3 Nisan 2018 Salı

Hz. Danyal


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
İngilizce kaynaklarda adı "Daniel" olarak geçen[1] Hz. Danyâl, İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerdendir.[2] Semâvî dinlerin tümünde peygamber olarak kabûl edilmektedir.[3] (Yahûdilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet) Kimi kaynaklarda Hz. Danyal'in mesleğinin remilcilik olduğu ileri sürülür.[4]

Hz. Mûsâ'nın dîninin hükümlerini insanlara tebliğ etmiş ve duyurmuştur.[2]

Kendisine kitap indirilmeyen, MÖ 4-5. yüzyıllarda yaşayan Hz. Danyal, 606 yıllarında çocuk olduğu halde esir edilerek İsrailoğulları ile beraber Babil'e gönderildi. II. Babil Kralı Nebukadnesar zamanında yaşadığı belirtilen Hz. Danyal ile ilgili bilgiler Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınlarında da yer alıyor.[1]

Peygamber Olup Olmadığı Hakkındaki Görüşler

Hz. Ali, Hz. Danyal hakkında: "O, Resul olmayan bir Nebî idi." demiştir.[5][6] Bu rivayete dayanarak ve bu rivayetteki "Resûl" kelimesini "peygamber" ile değiştirerek "O, peygamber olmayan bir Nebî idi" gibi mantık kurallarına aykırı bir cümle kurulup İslamiyet'te Hz. Danyal'ın peygamber olmadığına dair bir görüş sunulmuştur. [7] Oysa "nebî", zaten peygamber demektir. İslam terminolojisinde "nebî", kitap verilmemiş peygamber, "resûl" ise kendisine kitap verilmiş peygamber anlamına gelir. Dolayısıyla da "O, peygamber olmayan (ve kendisine kitap indirilmeyen) bir peygamberdi." demek, mantık kurallarına uymayan bir cümle olur.(Akhe notu)

Soyu

Danyal b.Hızkıl'ül 'Asgar [8], Peygamber oğullarından [9], Süleyman b. Dâvud Aleyhisselamların soyundandı.[10][11][6]

Hayatı

Kaynaklarda, ''Yahudileri, Babil esaretinden ilmi ve kehanetleri ile kurtarmış bir peygamber'' olarak bahsedilen Hz. Danyal hakkında, şunlar kaydediliyor: ''Rivayete göre, Nebukadnezar, rüyasında İsmailoğulları'ndan gelecek bir erkek çocuğun kendi tahtını sarsacağını öğrenir. Bunun üzerine İsmailoğulları'ndan doğan erkek çocukların öldürülmesini emreder. Hz. Danyal doğunca; ailesi onu dağ başında bir mağaraya bırakır. Mağarada bir erkek ve bir dişi aslan himayesinde büyüyen Danyal, delikanlı olunca kavmi arasına karışır." [1]

İsrâiloğulları, Hz. Mûsâ'dan sonra kendilerine gönderilen peygamberleri dinlemeyip isyân edince, Allah-ü teâlâ, onlara zâlimleri musallat etti. Çeşitli belâlar gönderdi. Düşmanları tarafından yurtları işgâl edildi. Asurlu hükümdârı Buhtunnasar (Nebukadnazar')ın orduları Kudüs'e girip ele geçirdiler. Şehri yakıp yıktılar, İsrâiloğulları'ndan pek çok kimseyi öldürdüler, esir aldıkları yetmiş bin çocuğu yanlarında götürdüler. Bu çocuklar arasında Hz. Danyâl'ı Buhtunnasar sarayına aldı. Hz. Danyâl, onun sarayında büyüdü. Mecûsî olan, yâni ateşe tapan Buhtunnasar, Hz. Danyâl'ı kendi dîninden olmadığını anlayınca, onu yanından uzaklaştırdı ve hapse attırdı. Buhtunnasar'ın gördüğü bir rüyâyı tâbir ettiği için hapisten çıkarıldı.[12]

Ka'bûl Ahbâr, hazretleri şöyle nakletmektedir: Hükümdarlardan Buhtunnasâr, korkulu bir rüyâ görür ve gördüğü rüyâyı da unutur. Hem rüyasını hem de tabirini öğrenmek ister ama hiç kimse yardımcı olamaz. O sırada Peygamberlerden Hz. Danyâl, Buhtunnasârın hapishanesinde idi. Hz. Danyal, zindancıya; «Buhtunnasâra söyle ben hem rüyâsını hem de tabîrini biliyorum» der. Zindancı hükümdara haber verir ve Buhtunnasârın yanına götürülür. Danyâl aleyhisselâm içeri girince secde yapmaz. Halbuki Buhtunnasârın huzûruna girince secde yapmak o kavmin âdetlerinden
idi. Buhtunnasâr, Hz. Danyâl; «Niçin secde etmedin?» diye sorar. O da; «Rabbim bana başkasına secde etmemem şartıyla rüyâ tabîri ilmini öğretti. Eğer sana secde edersem o ilmi benden alır. Senin rüyânı tabîr edemem ve beni öldürürsün. Sana secde etmemekten dolayı gelecek sıkıntı secde etmekten dolayı gelecek sıkıntıdan dahâ kolaydır hafîftir. Sana secde etmemem hem benim hem de senin için iyi olacağından secde etmedim.» der. Bunun üzerine Buhtunnasâr; «Sen Rabbinin ahdine vefâ ettiğin için sana güvenilir. Çünkü Rabbinin ahdine vefâ eden kimse iyi kimsedir.» der...[13]

Hz. Danyâl'ı hapisten çıkaran Buhtunnasar, ona memleketin işlerini havâle etti. Çıkardığı fermanla ona saygı gösterilmesini emretti. Buhtunnasar'ın adamları, Hz. Danyal'ı kıskandılar. O'nun işten uzaklaştırılmasını istediler. İleri gelen adamlarının sözlerine aldanan Buhtunnasar, Hz. Danyâl'ı kendi dîninden olmadığı için ateşe attırdı. Fakat Hz. Danyâl, Allah-ü teâlânın yardımıyla yanmadı. Daha sonra Buhtunnasar'a yâhut Buhtunnasar'ın resmine secde etmediği için, içinde aslanların bulunduğu bir kuyuya atıldı. Fakat Allah-ü teâlânın yardımıyla aslanlar, ona hiç dokunmadılar. Hz. Danyâl, atıldığı kuyudan sağ sâlim kurtuldu.[12][2]
Kezâ Danyal -aleyhisselâm-'ı Buhtunnasr kuyuya attırıp üzerine de iki arslan bırakınca arslanlar ona zarar vermediler ve hizmetine koyuldular. Cibrîl gelib: Ya Danyal diye seslendi. Danyal: Sen kimsin? Deyince Cibrîl: Ben Rabbinin gönderdiği elçiyim. Bak sana taâm gönderdi, dedi. Danyal da: Kendisini zikredeni unutmayan ve onu her yerde hıfz eden Allah'a hamd ü senâlar olsun, dedi.[14]

Diğer bir rivayet de şöyledir: Hz. Danyal'ı zindana attıklarında yanına iki de vahşî aslan koydular. Beş gün sonra zindanın kapısını açtıklarında Danyal aley-hisselam'ın namaz kıldığını aslanların, da zindanın bir tarafında yatmış olduklarını ve ona dokunmamış olduklarım gördüler. Buhtunnasır ona, «Zindana atıldığında ne söyledin de aslanlar sana dokunmadı?» dedi. O da, «Kendisini zikredeni unutmayan Allah'a hamd olsun, kendisine tevekkül edeni başkasına bırakmayan Allah'a hamd olsun. Çarelerimiz kesildiği vakit, tek dayanağımız olan Allah'a hamd olsun. Amellerimize güvenimiz olmadığı vakit tek ümidimiz olan Allah'a hamd olsun. Üzüntümüzden sonra sıkıntımızı gideren Allah'a hamd olsun. Güzel amele karşılık güzel mükafat veren Allah'a hamd olsun. Sabırla dertlerden ve belalardan kurtaran Allah.a hamd olsun dedim» diye cevap vermiştir. Hatta rivayetlere göre dişi bir Aslanın emzirdiği ve erkeğinin de onu koruyup kolladığı söylenilmektedir.

