13 Şubat 2018 Salı

14 Şubat neden kutlanır?

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi


Sasani Uygarlığının Asya Sahilini (Selezya) yöneten Azize Zeynep (Leila Zenobia), 14 Şubat 270’de Roma’da, öldürülmeden önce ev hapsinde tutulduğu sarayın balkonunda, yukarıdaki gibi zincire vurulmuş olarak resmedildi. Öldürüldüğü gün, odasında, genç gardiyan Valentin’in ona yazdığı kâğıt parçası bulundu. Kâğıtta “Seni seviyorum Zeynep” yazıyordu.

Ressam Herbert Şmals, tablonun sağ alt köşesinde, gardiyan Valentin’i kraliçe Zeynep’e hayran bakarken resmetmeyi de ihmal etmedi. Kral Claudio, yasağa uymayıp aşık olduğu için gardiyan Valentin’i öldürtecek, sonra da aziz ilan edecekti. Öldürdüğünü aziz ilan etmek, yağmacı batının töresidir!

Sultan Zeynep, kocasından sonra Claudio’nun korsanlarıyla 12 yıl savaştı, Mısır’ı geri aldı, ayrı para bastırdı, Roma’ya vergi vermedi. Romalı yağmacılarla sürekli savaşıyordu. Zor durumda kaldığı bir zaman, ata akrabalarından destek almaya gittiği Pülümür’de (Dersim’de) esir düştü. Başkenti Palmira’yı yakmamaları koşuluyla oğluyla beraber teslim oldu. Roma’ya götürülürken İstanbul boğazına vardıklarında, oğlu Lalius’u öldürüp denize attılar.
Oğlunun asıl adı Sani-Toros, Atheno Darius, Darius hanedanından Cano idi!
Sani Toros’u öldürdükleri ve kraliçeyi Roma sokaklarında zincirli olarak dolaştırdıkları duyulunca, ilkin Arnavutluk halkı isyan etti. Halkı isyana teşvik ettiği gerekçesiyle esir tutulduğu odada onu öldürdüler. Onun öldürüldüğü haberini duyan tüm Anadolu isyan etti, halk, Romalı tefecilerin bankalarına ve iş yerlerine saldırdı. Roma kralı Claudio, bütün Roma erkeklerine 2 yıl evlilik yasağı koydu ve hepsini Anadolu’yu yerle bir etmeye gönderdi. Krala Zalim denilmesinin nedeni budur.

Leyla Zeynep bir Sasani kraliçesidir. Sasani Uygarlığı (224-651) yağmacı İskender’e isyan ederek Suriye’de kurulmuş olan Selevkos Oğuzlu devletinin devamıdır. İslamiyet Sasaniler döneminde doğmuştur. Bu kültürden Akil Adamların yönettiği Kölemen devletleri, İslamiyet’in yayılması ve Anadolu’nun haçlı Roma saldırılarından korunması sırasında doğmuş devletlerdir. Devamında Şaman Oğulları, Büyük Selçuklu ve Gazneli (Oğuzanalı) gibi Türk devletlerini görürüz.

İtalyan ressamın yaptığı tablodaki semboller:

Arkasındaki duvarda dört atın çektiği Hitit sembolü olarak da bilinen “güneş tanrısı”, Al-Lat/LAT/LAZ vardır; Laz’ın kızıdır. Yani, Azize Zeynep Şamanî’dir, Azize’dir, İsis’tir, Hitit’dir. Ulu Anası’dır; Anadolu’yu Ulu Analar yeri; Anati-uli (Anadolu) yapan analardandır.


2.Artemis gibi, karada ve denizde dört atın çektiği teknede savaşan bir Amazon “süvari”dir; Tarihte Türkler/Oğuzlar, Dor atlarıyla (Dor-t, Tur-si, Turc) denizde de savaşan kavim olarak bilinir.

Zeynep’in başında Kaşgari baş bağı vardır; halen Şiraz, Çamlıhemşin ve Adıyaman’da olduğu gibi.

Belinde, silahları alınmış “dorabuluz” kuşağı vardır; Savaşçı Er-hatune dir, Amazondur.

Kuşağında Sekizli Şems motifi vardır; Karusi, Horasani, Oğuzlu, Şamani, Turani ve Sümerlidir.

Sırtındaki pelerin: Filistin’de halen kullanılmaktadır.

