyi anlatan hayvan motifleri görülmektedir. Türkiye’de ise değişik yörelerde, daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir yaşlı âdeti olarak devam ettirilmektedir. Şehirlerde ise gençler arasında bir moda olarak yaygınlaşmıştır. Günümüzde dövmecilik, ressam ve hekimlerin kontrolünde yapılması gereken bir meslek haline gelmiştir.


Bu çalışmada Bozhöyük’te tespit edilen dövmeler üzerinde duruldu. Resimleri çekilen kaynak kişilerin beden işaretleri ve düşünceleri irdelendi.1 Buradaki beden işaretleri ile runik işaretler arasındaki benzerliğe dikkat çekildi. Ayrıca, dövmenin tarihçesi, yapıldığı yer, yapılış şekli, yapılış nedeni ve küçük bir sözlüğü verildi. Daha sonraki araştırmalar için ise kaynaklar da eklendi.Dövmenin Tarihçesi:


“Avusturya-İtalya sınırında bulunan buz adamın dövmeli olduğu Ekim 1991’de Prof. Dr. Kindler Spindler tarafından açıklandı. Japonya’daki balçıktan dövmeler M.Ö. 5000’li yıllara dayanıyor. Kamış ve yaprak boyalarıyla yapılmış Mısır mumyalarındaki dövmeler ise M.Ö. 2000’li yıllara aittir.


Antik Trok kavmi dövmeyi asalet nişanesi sayarken; eski Yunanlılarca ahlaksızlık sayılıyordu. Roma da suçlu ve köleleri tanımaya yarardı. Amerika (Meksika, güney ve kuzey Amerika yerlileri, kızılderililer) kıtasında yerliler arasında dövme yaptırma işle-minin çok yaygın olduğu 15.-19. yüzyıllar arasında oraya giden din adamlarıyla birçok tarihçinin anılarından anlıyoruz.




Kaynaklar, ilk çağlarda kamış ve yaprak boyaları ile yapılan dövmelerden söz etmekte, M.Ö. 2000’lerden kalma Mısır mumyalarında dövmelere rastlanıldığını belirtmektedir. Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden oluşan dövmeler görülmek-tedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir.Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil vekahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. Taşdık ve Altın Yış mezarlarındaki cesetlerin bazı kısımlarındaki dövmeler, av sahnelerini tasvir eder. Antik Trak kavmi dövmeyi asalet nişanesi sayarken, eski Yunanlılar için ahlaksızlık damgası gibiydi.” (Bulut 2002: 36-54).

“Kendi uygarlıklarının henüz başlangıç aşamalarını yaşayan özgün topluluklarda dövme yapma işlemi törensel bir nitelik taşır; dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve zihinsel kuralları yerine getirmek zorundadır. Güneş tanrısı Bal’ın isteği üzerine “ilahi ve gizemli bir kudret edinme” aracı sayılır. M. W. Thomson’a göre Musa Peygamber elleri ve alınlarını mistik sembollerle süsleyen Araplardan dövme adetini ödünç alarak kendi amacı için kullanmıştır. Katolik kilisesi M.S. 4. yüzyılda “Tanrının imajını bozu-yor” gerekçesiyle Roma’daki köle ve mahkumların yüzüne dövme yapılmasını yasak-lamıştı. 787 yılında Papa 1. Hadrinan, vücudun herhangi bir yerine dövme yapmayı batıl inanç ve Paganizmi çağrıştırdığı için tümüyle men etmişti.

Eski Roma’da suçluları ve köleleri tanımaya yarayan dövmelere 19. yüzyıl İngiltere’sinde de rastlanılmaktadır. Cezayirli gemiciler aracılığı ile Osmanlı denizcileri ara-sında yaygınlaşan dövme; XVII. yüzyıldan itibaren Yeniçerilerce bağlı bulundukları “orta”yı (bölük) simgelemek amacı ile yaptırılmaya başlanmış, Yeniçeri ocağının kapatılışına dek sürmüştür. İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir” (Kadıoğlu 2002).

“Çağlar boyu Avrupa da kaybolan dövme geleneği, 19. yüzyıl İngiltere’sinde aniden canlandı; Kaptan Cook’un 1769’daki ilk seyahatiyle birlikte denizciler arasında yaygınlaşıp egzotik biçimde renklilik kazandı. Galler Prensi 1862’de kutsal toprakları (Filistin) ziyaret edince koluna bir haç dövmesi yaptırdı. Kral Edward VII, oğlu George’un 1882’de Japonya ziyareti sırasında bileğine bir canavar motifi işlendi. Böylece dövme İngiltere’de krallık fermanı ile onaylanmış oldu.