Buhtunnasır'ın ölümünden sonra, Hz. Üzeyr ile birlikte Kudüs'e geldi. Kendisine peygamberlik verildi. İnsanlara Hz. Mûsâ'nın dîninin emir ve yasaklarını anlattı.[15]

Ebu Hamza, Ali b. Hüseyin (aleyhisselâm)' dan şöyle rivayet eder: Eğer insanlar, ilim öğrenmenin ne gibi yararlarının olduğunu gerçek anlamda bilselerdi yüreklerinden kan akması ve azgın girdaplara dalmak pahasına onu öğrenirlerdi. ALLAH Tebareke ve Teâlâ, Danyal (aleyhisselâm)'a şöyle vahyetti:

«En nefret ettiğim kulum, âlimlerin değerini hafifseyen, onlara uymaktan vazgeçen cahildir. En sevdiğim kulum ise büyük sevabı isteyen, âlimlerle beraber olan, ağırbaşlı, yumuşak, insanlara uyan ve hikmet sahibi insanlardan erdemli söz ve davranışlar algılamaya yatkın muttaki insandır.» [16]

Enbiya Suretlerinin Hz. Danyal Tarafından İpek Kumaşlara Çizilişi

Hz. Âdem, çocuklarından gelecek Peygamberleri görmeyi, Rabbinden, dilemiş, Yüce Allah da, onların suretlerini [17], Cennet ipeklerinden kumaşlara [18], onun için [19] çıkarttırıp [20] kendisine indirmişti.[21] Bunlar; Hz. Âdem, "Güneş'in battığı yerdeki Mahzeni"nde saklı bulunuyordu. [22] Hz. Zülkarneyn, onu, ele geçirdi.[23] Hz. Âdem'in Mahzeninden çıkarıp [24] Hz. Danyal'a verdi.[25] Hz. Danyal da, onlara göre [26], bu sûretleri [27], ipek kumaşlara [28] çizdi.[29] Hz. Danyal'ın çizmiş olduğu bu suretler, Hz. Zülkarneyn'in ele geçirdiği suretlerin aynı idi.[30] Hz. Zülkarneyn tarafından verilen suretlere göre Hz. Danyal 'ın ipek kumaşlar üzerine çizmiş olduğu, Âdem'den, Hz. Muhammed (S.A.V.)'a kadar olan bazı Peygamberlerin suretleri [31], kraldan krala -tevarüs sûretile- geçerek Kayser Herakliüs'e kadar gelip erişmiş [32], o da, onları, Sandığından birer birer çıkarıp Hz. Ebû Bekr'in Elçilerine göstermişti. [33][11]