Zeynep’in yönettiği topraklar:

Antik Palmira Eyaleti. Bugünkü Suriye, Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün, Mısır, Harran, Soli, Antakya, Ankara, Silifke, Tarsus ve Ereğli. Ereğli’de Zanapa Kalesi onun adını yaşatır. “Tarsus’un kraliçesi Zeina zamanında halk (Hlik-ia) ile yönetenler arasında sınıf farkı yoktu” diye anlatılan kraliçe odur! Mersin Mezitli’deki dikilitaşlar, insanlığa çalışan Köle-Men (Man-Goli) büyük bilim adamlarının, Ulu-Mez-id’lerin, Soli’de bir araya geldiklerini anlatır.

Pülümür’de yaşayan Ferhat Uşakları, Paller, Koçgiri /Kaçgari Uşakları, Papaglar, Tunceli’nin antik halkı olup Luvi (Alevi) kültüründen gelirler. Bu insanlar, 1.Artemis ile onun babası 1.Karus (Kuroş) gibi Horasani (Karus Analı) soy atalılar olarak bilinir. 1.Karus’ın kızı ve oğlu (1.Artemis ile kardeşi Serhat) Atina’ya kadar gidip (MÖ.550), Anadolu’nun bilim evlerinden esir alınarak Atina’ya götürülen, orada zengin oligarklara köle öğretmen olarak satılan bilim adamlarını kurtardı. Akdeniz’in Yahudi korsanları öncelikle köle ticaretinden çok para topladı (Primitif Akümülasyon, İlkel Yığın); bilim adamları en yüksek fiyatla satılan kölelerdi. Alevi kültüründe insana saygı ve özgürlüğü onur saymak, gibi vasıflar böyle bir tarihe dayanmaktadır.

Bazı kaynaklara göre Zeynep’in orduları Ankara’dan Kadıköy’e, Suriye, Filistin ve Lübnan’a kadar Anadolu’da çok geniş bir alanda Romalılarla savaştı.

Tarihten ve hafızalardan silme cezası:

Roma parlamentosu direnen şehirlere böyle ceza verirdi. Zeynep’in şehirleri de cezalandırıldı. Palmira’nın enkazı bile bugün Suriye’de en fazla turist çeken yerdir.

Daha önce cezalandırılan bazı şehirler: Başoğuzlu şehri Potomya (Rize, MÖ.63), Türkmeneli şehri 300 bin kişilik Tigran Agarta (Silvan, MS.69) Gerger, Suruç, Samsat, Antakya, Kastabala, Mezitli-Soli, Ankara…

Roma’da Milat denilen şey, Milet Uygarlığını (kaynaşmış millet olmuş Oğuz boylarını) yok edip tarihi sıfırdan başlatmak olayıdır. Bu ceza Sümer Uygarlığının da tarihten silinişidir. Bazı tarihçiler Sümerleri, Galata, Venedik, Cenevizli Yahudi korsan tefecilerin ortadan kaldırdığını söyler.


1950’den sonra NATO kararıyla, tarihte Roma’ya direnmiş olan bütün şehirlerimize Dünya Bankası tarafından sessizce sulara gömme cezası verildi, buralara baraj inşaatları başlatıldı.

Kraliçe Zeynep için bestelenmiş üç operet:


1- Anfosi; Zenobia in Palmira, 1789


2-[/b ]Rossini; “Aureliano in Palmira, 1813


[b]3- Mansur Rahbani; Kraliçe Zenobia, 1990


Adını yaşatan yerler:


1- GAZZA STRİP; Azize İş-tar Aba. Gazze Şeridi.


2- Toros Ereğli’de antik Zanapa kalesi.


Filistin’de Kaçkari çalgılarından “tulum” vardır, adı “nanay” olup, Şiraz’da ve Artvin Yusufeli’de de adı Nanay’dır.