Bazı Ortadoğu kavimleri 12. yüzyılda ‘yılan ve timsahlardan korunmak için’ bedenlerine deniz canavarı resimleri yaparken; 19. yüzyıl Avrupa’sındaki dövmeler, ağırlıklı biçimde ‘amblem’ değeri taşıyordu. Askerlerin, aynı meslekten kişilerin birbir-lerini tanıma aracıydı.” (Bulut 2002: 36-54).

2. İşaretler ve Bozhöyük’te Dövme:




Resim sanatçılarının Diyarbakır ve Mardin’e gelerek dövme üzerine inceleme yapmaları, bölgenin kültür zenginliği içerisinde yer alan dövme geleneğine dikkatimizi çekmiştir.

Altı yıldır Güneydoğu Anadolu yöresinde bulunmaktayım. Bu süre içerisinde in-sanların vücutlarındaki beden işaretleri (dövmeler) bana çok ilginç gelmiştir. Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Hunların ve daha sonraki Türk topluluklarının sanatlarında da dövme görülmektedir. İskit (Saka) kurgan buluntularında mumyalanmış cesedin bacak ve kollarında dövme “motifi olarak hemen hemen yalnız hayvanlar ve hayvan uzuvları kullanılmıştır. Hayvanların en çok yer verilen ve dikkati çekenleri geyik, keçi, kedi, köpek, kurt, at, ayı ve yırtıcı kuşlar gibi ekseriyeti yabani olanlar” görülmektedir (Durmuş 1983: 96).


Pazırık Dövmesi

Günümüzde de hayvan motifleri dövme olarak yaptırılmaktadır. Ancak Bozhöyük’te rastladığmız dövmeler resim değildir, resim yazısının düşünce yazısına (ideograma) dönüşmüş şekilleri gibidir. Bazı beden işaretleri runik yazılara benzer. Orhun Yazıtları’ndaki Köktürk işaretlerinden yukarıya doğru ağzı açık c işaretinin içinde üç veya tek nokta olan nd / nt konsonuna yani güneş gibi (☼) içi tek noktalı bir şekle veya ters v şeklinde tek noktalı bir şekle, ters Y gibi ç konsonuna, yine ters Y işaretinin kesişme noktasından artı veya haç işareti (+ / †) gibi geçen bir şekli temsil edilen s / ş konsonuna ve > şeklindeki o / u vokaline anımsatacak tarzda bir izlenim bırakmaktadır.



Bozhöyük’teki beden işaretleri, yirmi iki Türkmen bölüğünün hayvanlarına vurdukları işaretlere; özellikle Afşar, Bayat, Çepni, Çuvaldar, Eymür, Karabölük, Uluyundluğ, Tutırka ve Yazğır boylarının damgalarına da benzemektedir (Kaşgarlı 1998: 55-58). İnceleme imkanı bulduğumuz sekiz kişideki beden işaretlerinde görülen gizli yazıları kayıt altına almak istedik. Çünkü 58 ile 80 yaş arasında ömür sürmüş bu insanlardan sonra belki de unutulmaya yüz tutan bu beden işaretleri ve bu işaretlerin anlattıkları kaybolup gidecektir.2

2.1. Dövmenin Yapılış Amacı ve Bozhöyük’te Dövmenin Yapılış Sebepleri:

Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık inancında ‘dövme’ yasaklanmıştır. Kitab-ı mukaddeste “ölüler için bedeninizde yara açmayacaksınız, dövme işareti koy-mayacaksınız” (Levilier:19128 ) emri yer alır. İslam Peygamberi’nin hadislerinde dövme yasaklanmıştır (Davudoğlu 1983: 511).

“Dövme motiflerinde mezar taşlarından, dokumalarımıza, mimarimizden işleme tekniklerimize kadar uzanan ve hemen hepsinde dinsel, büyüsel, mitolojik; sosyal ve cinsel statü, aşiret işareti niteliği taşıyan motiflerin benzerlerini bulmak mümkündür. Bu motiflerin kişiyi rahatsızlıklardan, nazardan koruduğuna; güzellik ve yiğitlik getirdiğine olan inanç halen devam etmektedir” (Kadıoğlu 1996).

“Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır. Çeşitli model ve örneklere göre yapılan dövmelerin deriye işlenişi bazen aylarca bazen de birkaç yıl sürebilmektedir. Dövmenin estetik yönüne göre çok daha önem taşıyan yanı hemen her zaman dinsel, büyüsel, iyileştirici, toplumsal ve cinsel rolleri belirleyici, bağlı bulunan topluluğu işaret edici özelliğidir.” (Kadıoğlu 2002).

Bozhöyükte dövme şu maksatlarla yapılmıştır;

a. Güzel görünmek, erkeklerin beğenisini kazanmak, evliliğe hazır olmak,

b. Şans ve baht açıklığı, evlenebilmek,

c. Kuma gelmemesi, çocuk doğurmak,

d. Küçükken nazardan korunmak, hasta olmamak ve uzun ömürlü olmak,

e. Elinin bereketli olması,

f. Yılan sokmaması ve ayağının uğurlu gelmesi.

Bunların dışında yörede (daha çok erkeklerin) hangi aşirete ait olduğunun bilin-mesi için alnın şakak tarafına ve burnun ucuna çocuğunun ölmemesi için dövme yaptır-dığı da bilinmektedir. Çocuklarda ise ölmesin diye işaret parmağı ile başparmağın ara-sındaki perdeye üç nokta şeklinde bir motif işlenmektedir.

2.2. Bozhöyük’te Dövmenin Yapıldığı Yerler ve Yapılış Şekli:

Yörede vücuda yapılan dövme yerleri cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Erkeklerde daha çok ellerde, isme’l-bikar denilen burun, çene, elmacık kemikleri üzerinde birer nokta şeklinde yapılmaktadır. Bayanlarda ise ellerde kollarda, ayaklarda, alınlarda, çenelerde, dudaklarda, yanak ve göğüslerde yapılmaktadır.

Bozhöyük’te alın, dudak,3 çene, bilek, el, parmak, ayak bileği, ayak üzerine dövme yaptırıldığı görülmektedir. Alında daha çok güneş işareti (¤), dudakta haç işareti (†), çenede küçük çarpı işaretleri (x) ile baklava dilimleri (◊) ve çentikler (‹), yuvarlak-lar (○) ve noktalar (●), ayak bileği ve devamında üç çemberin içinden geçen çatal işareti () ile büyük d şeklinde yarım ay (D), ayak üstünde ise alındaki işaretin düzeltilmiş şekli ile üç nokta (●●●), el bileğinde ise çentikleri artırılmış güneş işareti (☼) ve tarak (‡), el üstünde çenedeki şekillerin daha genişletilmiş biçimleri ve çentikli çarpı işareti-nin üst üçgeninde bir beş köşeli yıldız, yüzük ve orta parmakta ise küçük bir artı (+) işareti resmedilmiştir. Oval ve düz çizgiler ile noktalar olumlu bir imaj bırakırken çap-raz, köşeli ve verevine işaretler olumsuzluklara karşı tepki; artı, haç, yıldız, güneş işaretleri ve oval şekiller ise dinî bir duygu telkin etmektedir.

Bizim incelediğimiz beden işaretlerinin coğrafyası aşiretlerin yayılış sahasına göre Bağdat, Suriye ve Muş üçgeni arasındaki bölgeyi kapsamaktadır. Yöredeki bir çok aşiret, bu beden işaretlerini kullanmaktadır. Dövmeye yörede “dek, “vesm” ve “veşm”, dövme işini yapan erkeklere “dekkak”, bayanlara ise “dekkabe”, dövme yaptıran erkeklere “medkuk”, kadınlara “medkuke” denilmektedir. Dövme yapmakta kullanılan malzemeler “el-merare” denilen safra yani “öd”, “siraç” denilen idare lambasından elde edilen “is”, “Halîb Ümmül-Bint” denilen kız çocuğu annesi sütünden oluşmaktadır. 297 SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 293 – 305

Dövme “Merbaiye” denilen bahar mevsiminin başında yaptırılır. Dövme yapımında “ibre” denilen birbirine iple bağlanmış bir veya birden fazla dikiş iğnesi kullanılmakta-dır. Siraçtan elde edilen is ile kız çocuğu emziren annenin sütü, öd sıvısı bir kabın için-de karıştırılır. Bu karışım bir müddet bekletilir. Bilahare medkukun, dövme yaptıranın istediği yere dekkak tarafından işlenir. İşaretlerin şekli bozulmasın diye ergenlik döne-minden sonra dövme yaptırmayı tercih ederler.