Beyhaki'nin Delail-un-Nubuvve'de Hakim'den icazeten yazdigi bir hadiste, Hisam bin As el-Emevi soyle anlatmistir: Ben bir adamla Heralk'e, onu Islam'a davet etmek uzere elci olarak gonderildik. Biz Dimesk'e varinca, Cebele bin Eyhem El-Gassani'nin yanina gittik. Ne bakalim ki,bir taht uzerine oturmustur. Bize konusmamiz icin bir elci gondermisti. Biz elciyle degil bizzat kendisiyle konusmayi azimlemistik. Elci ona gidip bize donunce, girmemiz icin izin almisti.. Yanina vardik: Onunla konustuk ve Onu Islama davet ettik. Bu arada baktik ki, uzerindeki beyaz elbiseye varincaya kadar her sey siyah. Bunu sorduk; Bize dedi ki: ”Sizi Sam'dan cikarmak uzere hazirlik yaptim da; sizi cikarincaya kadar bu siyah elbiseleri cikarmiyacagim.” Biz ona soyle dedik; ”Bizim Peygamberimiz sallallahu aleyhi vebsellem,bsizin buyuk padisahiniz Herakl'in mulkunu ve sizin bu meclisinizi alacagimizdan haber verdi.bAndolsun senin bu meclisini de istila edecegiz. Bunda hic subhen olmasin.” Bunun uzerine yuzu siyahlasti; ve : ”Burdan kalkin;” dedi. Bizimle bir elci,bbuyuk padisah Herakl'e gonderdi. Biz elciyle birlikte Herakl'in bulundugu saraya yaklasinca, adamlari bize gelerek dediler ki; ”Bu bineklerinizle kralin huzuruna giremezsiniz. Isterseniz yaya , isterseniz kisraklar ve katirlarla sizi goturelim. Sizin boyle meclise girmeniz dogru degildir.” Biz: ”Hayir. Herakl'e haber verin. Biz bu sifatimizla, bineklerimiz uzerinde oldugumuz halde yanina varmak istiyoruz.” Cevabini verdik. Nihayet izin verildi; onun odasina yakin bir yere vardik. Kiliclarimizi kilifindan cikararak develerimiz meclisinin yakinina cokturduk. O bize bakiyordu. Biz: ”La ilahe illallah Vallahu Ekber.” dedik. Bizim bu deyisimizle binadan ses geldi ve sarsildi; sanki ruzgardan yere dogru egilmis bir fidan gibi oldu. Bunun uzerine Herakl bize haber gonderdi; Dininizle beraber asikar olmaya hakkiniz yoktur; meclisime girin. Biz meclisine girdik, yaninda bircok patrikler oturmus, kendisinin ve onlarin uzerinde kirmizi elbiseler vardi. Biz ona yaklasinca gulerek soyle dedi: -Kendi aranizda nasil selam veriyorsunuz? -Biz kendi aramizda “Esselamu aleyk”diyoruz. Bununla yaniniza gelmeye iznimiz yoktur. Aranizdaki hediyeyle (yani egilmekle) gelisimiz de haramdir. -Siz kendi aranizda boyle selam veriyorsunuz, anladik. Buyugunuze nasil selam veriyorsunuz? -Esselamu aleyk diyoruz. -O size nasil selam veriyor? -Esselamu Aleyk demekle icabet ediyor. -Sozunuz ne kadar yucedir. Biz La ilahe illallah,Vallahu Ekber dedik. Yine binadan ses geldi, sarsildi; ruzgarin fidani yere egdigi gibi oldu. Herakl: -Siz bu kelimeyi soylediginiz vakit , odalariniz boyle oluyor mu? -Hayir, Vallahi su anda gordugumuzden baskasini musahade etmemistik. Sonra Herakl yemin ederek: -Mulkumun yarisinin gitmesini severdim? -Neden? -Bu, nubuvvet isinden daha ehven gelirdi. Sonra namazimizdan, orucumuzdan sordu; biz de ona anlattik. Bunun uzerine bize bir yer tahsis etti; uc gun orada istirihat ettik. Sonra bize bir gece elci gonderdi; onun bulundugu odaya gittik. Orada bulunan cok gozlu bir sandigin bir gozunu acti. Oradan kirmizi ipekten bir mendil cikardi. Mendil uzerinde; gozleri buyuk, kalcasi iri, boynu uzun, sakalsiz, saclari guzel orgulu,Allah'in yaratmis oldugu en guzel bir sureti gostererek: ”Siz bunu tanirmisiniz?” dedi. Biz dikkatle baktik; bedeni cok tuylu.. Hayir,dedik. ”Bu Adem aleyhisselam'in suretidir.”dedi Sonra bir goz daha actik; siyah bir mendil cikardi.Uzerinde kirmizi gozlu,buyuk basli,bedeni tuylu,guzel sakalli bir suret vardi.Sordu; -Bunu tanirmisiniz? -Hayir. -Bu da Nuh aleyhisselam'dir. Sonra bir goz daha acti ; siyah ipek uzerine bembeyaz guzel gozlu, genis alinli, uzun sakalli, guler yuzlu, beyaz sakalli bir suret vardi. -Bunu tanirmisiniz? -Hayir. -Bu Ibrahim aleyhisselam'dir. Yine bir goz acti, uzerinde suret bulunan bir mendil cikardi.Ne bakalim ki, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem.. -Bunu tanirmisiniz? -Evet. Muhamedun Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, dedik ve agladik. Allah sahid; Herakl ayaga kalkarak durdu, sonra oturdu. “Gercekte O mudur?“ diye sordu. “Evet; gercekte Odur.“dedik. Dikkatli dikkatli bakti. Hayli zaman sukut etti. Sonra dedi ki; Bunu en son gosterecektim ama sabredemedim. Itikadinizi bilmek icin önce gosterdim. Sonra bir goz daha acti;icinde bulunan ipek mendilin uzerinde; ofkeli,esmer,gozleri cukurda, derin bakisli, sik disli, dudaklari tomurcuk bir suret bulunuyordu. Surette gazab eseri barizdi. -Bunu tanir misiniz? -Hayir. -Bu Musa aleyhisselam'dir. Yaninda bir suret daha vardi; gozleri burnunun ucuna bakar, alni genis, saclari yagli idi. Herakl sordu: -Bunu tanir misiniz? -Hayir. -Bu Harun aleyhisselam'dir. Sonra Lut, Ishak; Ya'kup, Ismail, Yusuf, Davud, Suleyman, Isa aleyhimussalatu vesselam'in suretleri uzerinde bulunan mendilleri gosterdi. Bunun uzerine biz peygamberimiz'in suretinin aynisini gorunce, obur peygamberlerin suretlerinde suphe etmedik. “Bu nerden sizin elinize gecmis?“diye sorduk.Dedi ki; “Adem aleyhisselam nebilerin suretlerini gormeyi niyaz etmis,Allah Teala da ona bunlari gondermistir. Danyal aleyhisselam'a naklolunmus; Iskender de onu hazinesinden cikarmis.. Keske kral olmasaydim, kole olsaydim da sizinle ortak olaydim...“ cok hediyeler verdi; bizi hurmetle ugurladi. Bizler Ebu Bekr radyallahu anh'a varinca ona bunu anlattik; aglayarak dedi ki:“Miskindir, miskindir.. Eger Allah Teala onu hidayet etmis olsaydi, yapcakti. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem,gercekte bunlarin ve yahudilerin, kendisinin sifatlarini bulduklarindan haber vermistir.“ [34]

Vefatı

Danyal Aleyhiselâm, bir müddet, Bâbil'de oturdu. [35] Bâbil'den ayrıldıktan sonra, Huzistan'ın [36] Sus [37] nahiyesinde kaldı. [38] Orada, vefat etti.[39] Naaşı ve kabri, kabri Sus'tadır.[40] Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

Kabrinin Ortaya Çıkarılması

Yüce Allah; Hz. Ömer'in Halifeliği zamanında Sus şehrini, Ebû Mûsâ El Eş'a-rî'nin eliyle feth etti. Ebû Mûsâ, Sus kralı Sabur'u, öldürdü. Sus şehrini, kuşattı. Şehirde bulunan şeyleri, Sabur'un mal ve mülklerini ganimet olarak aldı. Mal depolarını, dolaşıp onların içinde bulunanları, alırken, bir meydanda, kilitli bir depoya rastladı ki, deponun kilidi, kalayla mühürlenmişti. Ebû Mûsâ, Sus halkına: «Bu depoda ne vardır? Ben, onun kilidinin de, kalayla mühürlenmiş olduğunu görüyorum.» dedi. Sus halkı: «Ey Emîr! Onun içinde, sana yarayacak bir şey yoktur!» dediler. Ebû Mûsâ: «Onun içinde ne olduğunu, muhakkak, benim, bilmem lâzım! Deponun kapısını açınız da, içinde ne vardır bir bakayım?» dedi. Kilidi, kırdılar ve kapıyı açtılar.

Ebû Mûsâ, depoya girip bakınca: Uzun, havuz gibi oyulmuş bir taş ve içinde de, altun sırma ile dokunmuş bir kefenle kefenlenmiş, başı açık, ölü bir adam gördü! Ebû Musa da, yanında bulunanlar da, ölü zatın boyunun uzunluğuna hayrette kaldılar. Sonra, onlar, onun burnunu, karışladılar. Bir karıştan fazla olduğunu gördüler. Ebû Mûsâ, Sus halkına: «Yazıklar olsun size! Kim bu adam?» diye sordu. Sus halkı: «Bu adam, Iraklıdır. Irak halkı, yağmurları kesildiği zaman, bununla, tevessül eder, yağmurla sulanmak isterler, yağmurla sulanırlarmış! Iraklıların kuraklığa uğramadıkları sırada, biz, yağmursuzluktan, kuraklığa uğramışız. Iraklılara adam salıp onu vesile kılarak yağmur dileyelim diye bize, onu, yolla­malarını, istemişiz. Iraklılar, göndermeğe yanaşmayınca, yanlarında elli adam rehin bırakıp bunu, beldemize getirmiş, kendisiyle tevessül ederek yağmur dilemiş, yağmurla su­lanmışız. Kendisini, Iraklılara iade etmemek görüşüne varmışız. Kendisi de, ölüm döşeğine düşünceye kadar yanımızda oturmuş ve vefat etmiş. İşte, onun kıssası ve hali, böyle imiş.» dediler.

Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus'ta bir müddet oturdu. Hz. Ömer'e bir yazı yazıp Sus şehrinden, Allah'ın, kendilerine nasib ettiği şey­leri haber verdi ve ölü zâtın işini de, yazısında, yazdı. Yazı, varıp Hz. Ömer, onu, okuyunca, Eshabın Ulularını, yanına çağırdı. Onlara, ölü zat hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordu. Onlardan hiç birinde, onun hakkında bir bilgi bulamadı. Ancak, Hz.Ali: «Bu Zat, Danyal Hakîmdir. Kendisi, Resul olmayan bir Nebîdir. Eski zamanda, Buhtunnassar'ın ve ondan sonraki krallardan bazısının yanın­da bulunmuştu.» dedi ve onun, başından sonuna ve vefatına kadar kıssasını anlattıktan sonra: «Sahibine (Ebû Musa'ya) yaz! Onun üzerine, cenaze namazını kılmasını ve onu, Sus'luların erişemeyecekleri bir yere gömmesini, kendisine, emret!» dedi. Hz.Ömer, bunu, Ebû Musa'ya yazdı. [41]

Yazısında: «Onu, beyaz Kabatî bezinden kefene sar, ve kefene, koku sür. Üzerine, cenaze namazı kıl. Sonra, onu, Peygamberlerin gömüldüğü gibi, göm! Malına, bak. Onu, Müslümanların Beytülmal'ına koy!» dedi.[42]

Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus ırmağının yolunu, başka bir yola çevirip akıt­malarını, Sus halkına emretti. Sonra, Danyal Aleyhisselâmın üzerinde bulunan kefenden başka bir kefene sarılmasını, emretti. Sonra, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte onun cenaze namazını kıldı. Suyu çekilen ırmak yatağının ortasına kabrini kazdırıp, kendisini gömdürdükten sonra, ırmağı eski yoluna çevirterek onun üzerinden akıttı. [43][11]

Onun vefat ettiği yer üzerine bir söylem de şöyledir: Daha sonra Tarsus ve civarında oluşan kıtlık üzerine bu bölgeye davet edilen Hz. Danyal'ın bu bölgeye gelmesi ile bölgeye bolluk ve bereket gelmesi üzerine bölge halkı, Hz. Danyal'ı bırakmamışlardır. Tarsus'ta vefat eden Hz. Danyal'ın makamını bulmak için Tarsus Belediyesi tarafından finanse edilen kazı çalışmaları rivayetlere uygun çıkan tarihi eserler ışığında devam etmektedir.[3]

Kaynaklar

[1] www.internethaber.com/news_detail.php?id=194394
[2] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Danyâl Aleyhisselâm" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.
[3] tr.wikipedia.org/wiki/Danyal
[4] Gülenay Ziya, "Peygamberlerin Meslekleri ve Nitelikleri", İrşad Dergisi, sayı:1.
[5] Sâlebî - Arais s. 341.
[6] www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=42635
[7] tr.wikipedia.org/wiki/Tartışma:Danyal
[8] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.38,40, İBn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.107,117
[9] Taberî-Tarih c.1,s.289, c.2,s.15.
[10] ibn Habîb - Kitabülmuhabber s. 390.
[11] M. Asım Köksal, "Peygamberler Tarihi", Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/274-276.
[12] Nişâncızâde Mehmed Efendi, Taberî
[13] www.ilahiyatforum.com/forum/herkesten-vef-beklerken-t61720.html?p=1182974
[14] www.karagoz.web.tr/forum/forum_posts.asp?TID=1395&get=last
[15] www.mollacami.net/forum/index.php/topic,21739.0.html
[16] "USUL-U KÂFİ ( Akıl ve cehalet kitabı ) den HADİSLER", www.bilgininefendisi.net/forum/index.php/topic,42674.50/wap.html
[17] Ebû Nuaym Delâilünnübüvve c.1, s.22, Beyhakî Delâilünnübüvve c.1, s.291, Ebülferac İbn Cevzi Elvefa c.2, s.731, Muhyiddin b. Arabî Muhâdaratül ebrar c.1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.2, s.253, A.Aliyyülmüttakî Kenzül'ummal c.12, s.471.
[18] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, ibn Arabî Muhâdara c.1, s.104.
[19] Muhyiddin b. Arabî Muhâdaratülebrar c.1, s.104.
[20] Ebâ Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferac Elfvefa c.2, s.731, İbn Arabî 104.
[21] Beyhakî Delâil c.1, s.291, Zehebi Tarihulislam c.2, s.374, Ebülfida Tefsir c.2, s.253, Kenzülummal c.12, s.471.
[22] Beyhaki Detail c.1, s.291, Elvefa c.2, s.731, Muhâdara c.1, s.104, Zehebî c.2, s.374, Ebülfida Tefsir c.2, s.253.
[23] Ebû Nuaym Delaîlünnübüvve c.1, s.22, Ebülferec İbn Cevzi Elfvefa c.2, s.731.
[24] Ebû Nuaym Delâil, c.A, s.22, Beyhatö Delâilünübüvve c.1, s.291, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdara c.1, s.104, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.1, s.22.
[25] Beyhakî Delâil c. 1, s.291, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2, s.253, Diyar Bekri Hamîs c.1, s.22.
[26] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, İbn Arabî Muhâdara c.1, s.104.
[27] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, ibn Arabî Muhadara c.1, s.104.
[28] Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Kenzülummal c.12, s.471, Diyar Bekrî Hamiş c.1, s.22.
[29] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c. 1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.
[30] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c. 1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.
[31] Ebü Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c.1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Kenzülummal c.12, s.471, Diyar Bekrî c.1, s.22.
[32] Dineverî El'ahbar s. 19, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.
[33] Dineverî El'ahbar s.18-19, Ebû Nuaym-Delâil c.1, s.21-23, Beyhaki Delâil. c.1, s.287 - 291, Ebülferec Elvefa c.2, s.729 - 731, Muhyiddin b. Arabî Muhadara c.1, s. 100 -104, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.366-374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.2, s.252-253, Diyar Bekrî Hâmis c.1, s.22.
[34] www.ihvanforum.org/islam-i-hayat/44137-peygamber-resimleri/
[35] Şâlebî Arais s.340.
[36] İbn Esir kâmil c.1, s.268
[37] İbn Kuteybe Maarif s.23. Salebi Arais s.340, İbn Esîr Kâmil c.1, s.268
[38] İbn Kuteybe Maarif s.23
[39] Dineverî El'ahbar s.23, Salebi Arais sb.340, İbn Esîr Kâmil c.1, s.268.
[40] İbn Kuteybe Maarif s.23, Dineveri El'ahbar s.49, Beyhaki Delâil c.1, s.292, Muhyiddin b. Arabi Muhadaratüleb-rar c.1, s.136.
[41] Sâlebî Arais s.340-341.
[42] A. Aliyyülmüttakî Kenzül'ummal c.12, s.482.
[43] Sâlebt Arais s.341.
























2 Nisan 2018 Pazartesi

Sagalassos’un Kısa Tarihçesi

Sagalassos ile ilgili görsel sonucu

Sagalassos Türkiye’nin güneybatısında, Burdur’un Ağlasun ilçesinde yer alır. Antalya’dan yalnızca yaklaşık 100 km uzaklıktadır. Antik kent dağ eteklerine, denizden 1450 ile 1600 metre yükseklik arasına kurulmuştur. Güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Anadolu platosu yer alır. Hemen doğusunda 2271 metredeki zirvesiyle Akdağ yükselir.