Roma’nın affetmediği Kaşgariler:


Kaşgari/Kaçgai boyu, antik İran’da Darius/Toros hanedanının soy ata adıdır. Bu hanedan, 1918’de Amerikalılar tarafından kaldırıldı, yerine Pehlevi ailesi getirildi. Bu zoraki yönetim değişikliği sırasında 50 bin Şirazlı ve Kuzistanlı Kaşgari Alevi öldürüldü.
1980’de Fransa destekli yönetime getirilen mollalara isyan eden Şirazlı Kaşgariler ve Luviler, kadınlı erkekli taburlarla Halepçe’de kamp kurdular. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşı sırasında 2,5 milyon can verdiler. 1988’de Talabani askerleri ile Humeyni askerleri, birlikte Halepçe’ye saldırdı, saldırı püskürtüldü, fakat beş gün sonra Halepçe’ye kimyasal bomba atıldı, 5 bin kişi daha öldü. Sekiz yıllık savaş böyle sona erdi. Tarihe Halepçe Katliamı olarak geçti(1988). Dünya basınında katledilenlerin Kürt oldukları şeklinde haber edildi. Daha sonra, sekiz yıl boyunca her iki tarafa da silah satanın bir ABD şirketi olduğu resmen açıklandı.
Bu tarihsel pencereden baktığımızda, Trabzon Kadırga yaylasında ve Mardin’de kurulan Amerikan Füze üssünün hedef alanı içerisinde kimlerin olduğunu kestirmek zor değildir. Tarih boyunca Anadolu’nun İç Asya ile bağını koparabilmek için Doğu bölgemizde bir tampon devlet kurmak, yerli halkı buradan kaçırtmak, batılı sömürgecilerin en büyük arzusu olmuştur.

Zeynep’in, baba tarafından Oğuzlu (AnatiOkhus, Anası Oğuz) hanedanına uzanan Pers/ Parth/ Ferhat(Fırat) boylu olduğu üzerine bilgiler vardır. Atatürk’ün arkadaşı Diyap Ağa da Pülümür’lü ve Ferhat Uşağıdır. 1938’de dış kaynaklı çıkartılan bir isyanda Diyap Ağa’nın on beş oğlu öldürüldüğü pek bilinmez. Cumhuriyetin kurucularından olan bu aşireti korumak için Ankara hükümeti bölgeye asker gönderdi, acı olaylar yaşandı. Bu olay, Dersim olayları olarak anılır. Aynı tarihte Fransızlar Hatay’ı kaybetmişlerdi, Fransızlar onun rövanşını Dersim’de isyan çıkartarak almak istediler.

Tarih boyunca emperyalist batı devletleri bu bölgeyi hiç boş bırakmadılar. Osmanlı’nın son yıllarında bile Dersim’de sekiz tane, İngiliz, Fransız ve Amerikan misyoner koleji vardı, Atatürk ilk iş olarak bu okulları kaldırdı, affedilmeyen önemli bir suçumuz da budur.
Kraliçe Zeynep’e düşünsel kaynak olan Oğuz kültürünü, Kölemen atalarımızda da görüyoruz; insan için çalışmak, insanlık için bilim yapmak gibi akla dayanan bir İslam kavrayışını içerir. Bu kültürü bugün Maturidi itikadı veya Alevilik olarak görürüz. İlk bin yılın ilk yarısında, Haçlı saldırılarıyla Anadolu’dan kaçmak zorunda bırakılan bilim adamları ellerindeki bilgi ve belgelerle Bağdat’a ve Kabe’ye giderdi. Buralarda göktaşlarını inceleyen bilim evlerinin izleri vardır. Hz.Muhammed’in Kabe’nin içinde korumaya aldığı “Hacer-ül Esvet”, sekiz adet Meteor, göktaşı, ki, ışıktan ur olduğumuzun ispatı olarak gösterilir, buranın bilim evi olduğunu gösterdiği gibi, Hz.Muhammed’in buraya gittiğini de, bilimi korumaya aldığını da gösterir.

Maturidi (Meteor inceleyen atalar) töresinin bilim adamlarına, filozof ve şairlerine baktığımız zaman onların şeriata değil bilime dayandıklarını anlarız. Maturidi itikadının sözcüleri Atatürk’ün bu itikattan olduğunu kabul ederler. Bundan rahatsızlık duyan kimi Hıristiyan ve Yahudi devletler, İslam ülkelerinde Şeri itikadı (şeriatı) desteklerken, Maturidi itikadını, dolayısıyla Mustafa Kemal’in düşüncesini İslam dışı gösterme gayretine girdiler, bugün yaşadığımız sorunların bir kısmı bundan kaynaklıdır.
Maturi adıyla sesdeş olarak ilk akla gelen Bedri, Mitri, VI.Mitri Date (Lokman Hekim’dir), Medrese, Metre gibi sözcüklerle bilimsel düşünmenin bağını kurabiliriz. Hatta, 900 ile 1100 yılları arasında yetişen Buharalı İbni Sina’dan Marlı Ahmet’e, Miskeveyh’e kadar birçok şair, filozof ve bilgini örnek gösterebiliriz.