Dinin temel kaynaklarına rağmen yasaklanan dövme, bir beden işareti olarak Bozhöyük’te kullanılmıştır. Hatta Mardin’den turistik bölgelere giderek dövme yapan kadınların olduğunu, Kapadokya civarında daha çok dövme yaptıklarını da, dövme yaptıran öğrencilerimden öğrendim.4 Ancak ellerine yaptırdıkları dövmelerin şekillerini kendileri tarif etmiş. Yörenin beden işaretleri artık unutulmak üzeredir.

3. Sonuç:

Tarihin derinliklerinden insan vücuduna taşınan beden işaretleri, kırsal kesimde bir yaşlı âdeti olarak kalırken, gelişmiş şekliyle kentsel alanda gençler arasında resim motifleriyle moda olmuştur.Bozhöyükteki beden işaretleri ise runik yazılara benzemektedir. Bozhöyük’teki geleneksel tekniklerle yapılmıştır. Yörede dövme yapmasını bilen-ler turistik bölgelere giderek bu sanatlarını Baraklar gibi geçim kaynağı olarak icra etmektedirler. Şehirlerde dövme yapan atölyeler de vardır. Karar verme merciinde bulu-nanların dövme yaptırmayı bir yasal düzenlemeyle kontrol altına almaları gerekir. Dövme üniversitelerde bir sanat dalı olarak incelenmektedir, bunun için çok geç kalma-dan ülke bölge bölge taranmalı ve bir arşiv yapılmalıdır. Dövme konusunda ressamlar, ilahiyatçılar, hekimler, sanat tarihçileri, filologlar, arkeologlar ve antropologlar bir ekip olarak çalışmalıdır.

Çalışmamızda 13 kaynak kişi ve 60 dövme terimi üzerinde durduk. Dövmenin tarihini ve Bozhöyük’teki şeklini ele aldık. Bozhöyük’te tespit ettiğimiz beden işaretleri ve oluşturduğumuz küçük sözlük bundan sonraki araştırmalara bir katkı sağlar ümidiyle incelememizi saygıyla bilgilerinize sunuyorum.



Sözlük:

Aşağıdaki kelimeler, kaynakçada gösterilen eserlerden ve kendi kaynak kişileri-mizden alınarak bundan sonraki araştırmacılara yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuş-tur.

Ana Tanrıça: Dövmelerdeki yılan, boğa, kuş, kartal, inek, geyik, ceren, birbirine sarılı çift yılan, daire halka halhal, nokta, üçgen, sekizgen, kare, ikiye bölünmüş dört-gen, içinde yuvarlak noktaları olan geometrik şekillerin hemen tümü şu veya bu şekilde Ana Tanrıça’yı kutsamayı, dolayısıyla hayat kaynağı olan annenin doğurganlığını, döl bereketini, kadın rahmini, anne karnına düşen spermin yumurtayı döllemesini, ceninin gelişim evrelerini ve nihayetinde hayat ve ölümü imgeler.

Arap harfleri motifi: Gaziantep yöresinde erkeklerde görülen dövme şekilleridir.

Ay motifi: Yaşam kaynağını, sonsuz yaşam isteğini simgelemektedirler

Ayyıldız motifi: Kadıoğlu’nun 1994 yılında Çankırı’da bir Türkmen köyünde yaptığı çalışmada ise 50-55yaş civarındaki kadınlarda, burnun üst kısmı ve alnın orta-sında bulunan ay-yıldız şeklinde dövmenin dışında vücudun başka hiçbir yerinde döv-menin bulunmaması dikkati çekmiştir.

Ceren motifi: Çene altından başlayarak, boyunda devam eden ve iki göğüste şekillenen ceren motifidir.

Tarak ve ayna motifi: Kadınlarda el üstü ve ayak bileklerinde rastlanan tarak ve ayna şekilleridir.

Halka motifi: Dövme desenleri arasında ayak bileklerinde halka motifleri önemli yer tutmaktadır.

Dek: 1. metin, teks. 2. büyük aşık kemiği. 3. puan. 4. dövme. 5. benek.

Dekkak : Dövme işini yapan erkek.

Dekkake: Dövme işini yapan kadın.