Antik kentin civarında pekçok verimli ova vardır. Bunlar zamanla kent topraklarına dahil olur. Bunlardan en önemlisi ve Sagalassos idaresine ilk katılan (MÖ 2. yüzyıl başında) Burdur Ovasıdır. Böylece kentin tarım alanı büyük ölçüde genişler ve bu durum ileriki yıllarda Sagalassos’un Anadolu Roma yol ağına bağlanmasına olanak sağlar. Ardından, Augustus Dönemi’nde Bağsaray ve Çelitkçi vadileri de kentin idaresi altına girer.
İnsanlar neden bu dik yamaçlara yerleşmiştir?

Antik çağlarda bunu seçmek için geçerli sebepler vardır. Bunlardan birisi güvenlik kaygısı, bir diğeri ise suyun bolluğudur. Yer katmanlarının özelliği sayesinde, bölgede düzinelerce pınar bulunur. Geçirgen kireçtaşı kayaçlardan sızan su, alttaki kil tabakalarına rastlayınca, yamaçlardaki çatlaklardan çağlayan pınarlara dönüşür.
Yüksek kaliteli seramik kap kacak ve tuğla yapmaya uygun kil ve metal eşya üretmek için maden cevheri de sunmuştur bu yamaçlar insanlara. Antik çağlarda civardaki vadiler bugün olduğundan daha da verimlidir. Bir başka etken de, kentin tarihinin en parlak zamanı olan Roma İmparatorluk Dönemi’nde, Sagalassos’un, Anadolu’nun yol ağına bağlanmış olmasıdır. Bu sayede kent hem Anadolu’nun içlerine, hem de Ege ve Akdeniz limanlarına ulaşır. Kentin ekonomisinin temelini tahıl ve zeytin kadar, olasılıkla çam ağacı ve kırmızı astarlı, kaliteli seramik kap kacak üretimi ve ihracatı oluşturur. Tüm bu koşullar insanları refah içindeki, yeniliğe açık bu kente çeker, Sagalassos’un itibarı giderek artar.

Sagalassos’tan önce Sagalassos
MÖ 10 000’den 546’ya

Gelecekte Sagalassos olacak bölgede insana ait ilk izler MÖ 10 000’e kadar uzanır. Burada bilinen en eski yerleşik düzen ise MÖ 6500’e aittir. Bu tarihte seramik eşya yapımı da başlar. Ağlasun Vadisi’ndeki ilk tarım yerleşimi MÖ 4000’den hemen önceye tarihlenir. MÖ 3000’den önce yerleşimler arasında bir ağ oluştuğu ve her birinin kendi topraklarını kontrol ettiği bilinir. Bu gelişme MÖ 2300/2200 civarında duraklar. Bu sırada Hint-Avrupa kökenli insanlar (Hititler ve Luviler) Anadolu’ya yerleşir. Milattan önce on dördüncü yüzyıl civarında Sagalassos bölgesi Luvilerin etkisi altına girer; bu evrede Miken uygarlığı veya onun Anadolu kolonilerinden eşyaların bölgeye ithal edilip kullanılmış olduğuna dair izler vardır. MÖ 1200’den kısa süre sonra Tunç Çağı’nın büyük imparatorlukları tarihten silinir ve bunların yerini Frigler, Lidyalılar ve son olarak Persler alır. Eski Luvi devletlerinden farklı gruplar gelişir. Bunlardan birisi Sagalassos bölgesine yerleşen Pisidyalılardır.

Hellen kültürünün etkisinde Sagalassos
MÖ altıncı ve birinci yüzyıl arası

Pisidya’da ve olasılıkla Sagalassos’ta Hellenize olma sürecinin başlangıcı Pers hakimiyeti sıralarına dayanır. Bu dönüşüm Büyük İskender’in bölgeyi fethetmesi ile hızlanır ve güçlenir ve Roma Dönemi’nde İskender’den sonra gelen yönetimler altında devam eder. Sagalassos, Pisidya’daki başka bazı kentlerden çok daha hızlı şekilde antik Grek kent-devletlerine benzeyen bir polis haline gelir. Bu ilerici tutum, olasılıkla Sagalassos’un 1,5 kilometre güneybatısındaki büyük yerleşim Düzen Tepe’nin daha ‘tutucu’ komşu yerleşimin sonunu getirir.

Bir kentin dönüşümü
Augustus ve birinci yüzyıl

Sagalassos’un tarihinde en etkili isim büyük olasılıkla Roma’nın ilk imparatoru Augustus’tur. Kendisinin kente doğrudan müdahalesi yoktur ancak onun zamanında kurulan barış ortamı yatırımlara olanak sağlar; vergi sisteminde reforma gidilir; İmparatorun yaptırdığı yeni yol Sagalassos’u denzilere bağlar. İklim de bu dağlık bölgede bugün olduğundan daha ılık ve yağışlı hale gelir ve nüfus önemli ölçüde artar. Sagalassos’un seçkinleri bu ortamın sunduğu çeşitli olanakları ve ekonomik fırsatları görür. Pisidya’nın diğer kentlerinden farklı olarak Roma kimliğini benimserler. Birinci yüzyılda Sagalassos altın çağını yaşar.

“Pisidya’nın birinci kenti”
Hadrian ve ikinci ve üçüncü yüzyıllar

MS 124-132 yılları arasında İmparator Hadrian Anadolu’yu en az üç defa ziyaret eder. Olasılıkla bu ziyaretlerden önce, Sagalassos’un geleceği için çok önemli etkileri olacak bir karar alır: Kenti Galatya Eyaleti yönetiminden alır ve Likya-Pamfilya Eyaleti’ne katar. Sagalassos, eyalete eklenen yeni bölge Pisidya’nın imparatorluk kült merkezi olur. Ayrıca İmparator tarafından “Pisidya’nın birinci kenti” ilan edilir. Sagalassosluların İmparator Augustus zamanından beri elde etmek istedikleri gerçekleşir. Hali hazırda Pisidya’nın birinci kenti olan Sagalassos’un konumu resmi olarak kabul edilir. Bu durum kentin yeni bir altın çağa adım atmasını sağlar. Yoğun ekonomik hareket ve büyük mimari projeler üçüncü yüzyıla dek sürer.

Yeni bir kültür: Sagalassos Hıristiyan oluyor
Dördüncü ve beşinci yüzyıllar

Yüzyıllar süren Hellenleşme sürecinden ve Roma Dönemi’nden sonra, Sagalassos dördüncü yüzyıl itibarıyla üçüncü büyük değişikliğe uğrar. Kent Hıristiyanlığı kabul eder. Buna bağlı olarak önemli idari değişiklikler meydana gelir. Neredeyse 235 yıl ara verilen inşaat işleri MS dördüncü yüzyılda yeniden başlar. Kentin seçkinleri bu süreçte eskiye göre daha az etkindir. MS beşinci yüzyıldan itibaren Sagalassos’ta Hıristiyanlaşma süreci kendini iyice belli eder.

Fasılalarla yaklaşan son
Altıncı yüzyıl ve ötesi

Altıncı ve yedinci yüzyıllarda meydana gelen üç olay, Sagalassos’un giderek zayıf düşmesine neden olur. Her iki yüzyılın başında birer deprem yaşanır. MS 541-542’de ise kenti veba salgını sarar. Bundan sonra kentte yaşam on üçüncü yüzyıla kadar tarıma dayalı olarak devam eder. On üçüncü yüzyıla gelindiğinde Sagalassos’ta İskender Tepesi’ndeki son kale de Selçuklular tarafından yıkılır. Bunun yerine Selçuklu Türklerinin ovadaki yerleşimi Ağlasun gelişir.