Ailesi hakkında bir İngilizce kaynaktan notlar:

Sasani devletinin kurucusu Ardashir (Arđaxšēr), diğer adı Ardashīr-i Pāpagān, "Ardashir, Pāpağ oğlu". Adının Latince yazılışları; Artaxares ve Artaxerxes. Ardashir'in babası Papak’dı, büyük babası Sasan’dı.

Babai zümrelerinden Baba Dervişi, Babeg/Papagan/Babaği’ler, Bektaşi kolu olarak günümüze kadar gelmiştir. Batı Trakya’da Arnavutluk’ta Babailerin yaşadığı dağların antik adı Amazon Dağlarıdır.

Palmira Kraliçesi Zenobia, 269 yılında Mısır'ı Romalılardan geri aldıktan sonra kendisini Augusta ilan etti. Augusta olmak, Oğuzların/Şamanilerin kadın opası olmak, bir çeşit Şaman lideri, Halife (İlyapa, Alp) olmaktı. Mısır yöneticilerinin Asya kökenli Şamani (Kölemen) olmalarının sırrı bundadır. Şaman Oğulları sembollerinden sarı hilal, buğday ve tavus kuşu olarak resmedilen Anka Kuşu önemli ipucudur. Bu sembollere Sümer Kenti Semerkant ve Buhara’dan, Bitlis Ahlat’a kadar rastlayabiliyoruz.

Filistin bayrağındaki siyah renk, Sultan Zeynep’e yas tutmayı ifade eder:Sözlük:

Allat: Ulu Lad, Ulu Laz. Yüce Işığın armağanı Zeynep.
Kölemen: Panoğlu. MenOğlu. Babadan oğla geçmeyen, Akil Adamların yönettiği, Şaman, Oğuzlu ve Selçuklu yönetim sistemi. Cumhuriyetle yönetim bu töreye dayanır.

Laz: Sümer kutsalı Güneş, Soli, Ulu-os.
Lailus: Sultan uşağı, Sultanoğlu.
Leila: Leyla, Hilal. Sultan demektir. Leyi; Luvi; Ulu-ay; Ay İnanışlı.
Palmira: Poli Mero; Mer soyluların Beli. Sü-mer şehri.
Sani: Caney, Cani. Halen Adıyaman’da erkek adıdır. Sasani sözcüğünün kökenidir. KumanGene krallığının adında bulunur; Şaman Canları, kısaca Şamanlar demektir.

Sasani: Susa analılar. Susa, 1.Artemis’in ön adıdır.

Şaman: Şam-an; Kom-an. Işık ve gök bilimi yapanlar. Türklerin ata kültürüdür. Saman Yolu, Şaman Bilgeliği; gök bilim, tıp, müzik, sanat ve diğer bilimleri birlikte yapmaktır.

331 yılında Doğu Roma’da Hıristiyanlık devlet dini olarak kabul edilince, Şaman bilim evleri “din dışı” ilan edilerek yerle bir edildi. Anadolu’da halen Bursa Ulucami, Kırşehir Cakabey, Divriği Ulucami, Ankara Sultan Aleddin Camii ve Erzurum Ulucami gibi bir çok caminin mimberinde gerçek milimetrik ölçülerde Saman Yolu ahşap kabartmalar vardır, bu işaretler bu yerlerin daha önce Şaman bilimevi olduğuna işaret eder.

Eğitimci Yazar Mahiye MORGÜL

7 Şubat 2018 Çarşamba

VE...kAHVE....