Deri: Deri eşsiz ve son derece ilginç bir organdır.Bir yetişkinin bedenini kapla-yan deri ortalama olarak 3 m2 den biraz fazladır ve ağırlığı tüm vucut ağırlığının % 15 i kadardır. 1 cm2 deride milyonlarca hücre, sıcak, soğuk ve ağrıyı hissetmek için binlerce sinir ucu vardır. Ayrıca yağ bezleri, kıl dibi kesecikleri ve ter bezleri derinin parçasıdır. Bu karmaşık yapıyı besleyen milyonlarca kılcal kan damarı da ınanılmaz bir şebekeyle deriye yayılmıştır. Ortalama deri kalınlığı yine yetişkin bir insanda 2,5 mm ye kadar olmakla beraber yer yer çok ince (örneğin göz kapaklarında) yer yer de el araları ve ayak tabanlarında olduğu gibi çok kalındır.

Dermis: Epidermisin altındaki tabakaya denir. Derinin % 90 ını oluşturur. Bu tabakada güçlü beyaz lifler ve içinde damarların, kas hücrelerinin,sinir hücrelerinin, lenf kanallarının, kıl foluküllerinin ve bezlerin bulunduğu bu tabaka asla piercing uygulan-maması gereken tabakadır.

Dolgu: Derinin altında iğne ve iplikle açılan boşluğa zerk edilen dövme malze-mesi.

Dövme boyası: Dövme için üretilmiş özel boyalar.

Dövme fuarı: Uluslararasılaşan ilk dövme fuarı 1970 yılında yapıldı.

Dövme iğnesi: Paslanmaz çelikten yapılmış özel iğneler.

299 SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 293 – 305

Dövme sanatı: Avrupa’da bir bir güzel sanatlar dalı olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde de tez konusu olarak ele alınmaktadır.

Dövme : Yok edilemeyen bir boya maddesinin belirli bir teknikle derinin alt yü-zeyine işlenmesidir.

Dövmenin acısı: Dövme, yapıldığında acı verir ama, bu keyifli bir acıdır. Bu acı daha sonra bedenine güzellik katar, ona yeni anlamlar yükler. Kadınlar için zarifliğin, soyluluğun, güzelliğin; erkekler için gücün belirtisidir. Kötülüklerden koruyacağına, ömrü uzatacağına inanılır.

Dövün: Dövmeyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekillerin yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilmesi.

Dövün motifi: 1991 yılında Gaziantep Barak bölgesinde yapılan araştırmalarda 40-45 yaşın üzerindeki erkek ve kadınların el, yüz ve vücutlarında yörede “dövün” ola-rak adlandırılan dövmelere rastlanmıştır. Bu kişilerde el, yüz ve vücudun çeşitli bölüm-lerinde dövün bulunur; 18-20 yaş civarı genç kızlarda ise yalnız sağ yanakta bir nokta şeklinde dövün yer alır.

Dudak dövmesi: Kadın dudaklarındaki yoğun dövmelere dair rivayetler çeşitli. Birine göre, İslam öncesi zamanlarda Mekke pazarında bir erkeğin bir kadını zorla öp-mesini protesto eden kadınlar, dudaklarını boyamışlar ve dudak dövmesi böylece baş-lamış. Bir başka rivayette de bu dövmenin utanç belgesi olarak yapıldığı anlatılıyor.

El-Merare : Dövme yapmakta kullanılan safra veya öd gibi malzemelerin genel adıdır.

Epidermis tabakası: En üst tabakadır. Deriyi oluşturan hücreler epidermisin %95 ini oluşturur. Üst derinin altı ise yağ bezi adı verilen dokudur. Dolayısıyla piercing takı-sının uygulanacağı bölge burasıdır. İğne derinin en fazla 1mm altına girecek şekilde ayarlanır.

Gölgeleme: Resimde gölge oluşturma, gölge ile resme hacim verme.

Gurbet: Gaziantep Barak bölgesinde geçimini dövme yaparak, boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar.

Gurbet motifi: Gaziantep yöresinde “gurbet” adı verilen, geçimini boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar tarafından, 15-20 yıl öncesine kadar isteyenlere dövün yapıldığı, şimdi ise bu uygulamanın devam etmediği belirtilmiştir. Dövün yapılmadan önce, döv-meyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekiller yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilir. Üç ya da dokuz adet halinde (bu rakamların mistik özelliği bilinmektedir) bir araya getirilerek sıkıca bağlanan iğnelerle deri dövülür; ko-yun ödü ve kazanların altından toplanan isle hazırlanan karışım, bu dövülme sırasında altderiye yerleştirilir. Kabuk bağlayan bu yara zamanla iyileşir ve desen belirir.

Günedoğu’da dövme modası: Bu coğrafyadaki dövme, yaşlı modasıdır.