Hayret ve sevinç
Sagalassos’un keşfi (1706-1982)

Sagalassos’un on üçüncü yüzyılda terk edilmesinin ardından, kentin harabeleri 1706 yılına kadar keşfedilmeden kalır. Bunları yeniden keşfetme onuru XIV. Louis’nin görevlendirdiği bir Fransız diplomatın olur. Harabelerin Sagalassos kentine ait olduğu ise ancak 1824’te bir yazıt okunduğunda belirlenir. 1884-1885’te, Kont Lanckoroński kentteki ilk bilimsel araştırmaları yürütür. 19. yüzyıla gelindiğinde artık “Sagalassos” bilinen bir antik kenttir. Ancak kısa sürede kent bir kez daha unutulmaya yüz tutar ve o sıralarda Türkiye’nin deniz kıyılarındaki büyük antik kentlerde başlayan kazıların gölgesinde kalır. Yirminci yüzyıla gelindiğinde arkeologların yalnızca belirli yönlerini incelediği kentte, 1983 yılında Stephen Mitchell idaresinde bir geniş araştırma başlatılır. 1986’da Marc Waelkens’ın da katıldığı ve sonradan başkanlığını yürüttüğü yüzey araştırması dört yıl sürer. 1990 yılında Marc Waelkens’a Sagalassos’ta kazı yapma ve kent topraklarında araştırma yürütme izni verilir.

Sagalassos ile ilgili görsel sonucu


http://www.tursaga.com/tr/kesfet/sagalassos/sagalassosun-kisa-tarihcesi alıntı

Osmanlı şerbetinin tarihçesi


Fransızın “sorbet”i,İngiliz’in “sherbet”i, ama aslında o Osmanlı’nın ŞERBET’i..Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyalarında İslam toplulukları tarafından ortaya çıkarıldı ve tüketildi. Osmanlı İmparatorluğu’nda yemek kültüründe önemli bir yeri olan ve altın tombakta sunulan şerbet, günümüzde sadece ramazanlarda sembolik olarak sunulan bir kültür mirasına dönüştü. “Sorbet” olarak dünya mutfaklarında Osmanlı dönemlerinde İngiliz seyyah ve sefirler bu ürünü, onu evrenselleştiren Osmanlılar sayesinde tanıdıkları için kendi dillerine şerbet (sherbet) kelimesini doğrudan aldı. Ünlü yemek tarihçisi Alan Davidson’a göre ise, Osmanlı - Bizans Venedik ilişkileri döneminde şerbet İtalyan mutfağına “sorbetto” olarak girdi. Fransızlarda şerbeti İtalyanlardan öğrenerek “sorbet” adını verdi ve karlı – buzlu şerbetin benzeri olan buzlandırılmış şerbeti geliştirdi. Böylelikle şerbet “sorbet” adıyla tüm dünya sofralarında geleneksel bir boyut kazandı. Sorbet, özellikle üst düzey mönülerdeki karmaşık tatların damakta bıraktığı yorgunluğu rahatlatmak ve bir sonraki yemeğe hazırlamak için tercih ediliyor. Sarayın gözde şerbetleri Batı imparatorluklarının rbet Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Orta Asya şölen sofralarındaki içeceklerin yerini, Osmanlı Sultanının sofrasında şerbet alıyordu. Topkapı Sarayı’na sonradan eklenen helvahane ile mutfak adeta bir tatlı, şurup ve şerbet laboratuvarı halini aldı. Sarayın en gözde şerbetleri gül, zambak, menekşe, fulya, yasemin, muhabbet, iğde ve nilüfer çiçeklerinden yapılırdı. Özellikle tatlı suda yetişen ve çok kısıtlı miktarda bulunan nilüfer çiçeğinden yapılan şerbet aynı zamanda akıllara durgunluk verecek bir reçete idi. Altın tombaklarda sunuldu Şerbet yapımına bu kadar önem veren Osmanlı Sarayı  onu sunarken de aynı önemi gösterdi ve sanatkâr kuyumcu marifeti ile yapılmış pahalı avadanlıklar, altın tombak şerbetlikler kullandı. Genelde saray ve halk mutfağı arasında büyük uçurumlar olmasına rağmen konu şerbet olunca bu uçurum kapanıyordu. Çünkü şerbet her hanede her zaman ansızın gelen misafire sunulması gereken en önemli ikramdı. Kaybettiğimiz şerbet kültürü, içinde yaşadığımız coğrafyanın iklimsel ve beşeri ilişkilerinin asırlar süren ürünüdür.