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi

Kahvenin ilk ne zaman keşfedildiği ve bir fincan gerçek kahvenin ilk ne zaman içildiği bilinmiyor. Birçok farklı efsane var, fakat Orta Çağın başlarında kahvenin kullanıldığına dair yazılmış kaynak yada kanıt yok. Homeros ve bazı Arap efsaneleri, uyarıcı etkisi olan, gizemli, siyah ve acı bir içecekten söz eder fakat bu gerçek kahveyse bile emin olunamıyor. Kahve, büyük ihtimalle, Etiyopya’da ortaya çıktı.
En yaygın efsane, çoban Kaldi, M.S. 600-800 tarihlerinde, Doğu Afrika’da, bir gece dağın yamacında hayvanlarına bakarken hayvanlarının tuhaf davrandığını fark etti. Bunu incelediğinde, onların, çalılıkların yanındaki kırmızı meyveleri yediğine karar verdi. Bunun sonucunda onlar, uyanık kalıyordu, tüm gece, yaşlı keçiler bile etrafta hoplayıp zıplıyordu. Merakla, keçi çobanı, meyvelerden biraz topladı ve tattı. Bunların kendisini güçlendirdiğini ve daha uyanık tuttuğunu buldu. Bu esnada manastırın yakınından bir keşiş geçiyordu. Çoban, ona keçilerden bahsetti ve keşiş bu bitkiyi göstermesini istedi. Kaldi, keşişe, grimsi ağaç kabuğu ve parlak yaprakları olan, incecik dallarının üzerinde, yapraklarının alt kısmında, küçük beyaz çiçek demetleriyle karışmış, bazıları yeşil, daha olgun olanları sarı renkte ve diğerleri kiraz renginde ve büyüklüğü, şekli ile tam olgunluğa erişmiş meyve salkımları bulunan, ufak, güzel bir çalı gösterdi.
Bu meyvelerin etkisini denemek isteyen keşiş, onlardan bir miktarını toz halinde ezdi ve içecek yapmak için kaynamış suyu üzerine döktü. Bu ilk fincan kahve oldu ancak bu çok uzun sürmedi, her nasılsa, kahve ilk defa kavruldu. İçeceğin etkisi onu tamamen uyanık yaptı ancak onun zihinsel yeteneklerini etkilemedi, keşiş, bu yeni keşfinin ona ve keşiş dostlarına, uzun saatler süren duaları sırasında uyanık kalmalarına yardım edebileceğini düşündü ve bunu manastırına götürdü. Kahve daha sonra manastırdan manastıra yayıldı ve böylelikle daha istenilir hale geldi ve cennetten melekler tarafından inananlara getirilen tanrısal bir hediye sayıldı.
Bu efsane muhtemelen Avrupa kaynaklıdır, çünkü Arap kahve geleneğinde ya da efsanelerinde benzer bir hikaye yoktur.
Diğer bir ünlü Arap efsanesine göre, 1258’lerde Şeyh Ömer’in, Moha limanı şehrine girmesi yasaktı. Gezileri sırasında, bazı meyveler topladılar ve suda kaynattılar. Hazırladıkları içki birdenbire onlara güç verdi ve sihirli meyvelerin hikâyesi Moha limanındaki cüzzamlı koloniye yayıldı. Kahve cüzzamlıları iyileştirdi ve Şeyh Ömer Moha limanına kahraman olarak döndü.
1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul’a getirdi. Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını aldı. Zamanla tüm şehre yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanıştı. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurdu.
Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlandı. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle ikram ediliyordu. Kısa sürede, gerek İstanbul’a yolu düşen tüccarlar ve seyyahlar gerekse Osmanlı elçileri sayesinde Türk Kahvesinin lezzeti ve ünü önce Avrupa’yı oradan da tüm dünyayı sardı.
Dünyanın en eski kahve pişirme yöntemidir.
Köpük, kahve ve telveden oluşur.

Bir dava Tutanagı Asur,M.Ö. 2. binyıl


Otomatik alternatif metin yok.

1956 yılı kazılarında ele geçen iki tablet Anadolu’nun ilk politik belgesi olup Mama Kralı Anum-Hirbi’den, Kaneş Kralı Waršama’ya yazılmış bir mektubu içerir. Bu mektup Waršama’nın gönderdiği bir mektuba cevaben yazılmıştır. Mektupta Anum-Hirbi, Waršama’ya seslenir ve Kaneş’in vasalı Taişama kralını şikayet eder:

Mama Kralı Anum-Hirbi şöyle der : Kaneş Kralı Waršama’ya de ki : sen bana mektup gönderdin ve dedin ki: Taişamalı benim kölemdir, ben onu sakinleştiririm. Fakat sen kölen Sibuhalı’yı yatıştırabiliyor musun? Madem ki Taişamalı senin köpeğindir, niçin başka krallarla tartışıyor ? Benim köpeğim Sibuhalı diğer krallarla tartışıyor mu? Taşimalı aramızda nerdeyse üçüncü kral mı olacak? Benim düşmanım beni yendiğinde, Taişamalı benim ülkeme saldırıp 12 kentimi tahrip etti. (Bu kentlerin) sığır ve koyunları alıp götürdü. O şöyle dedi : Kral (Ruba’um) ölmüştür. Bu nedenle (benim kuş) avcı(sı)nın tuzağını kaldırdım. O ülkemi koruyacak ve bana kalp verecek (cesaretlendirecek) yerde ülkemi yalnız yakmakla kalmadı fakat dumanı da pis kokuttu. Baban İnar, Harsamna kentini dokuz yıl boyunca kuşattığı zaman benim halkım senin ülkene akın edip tek bir sığır veya tek bir koyun öldürdü mü ?
Otomatik alternatif metin yok.


KIPÇAK TAŞNİNE VE SAMSON VE DALİLAH SAMSON GÜCÜNÜ SAÇLARINDAN ALIR, KESİLİNCE GÜCÜNÜ KAYBEDER
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,, TÜRK KÜLTÜRÜNDE YAS TUTMA ADETİDİR...
Eski Türkler'de saç bir kimlikti. Türkler uzun saçlarıyla o kadar bütünleşmiş ve ün yapmışlardı ki Türk dendiğinde uzun saçlı insanlar akla gelirdi.
Selçuklular döneminden başlayarak geriye gidildiğinde Türklerin saçlarına ne kadar önem verdikleri daha da iyi anlaşılıyor. Mesela Çağrı Beyin kumandasında 1015 yılında Doğu Anadolu'dan gelen Selçuklu akıncılarıyla ilk kez karşılaşan Van Gölü civarındaki Ermeniler, Türk savaşçılarını sanki Brewehard filmindeki gibi tarif ediyordu: "Herşeyden evvel Türkmenlerin rüzgar gibi atlar üstünde bambaşka kıyafetleri, kadınlarinkine benzer uzun saçları, mızrakları ve yaylarıyla görünüşleri, böyle bir manzara ile ilk defa karşılaşan insanları telaşa düşürmüştü."
Prof. Dr. Faruk Sümer:" Oğuz Türklerinin saçları uzun ve kesmezler. Hükümdarlar genelde saçlarını serbest bırakırken, savaşçılar ve diğer erkekler belik örerler. Oğuz erkekleri, saçlarının örgüleri çok olmasıyla tanınır. Peçeneklerin de saçları örülüydür. 9. yy yaşayan Horasan Türkleri'nin de saçları uzundu. Harzemşahlar'ın da saçları uzundu fakat hacca giderken kısaltıyorlar. Uygur metinlerinde de alplerin saçları aslan yelelerine benzetiliyor. Uygur hükümdarı ise saçlarını topuz şeklinde toplamakta ve topuzun üstünde, beş sınıf halkı temsil eden, beş dilimli taç giymekteydi."
Rus kaynaklarında da, 'sarışın' olmalarıyla tanınan Kuman Türk erkeklerinin saçlarının uzun olduğu ve örgü yaptıkları bildiriliyor. Hatta Kuman erkekleri, saçlarına üç model veriyormuş. Birinci model: Yan yana üç saç örgüsü; üç eşit uzunlukta ve kalınlıkta. İkinci model: Şakağın iki tarafından ve ensenin ortasından bir tutam olarak örülüyor ve üç örgü aşağıda birleşiyor. Üçüncü model: Bir tek uzun saç. Saçlarının bakımlı ve taranmış olmasıyla ün yapan Kuman erkekleri en çok birinci ve üçüncü modelleri tercih ediyordu. Uygurlar'da saçlar omuzları örten kalın örgüler halinde örülmüş dağınık haldeydi. Bazan da iki düğüm atılır ve kulakların önünden ve şakaklardan aşağı sarkıtılırdı. Fakat Uygur erkeklerinin favorisi arkaya doğru taranmış ve ortadan ikiye ayrılmış modellerdi.
Hun erkekleri ise diğerlerine göre daha hızlıydı. Ortaya çıkardıkları bir model o dönemde moda akımı haline gelmişti. Bizans tarihçisi Prokopios Avrupa Hunları'nı anlatan yazısında Hun Tarzı olarak adlandırılan bu modeli "Saçlarını ön taraftan geriye şakaklara kadar keser ve arka kısımlarını uzatırlardı" şeklinde tarif ediyor. Avarlar ve Bulgarlarda da bu tip yaygınmış. Çin yıllıkları ise, Asya Hunlarının da saçlarının uzun olduğunu fakat tepeden ördüklerini yazıyor.
Tanınmış sinolog O. Franke, saç örgüsünün yalnız Türklere mahsus olduğunu söylüyor. Güney Rusya bozkırında bulunan Türk kavimlere ait taş heykellerin ekserisinde başın arka tarafından aşağı doğru sarkmış üç saç örgüsü bunu doğruluyor. Fakat Göktürkler saçlarını örgü yapmayıp genelde serbest bırakırlardı. Ön taraf kirpiklere kadar uzatılır. Uzun saçlarını sol taraftan sırta atarlardı. Göktürk erkekleri de diğerleri gibi görünüşüne çok büyük önem veriyordu. Aynanın her erkeğe gerekli olduğu düşünülür ve aynanın tabiatüstü bir güce sahip olduğu varsayılırdı. Bir askerin ölümünden sonra da ayna, sahibinin yanında kalmalıydı. Arkeolojik kazılarda birçok mezarda diğer bazı eşyalarla birlikte, üzerinde sahiplerinin özel işaretlerini taşıyan ya da Göktürk alfabesiyle adının kazındığı aynalar çıkıyor. Manas Destanı'nda Yakup Han'ın karısından şikayet ederken saçını taramamasından söz etmesi ise Türklerin saçlarına verdikleri önemin bir başka göstergesi.
Türkler için saçlar o kadar önemliydi ki esarete düştüklerinde bile saçlarını dilleri ve gelenekleri gibi koruma gayretindeydiler. Işbara Hakan'ın 585 tarihinde Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta yazılanlar da bunu ispatlıyor. Mektupta şöyle deniyordu: "Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediye edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem, dalgalanan saçlarımızı sizinkine benzetemem, halkıma Çinli elbisesi giydiremem, Çin adetlerini almama imkan yoktur. Çünkü bu bakımlardan milletim, fevkalade hassastır, adeta çarpan tek bir kalp gibidir." (alıntıdır)