Güneş motifi: Erkeklerin sağ şakaklarında dokuz noktayla yapılmış güneş kursu, onu taşıyanın her daim sağduyulu, akıllı ve zeki olacağına, ahrette yanmayacağına dela-letmiş. Çok rastlanan güneş ve ay motifleri yaşam kaynağını, sonsuz yaşam isteğini simgelemektedirler.

Haç motifi: Haç motifi Hıristiyanlığın bir simgesi diye bilinse de gerçekte bu motifin tarihi çok daha eskilere uzanıyor. Renkleriyle birlikte uğurlu yön bildirdiğine, kötü bakışların etkisini yok ettiğine inanılıyor. Ucu içe dönük okun deldiği daire ise döllenmenin bir göstergesi olarak doğurganlık ve bereketi simgeliyor.

Halîb Ümmül-Bint: Bebeği kız olan annenim dövme yapımında kullanılan taze sütü.

Hapishane veya askeriye tekniği: İğneye iplik sarıp boyaya daldırarak derinin alt yüzeyine işleme yöntemiyle dövme yapmak.

<span>Hayat ağacı motifi</span><span>: </span>Kadınlarda boyundan göğüse inen hayat ağacı motifi Ana Tanrıça inanışından kaynaklanıyor. Hayat kaynağı annenin doğurganlığını, ceninin geli-şim evrelerini ve nihayet hayat ile ölümü imgeliyor.

İbre : Dövme yapımında kullanılan dikiş iğnesi ve ipleri.

İs: Dövme yapılırken en çok kullanılan boya maddesi istir. İsle birlikte çivit, antimuan tozu, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çeşitli bitki özleri, safran ve kına da kullanılır. Bu malzemelere göre deride beliren izler kırmızıya yakın bir tonda olabilir.

İsme’l-bikar: Erkeklerde daha çok ellerde , burun, çene, elmacık kemikleri üze-rinde birer nokta şeklinde yapılan dövmelerin genel ismidir.

Japon tekniği: Çok canlı renklerle ejderha resimlerinin işlendiği dövme şekli.

Kabuk: Dövme yapılan organ mendille silinip bezle sarılıyor, yara yaklaşık üç gün içinde kabuk bağlıyor, kabuk sıyrılınca dövme ortaya çıkıyor.

Kentsel yaşamda dövme modası: Günümüzde Batı’da çok yaygın bir uygulama alanı bulunan dövme, kentsel yaşamda özellikle gençler arasında giderek daha çok ilgi çeken bir süslenme biçimine dönüşmüştür.

Kontur: Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre çizgisi.

Medkuk : Dövme yaptıran erkeklere verilen addır.

Medkuke : Dövme yaptıran kadınlara verilen addır.

Merbain : Baharın soğuk geçen günlerine verilen addır.

Merbaiye : Dövme yaptırma zamanı, baharın başlangıç zamanına verilen ada denir.

Mezar motifi: Kızılcahamam’da “Yenge Mezarı” olarak anılan kadın mezarla-rının başucuna konulan tahta işaretleri dövmelerde görülmektedir..

Pasifik yerlileri veya Eskimo tekniği: Çapa biçiminde bir çubuğun üzerine başka bir çubukla çekiçleme vurarma yöntemi ile dövme yapma.

Pirsing: İğnenin iliğine geçirilen iple deriye boya işleme, küçük takılar takma. 1980’lerde sektörel uygulamaya geçen dövme ve beraberinde İngilizce bir kelime olan piercing ile birlikte anılmaya ve sektör haline gelmeye başladı.

Runik motif: Köktürk işaretlerine benzeyen, daha çok verevine ve köşeli dövme işaretleri.

Rus tekniği: Rus mafya üyeleri hapishanedeyken ellerine dört duvar arasında ol-duklarını anlatan beş nokta veya ihbarcı olmadıklarını anlatan ve görmedim, duymadım, konuşmadım anlamına gelen üç nokta dövmelerini yaptırırlarmış.

Samuel O’Reilly tekniği: Dövme makineleriyle uygulama yapılmaktadır. İlk elektrikli dövme makinesi 1890’lı yıllarda kullanılmıştır.

Sirac : İdare lambasından elde edilen istir.