ŞAH İSMAİL’İN EŞİ TAÇLI BEGÜM

İlgili resim

Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında yapılan Çaldıran savaşınınönemli tartışma konularından bir de Şah İsmail’in eşi Taçlı Begüm’ün Osmanlılarıneline esir düşüp düşmediği meselesidir. Utanç, cinsiyet, namus,psikolojik üstünlük gibi kavramların gölgesinde değerlendirilen bu hadiseOsmanlı kaynaklarının pek çoğunda yer alırken, Safevî kaynaklarında hiçbirşekilde bahsedilmez.Taçlı Hanım’ın asıl adı Bigi Hanım olup Musullu Türkmenlerinden HamzaBey Bektaşlı’nın oğlu Mihmad Bey’in kızıdır (Kadı Ahmed 1359/1971: I/290)2.Onun Musullu Türkmenlerin mensubiyetine dair herhangi bir tereddüt bulunmamaklabirlikte (Kadı Ahmed 1359/1971: I/176; Budak Münşî Kazvinî1378/2000: 121-123), Alem-Ara-yı Şah İsmail adlı eserde Taçlı Begüm’ünŞamlu Türkmenlerinden Abidin Han’ın kızı olduğunu, güzelliği, yiğitliği ve cesaretiile dikkat çektiğini, kardeşi Durmuş Han ile güreşip onu yendiğini; buvasıflarından Şah İsmail’e bahsedilince onun evlenmek üzere talip olduğunu,fakat kızın ok ve yay ile kendisinden üstün gelecek, güreşte kendisini yenecekbir kişi ile evleneceğini söylediğini, savaşa gitmesine engel olunmadığısürece Şah ile evlenebileceğini bildirdiğini; Şah İsmail’in de kızın şartlarınıkabul ederek onunla evlendiğini kaydetmektedir (Anonim 1349/1971: 80-81). Burada nakledilenler Dede Korkut destanlarında Kam Püre Bey OğluBamsı Beyrek Boyu’nda geçen Banu Çiçek’in Beyrek ile evlenmeden önceöne sürdüğü şartlar ile benzeşmektedir (Gökyay 1985: 59)3. Buradan alınmışolması muhtemel olan bu hikâyenin, aslında Taçlı Begüm’ün Çaldıran savaşı-na katılmasının kendisinin cesaretinden kaynaklandığını ve Şah İsmail’in onuengellemediğini söylemek üzere kurgulandığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, onunŞamlu Türkmenlerine mensubiyetine dair hiçbir delile sahip değiliz. WalterHinz ise Taçlı Hanım’ı Akkoyunlu Sultanı Yakup Bey’in kızı olarak kabul eder(Hinz 1992: 78). Ancak o, bu bilgiyi Venedikli seyyah Angiolello’ya dayandırmaktadır,ki bunun tamamen asılsız olduğu açıktır (Gündüz 2005: 82).Bigi (Taçlı) Hatun, Şah İsmail’in Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldırdığındaKızılbaşların katliamından kurtulmak amacıyla Murat Bey Cihanşahlı’nınreisliğindeki Musullu Türkmenleriyle birlikte Firuzkûh beldesinin hakimi HüseyinKiya Çelavi’ye sığınmıştı (Hurşah b. Kubad el-Hüseynî 1379/2001: 27-28).Hüseyin Kiya, aslen Şia olmasına rağmen Şah İsmail’in hareketini destekle-memiş, hatta ona muhalefet etmiş (Hurşah b. Kubad el-Hüseynî 1379/2001:24-25)4, Şah’ın adamlarından İlyas Bey Aykutoğlu’nu öldürmüştü. Bununüzerine Şah İsmail bizzat Hüseyin Kiya’nın üzerine yürümüş, uzun süren ku-şatmalardan sonra Gül Handan ve Asta kalelerini zaptetmiş; Hüseyin Kiya’yıda ele geçirip kafese kapatmıştı. Kalede bulunanların büyük bir bölümü esiredilmiş veya katledilmişti. Hüseyin Kiya’ya sığınmış olan Musullu Türkmenleride bu katliamdan nasibini almış, Murat Bey Cihanşahlı feci şekilde öldü-rülmüştü (İskender Bey Türkmen 1377/1999: I/49-50; Budak Münşî Kazvinî1378/2000: 121-123; Abdi Beg Şirazî 1369/1991: 42). Şah İsmail esirler arasındaBigi Hanım’ı görmüş ve kendisine eş olarak seçmişti (1503) (Hurşahb. Kubad el-Hüseynî 1379/2001: 27-28)5. Cevahirü’l-Ahbar’da onun kardeş-leriyle birlikte şahın haremine dahil edildiği kaydedilmektedir (Budak MünşîKazvinî 1378/2000: 121, 122)6. Bu evlilikten sonra o Taçlı Hanım, Taçlı Begüm,Şah Bigi Hanım adlarıyla anılmaya başlanmıştı.Taçlı Begüm’ün, Şah İsmail’in üzerinde tesirli olduğu, devlet kademesindeyapılan tayin ve azillerde sözünün geçtiği anlaşılıyor (Budak Münşî Kazvinî1378/2000: 122)7. Bu cümleden olarak, Emir Han Musullu, Herat’ta iken, Babürpadişahı ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle Şiî ulemadan Mir MuhammedMir Yusuf’u öldürtünce, bu durum Şah İsmail’in çok zoruna gitmiş, onu gö-revden alıp Tebriz’e çağırtmıştı (1521/22). Emir Han öldürüleceğini düşündü-ğünden Taçlı Hanım’a sığınmış, bu suretle Şah’ın gazabından kurtulmuştu(Budak Münşî Kazvinî 1378/2000: 127)8. Taçlı Hanım’ın Çaldıran savaşına katılması konusuna gelince: Hasan Rumlu(Ahsenü’t-Tevarih) ve İskender Bey Münşi Türkmen (Alem Ara-yı Abbasî)gibi devrin önemli tarihçileri başta olmak üzere pek çok kaynak Taçlı Hanım’ınÇaldıran savaşına katıldığına dair haberlerden hiç bahsetmemektedir. Hurşahb. Kubad ise onun Çaldıran savaşından sonra güven içinde olduğu haberininŞah İsmail’e ulaştırılmasının sevinç yarattığını bildirerek, savaşta yer aldığınıima eder (Hurşah b. Kubad el-Hüseynî 1379/2001: 70)9. Anonim Alem Ara-yıŞah İsmail, daha önce Taçlı Hanım’ın cesur ve savaşçı bir hanım olduğundanbahsettiği hikâyesini onun Çaldıran savaşına bizzat katıldığını bildirerek tamamlamayaçalışır (Anonim 1349/1971: 527; Kadı Ahmed 1359/1971: I/527).Keza yine müellifi belli olmayan Alem-Ara-yı Safevî adlı eser de Taçlı Hanım’ınsavaş meydanında olduğunu kaydeder ve bir hikâye anlatır: Güya Taçlı Hanım,savaş esnasında Şah’ın yaralandığı veya öldüğü haberi yayılınca bizzatsavaşa dahil olur; Şah onu görünce durumun zor olduğunu, savaş meydanınıterk etmesini ister, o da bunun üzerine Çaldıran’dan ayrılır. Savaşı kaybedenve hızla Dergezin’e çekilen Şah, ertesi gün sabah eşi Taçlı Hanım’ı sorar.Gelmediğini, Tebriz’e gitmiş olabileceğini söylerler. Şah da hemen Tebriz’eadamlar göndererek durumun araştırılmasını ister. İkinci gün Taçlı Hanım’ınTebriz’de olmadığı haberi gelir. Bunun üzerine Şah derin bir teessüre kapılıp“Eğer namusumuz Kayser’in eline düştüyse, bize yaşamak haram olur; ocağı-mız ortadan kalkar” diye yakınır. Derhal Durmuş Han Rumlu’yu, Taçlı Hanım’ınbulunması için görevlendirir. Bu sırada savaş meydanından yaralı çıkan venereye gittiğini bilmeden at sürmekte olan Taçlı Hanım, Şah Hüseyin İsfehanîile karşılaşır. Bu adamın yardımıyla Şah İsmail’in yanına gider (Anonim1363/1989: 494-501).Safevî kaynaklarının suskunluğuna rağmen Osmanlı kronikleri TaçlıHanım’ın savaş meydanında olduğunu ve Osmanlı askerleri tarafından esiredildiğini kaydetmektedirler (Tansel 1969: 62 vd. )10. Celalzâde, Çaldıran savaşındasadece Taçlı Hanım’ın değil çok