6 Şubat 2018 Salı

Türk Tarihinin Ana Kaynaklarından Cemiüttevârih




Ord.Prof.Dr. M.Şemseddin Günaltay

Türk tarihinin İslâm devrinde yazılan kaynakların en önemlisi, İlhaniler zamanında kaleme alınmış olan Cemiüttevarihtir. Kitap İlhaniler hükümdarı Meşhur Gazan Han'ın emriyle Hemedanlı vezir Fazlullah Reşidüddin'in başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Reşidüddin sadece, İran sarayının korkunç entrikalarını bilen kurnaz bir vezir değil aynı zamanda Türkçe, Arapça, Moğolca, Farsça ve belki de Çince bilen kalemi kuvvetli bir edip idi. Tarih, teoloji ve metafizik alanlarında da derin bilgilere sahipti. Topkapı sarayında da iki cildi bulunan eseri yazan ekipte Alp Pulat ve Türk tarihini çok iyi bilen Uygur yazıcılar da görev aldı.


Moğol tarihini yazmak amacı ile yola çıkan heyet, Cengiz Han'a kadar pek varlık gösteremeyen Moğolların tarihi yerine Türk tarihinin Moğollaştırılmasına çalışılmış olsa da Arapça, Farsça ve Türkçe yazılmış olan; baştaOğuz Kağan Destanı olmak üzere eski Türk boyları bunların yerleştikleri coğrafyaları, kültürleri ve diğer Türk destanlarını da anlatan ve Türk tarihi bakımından çok önem taşıyan bir eserdir.
Otomatik alternatif metin yok.

12. yüzyıl sonu, 13. yüzyıl başına tarihlenen bu altın yüzük, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yeni binasının yapımı sırasında bulunmuştur. Üzerindeki yazıda, “Konstantin İrene ’ye yüzükle evlenme teklif etti” yazmaktadır.

“SOPHIA” -- bilgelik Tanrıçası.

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi



Antik Çağ’dan Rönesans’a kadar bütün tasvirlerde felsefeyi bir kadın simgeler “SOPHIA” -- bilgelik Tanrıçası.

İlk kez tek tanrılı dinler ortaya koyduğu simgelerle kadınları bilgeliğin dışında bırakmış ve “sadece erkeklerle tanrı anlaşma yapar, sadece erkekler, tanrı ile insanlar arasında aracı olabilir” denmiştir.

KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...