Sterlizatör: Kullanılacak aletler mutlaka steril edilmiş olmalıdır. Sterilizasyon; kullanılacak malzemelerde ısı ve çeşitli deterjanlarla sağlanmaktadır. Parçalar ultrasonic cleaner (bu cihaz, ses dalgalarıyla metalin üzerindeki boya kan gibi parcaları söker atar) cihazı ile temizlendikten sonra, özel deterjanda bekletilir 1saat, daha sonra kesin sterili-zasyon için kuru hava sterilizatöründe (dişçilerin kullandıkları cihaz) 1saat ısıya tabi tutulur ve böylece tüm viral, mikobiyal ve bakteriyel enfeksiyonların önüne geçilir. Bir dövmecide kuru hava sterilizatörü bulunması zorunludur.

Tatto: Mitolojide ise dövmeyle ilgili çok çeşitli söylentiler vardır. Evrenin tanrı-ları, dövme tanrısı ve balıkların desenleri ile renklerin yaratıcısı Bilge Tohu’nun bilgece bakışları altında Ta Tau sanatını icra etmişti. Ta Tau bugün Tattoo adıyla anılan dövme-ye adını veren tanrı olarak bilinir. Bir gün Mata Mata Arahu ve Tura-i Po adındaki tanrı-lar Tanrıça Hina’yı baştan çıkarabilmek için yeryüzüne indiler. Ve vücutları mavi de-senlerle kaplandı. Bundan sonra insanlar kendilerini tanrılara beğendirmek için vücutla-rını farklı farklı desenlerle kapladılar. Ve herkes aslında tanrıları taklit etti. 18. yüzyılın batı denizcileri ise vücutlarına köpekbalığı, yunus, kılıç, çapa resimleri çizdirmiş, sevgi-lilerinin isimlerini yazdırmışlardı. Bazı figürler ise denizde yol aldıkları her beş bin mili ifade ediyordu.

Toz tekniği: Dövme yapmada isin yanı sıra kül, çivit, antimuan tozu, kibrit tozu, güherçile, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çini mürekkebi, susam yağı, çeşitli bitki özle-ri, safran, hayvan ödü ve kına katkı maddesi olarak kullanılır.

Tüy tekniği: Güneydoğu’da herhangi bir kümes hayvanının tüyünün ucuna iplik-le bağlanan iğneyle uygulanır. Burada kullanılan boya malzemesi anne sütü ve is (ku-rum) ten elde edilir.

Ultrasonic cleiner: Temizleme cihazı.

V motifi: Karın üzerinde V veya V’li haç işareti, baş ağrısını önlermiş.

Vesm: Dövmenin Arapçadaki karşılığıdır, bk. dek.

Yakma tekniği: Diğer bir teknik, açılan yarıklara barut, kibrit ve güherçile içeren karışımları yayarak ateşlemektir. Yanan deride hiçbir zaman çıkmayan mavi bir yanık izi oluşur.

Yıldız motifi: Bozhöyük’te çapraz işaretinin üstündeki üçgenin içerisinde ay-yıldızdaki gibi beş köşeli yıldız vardır.



Kaynak Kişiler:

Aşağıdaki 13 kadının beden işaretleri değerlendirildi.

(60 yaşında, Billok aşiretinden, Bozhöyük köyünden),

(65 yaşında, Şeyhguri aşiretinden, aslı Bağdat’a dayanıyor),

(60 yaşında, Korçi aşiretinden, aslı Mardin’in Arban köyüne dayanıyor),

(58 yaşında, Kolçi aşiretinden, aslı Mardin’in Badin köyüne dayanıyor),

(65 yaşında, Tat aşiretinden, aslı Suriye’ye dayanıyor),

(60 yaşında, Kemes aşiretinden, aslı Mardin’in Sultan köyüne dayanıyor),

(62 yaşında, Şeyhguri aşiretinden, aslı Bağdat’a dayanıyor),

(70 yaşında, Şeyhan aşiretinden, Aslı Muş’a dayanıyor),

(50 yaşında, Derkesi aşiretinden, aslı Mardin’in Arban köyüne dayanıyor),

(80 yaşında, Baravi aşiretinden, aslı Cizre’ye dayanıyor),

(60 yaşında, Şüküra aşiretinden, aslı Mardin’in Duyuran köyüne dayanıyor),

(70 yaşında, Derkesi aşiretinden, aslı Mardin’in Büyükayrık köyüne dayanıyor),

(60 yaşında, Here aşiretinden, aslı Mardin’in Gurs köyüne dayanıyor).

KAYNAKÇA:

BULUT Faik (2002), “Dövme”, Atlas Dergisi, Sayı 113, Ağustos, s. 36-54.

CAN İbrahim (1991), Beden Resimleri “Dövme”, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sos-yal Bilimler Enstitüsü Resim Bölümü Resim Anasanat Dalı, Yüksek Lisans Te-zi.

DAVUDOĞLU Ahmet (1983), Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Sönmez Neşriyat, Cilt 9, 511-512.

DİYARBEKİRLİ, Nejat (1972), Hun Sanatı, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, s. 59-60

DURMUŞ İlhami (1983), İskitler (Sakalar), Ankara: TKAE yayınları: 141.

GÜLEN Abdülkadir (1975), “Mardin’in Kızıltepe Yöresinde Dak ve Döğmeler”, Türk Folklor Araştırmaları,Cilt 13, Sayı 311, s. 7334-7335.

HANÇERLİOĞLU Orhan (2000), “Dövme”, Dünya İnançlar Sözlüğü, (3. baskı), İstan-bul: Remzi Kitabevi, s. 122.

İVGİN Hayrettin (1979): “Gerede’nin Aşağı Ovacık Köyünde Mezar Taşları”, Türk Folkloru, Cilt: 1, Sayı: 1, s. 20-22.

KADIOĞLU Nihal (1996), “Anadolu’nun Bazı Yörelerinde Dövme Adeti ve Bu Adetin Çağdaş Yaşamdaki Yeri”, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyu-mu, Bildiriler I, Ankara: Hagem Yayınları, s. 222-227.

KADIOĞLU Nihal (2002), “Anadolu’nun Bazı Yörelerinde Dövme Adeti ve Bu Ade-tin Çağdaş Yaşamdaki Yeri” ve “Doğunun Tenindeki Nakış”, Atlas Dergisi, Ağustos, Sayı 113.

KARAMAĞRALI, Beyhan (1980), “Türk Damgalarının Devamlılığı Hakkında”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Yıl:2, Cilt:2, Sayı:9, s. 18.

KAŞGARLI Mahmud (1998), Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi I, Cilt I, (4. baskı), (Çeviren: Besim Atalay), Ankara: TDK yayınları, s. 55-58.

KUM Naci (1963), “Türkmen Barakları”, Türk Etnografya Dergisi, Sayı: VI, 1963, s. 27-65.

ONAY Ahmet Tâlat (1996), Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, İstanbul: MEB ya-yınları,, s. 193-194.

ÖRNEK Sedat Veyis (1978), Budunbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara: TDK yayınları, s. 388.

TAŞGIN Ahmet (2001), “Siverek’te Dövme Geleneği”, Tarihte Siverek Sempozyumu Bildirileri, Siverek Kaymakamlığı: 13-14 Ekim 2001, s. 229-233.

YARAN Rahmi (1994), “Dövme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 9 İstanbul: Diyanet Vakfı yayınları, s. 521.

304 Mehmet HAZAR

YILDIRIM Deniz (2000), Baraklar ve Dövme, Ankara: Anakara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü Etnoloji Anabilimn Dalı, Lisan Tezi.

İnternet adresleri:

http://ucmorlale.com/

http://www.anatoliatattoo.com/

http://www.diptattoo.com/

http://www.diyarbakirsanat.org/

http://www.dovme.net/

http://www.ekoses.com/

http://www.folklor.org.tr/

http://www.hurriyetim.com.tr/haber/

http://www.rgbgrup.com/tattooo/

http://www.yasamdersleri.com/

http://www.zaman.com.tr/2002/08/02/kultur/

1 Yönetmen İlhan Bakır’ın bir Ada Film Atölyesi olan Beden Ayetleri Belgeseli gibi biz de kaynak kişile-rin resimlerini kaydettik.

2 Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağ. Türk Lehç. ve Edb. Bölümü öğrencilerinden Züleyha Ramazanoğlu bizim için Kızıltepe-Bozhöyük’te dövme yaptırmış 13 kadınla görüşerek resimlerini kayıt altına aldı. Künyeleri için bk. kaynak kişiler.

3 Cahiliye döneminde Arap kadınlar erkekler tarafından dudaklarının zorla öpülmesini boykot etmek için dudaklarına yoğun bir şekilde dövme yaptırırlarmış (Bulut 2002: 36-54).

4 Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağ. Türk Lehç. ve Edb. Bölümü öğrencilerinden Senem Karadaş (Kırşehirli).

Dr. Mehmet HAZAR

Dicle Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi, Diyarbakır, mhazar@dicle.edu.tr. SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 293 – 305
https://onturk.org/2011/05/07/1470/Alıntıdır.



KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...