sayıda kadının ele geçirildiğini büyükbir övünç içinde anlatır, kadınların vasıflarını sayarken onların güzelliklerini önplana çıkarır (Celazâde Mustafa, 1990: 381). Anonim Tevarih-i Al-i Osman ise Şah İsmail’in eşlerini savaş meydanında bırakarak kaçtığını söylediktensonra, onun eşlerinden birinin Osmanlıların eline geçtiğini nakleder, ancak buhanımın ismini vermez (Tevarih-i Al-i Osman 1992: 136)11. Şükrî-i Bitlisî, Şahİsmail’in karısının zırhlar içinde olduğunu, savaş meydanında ordunun merkezindebulunduğunu nakleder (Şükrî-i Bitlisî 1997: 175). Keza Sucudî de çokgüzel kızların Osmanlıların eline geçtiğinden bahseder (Çuhadar 1988: 55).Buna göre Çaldıran savaşında ele geçen esirler arasında çok sayıda kadın dabulunuyordu (Tansel 1969: 62 vd.). Bu husus, savaşa girecek olan askerlericesaretlendirme arzusundan çok; Safevîlerin askerî yapısından kaynaklanı-yordu. Bilindiği gibi, Safevî ordusu bütünüyle Kızılbaş Türkmenlerden olu-şuyordu ve hemen hepsi aşiret reislerinin idaresi altında savaşa katılıyordu.Türkmenler sefer esnasında aileleriyle birlikte hareket ediyorlardı. AkkoyunluUzun Hasan Bey’i ziyaret eden J. Barbaro bu duruma bizzat şahit olmuş,ailelerin orduda bulunmasının hareket kabiliyetini kısıtlamadığını, hatta şaşı-lacak derecede hızlı hareket ettiklerini anlatmıştı (Barbaro 2005: 82 vd.). Safevîlerin,Akkoyunlu Türkmenlerine dayandığı göz önünde bulundurulduğundaÇaldıran savaşında çok sayıda kadının ve çocuğun bulunduğu ve bunlarınbir kısmının esir edildiği yolundaki bilgilerin yanlış olmadığı ortaya çıkar.Taçlı Hanım’ın esareti konusunda hem fikir olan Osmanlı kronikleri, onunakıbeti hususunda birbiriyle uyuşmayan bilgiler nakletmektedirler. Celalzâde,Taçlı Hanım’ın yakalanıp Sultan Selim’in huzuruna getirildiğini, bu sırada huzurdabulunan Kadıasker Tacizâde Cafer Çelebi’ye verildiğini, Taçlı Hanım’ınAnadolu vilayetlerinde yerleşip kaldığı bilgisini vermektedir (Celazâde Mustafa,1990: 381)12. Haydar Çelebi Ruznâmesi’nde Çaldıran savaşında ele ge-çirilen esirlerin muayenesi esnasında altın sırmalı elbiseler giymiş olan birkadının yakalandığını, tahkik edilince onun Şah İsmail’in karısı olduğununanlaşıldığını, daha sonra Cafer Çelebi’ye verildiğini naklediyor; ancak kadınınismini zikretmiyor (Haydar Çelebi ?: 77). Tarihçi Lütfî de hanımın Tacizâde’yeverildiği bilgisini tekrarlıyor (Lütfi Paşa 2001: 218). Zaim Mir Mehmet Katibî’yegöre ise Tacizâde Cafer Çelebi kendisine emanet edilmiş olan hanımı nikâhına alarak Sultan Selim’in hışmına uğramıştır (Tansel 1969: 62; Alî 1997:II/1120; Taşköprüzade 2007: 252 )13.Öte yandan gerek Celazâde “Tabakatü’l-Memalik” adlı eserinde, gerekseAlî, “Künhü’l-Ahbar”da Taçlı Hanım’ın hem yakalanışı hem de akıbeti hakkındaTacizâde ile ilişkilendirilen hikâyenin dışına çıkarak, onun Mesih Paşazâdetarafından yakalandığını –ya da yakalanıp Mesih Paşazâde’ye teslim edildi-ğini- savaş gecesi Mesih Paşazâde’nin misafiri olduğunu, ertesi gün onunizniyle serbest kalıp hızlı bir şekilde Hoy’a ulaştığını naklediyorlar. Böylecehiç olmazsa Taçlı Hanım’ın Hoy yakınlarında Şah İsmail’in adamlarına kavuştuğuve kocasının yanına gittiği bilgisi ile Safevî kroniklerine yaklaşıyorlar(Alî 1997: II/1103, 1104, 1107; ayrıca Tansel 1969: 62’de 261 numaralı dipnotabakınız.)14. Ancak onların bu bilgiyi Hoca Sadeddin Efendi’den aldıklarıanlaşılıyor. Keza, Müneccimbaşı da savaşta ele geçirilen kadınlardan bahsederken,Şah İsmail’in Bihrûze adlı eşinin esir edildiğini bildiriyor ve kendidöneminde de Taçlı Hanım’ın yakalandığına dair meşhur bir hikâye bulundu-ğunu, ancak bunun asılsız olduğunu söylüyor. O, bu konuda Hoca SadeddinEfendi’nin verdiği bilgilerin muteber olduğuna dikkat çekerek ondan genişbir alıntı yapıyor (Müneccimbaşı Ahmed Dede ?: II/165, 166). Şu halde HocaSadeddin Efendi’nin naklettiği bilgiler diğer Osmanlı tarihçilerine göre dahamuteber olması gerekir. Çünkü Hoca Sadedin Efendi Osmanlı ordusundabulunan Babası Hasan Can ile Safevî ordusunda yer alan dedesi İsfahanlıHafız Muhammed’den iki farklı hikâye dinlemiştir. Bu hikâyeler aslında hemOsmanlı hem de Safevî tarihleri tarafından nakledilen ve tekrarlanan bilgilerile örtüşmektedir. Hoca Sadeddin’in dedesinden naklettiği hikâyeye göre,Şah İsmail savaş meydanını terk ettikten sonra Muhammed Hafız İsfahanîve yoldaşları da Çaldıran ovasından ayrılmışlar, Tebriz yakınlarında rastladıklarıKızılbaşlardan Şah’ın durumunu sormuşlar; onlar da Şah’ın iyi olduğunufakat Taçlı Hanım’dan haber alınamadığını söylemişler. Daha sonra yoldaHelvacıoğlu Hüseyin Bey ile karşılaşmışlar, o, Şah’ın yaralı olduğunu, Taçlı Hanım’ın bulunamamasından dolayı derin üzüntü duyduğunu, kendisini deTaçlı Hanım’ı aramakla görevlendirdiğini anlatmış. Hafız Mehmed ve yoldaş-ları Tebriz’e gidip gizlenmişler. Sonraları Taçlı Hanım’ın kaçarak Hoy Meliki’nevardığını, onun da aceleyle Şah İsmail’e ulaştırdığını duymuşlar (Hoca Sadeddin1979: IV/211 vd.). Bu hikâye, Alî tarafından da yine Molla Muhammedİsfahanî’ye dayandırılarak anlatılır (Alî 1997: II/1105, 1106).Burada nakledilen bilgiler, yukarıda da izah edildiği gibi Safevî kaynaklarındanakledilenler ile hemen hemen aynıdır. Ancak savaşın sona ermesi veSafevî ordusunun dağılması ile Taçlı Hanım’ın kaybolup bulunması arasındakibir veya iki günlük boşluk tam olarak doldurulamamaktadır.Hoca Sadeddin’in naklettiği ikinci hikâye ise Sultan Selim’in mutemetadamlarından babası Hasan Can’a ait. Tarihçimizin “Rahmetli Babam kimidoğru haber vericilerden anlatırdı ki” diye başladığı hikâyesinde TaçlıHanım’ın savaşın en kızgın zamanında Mesih Paşazâde’nin eline geçtiğini,onun çadırında bir gece saklandığını, yanında bulunan “Lal-i Böğrek” diyebilinen mücevheriyle beraber diğer değerli ziynetlerini verip azat olmak içinyalvardığını, nihayet Mesih Paşazâde, onun durumuna acıyarak serbest bı-raktığını naklediyor (Hoca Sadeddin 1979: IV/211 vd.).İkinci hikâyede yer alan Taçlı Hanım’ın mücevherleri hususu Osmanlı ar-şiv vesikalarınca da doğrulanmış olması; hakikaten böyle bir olayın varlığınıkanıtlıyor (Uzunçarşılı 1959: 92/613).15. Bir farkla ki vesikada mücevherlerinvasıfları tanımlanırken “Lal-i Böğrek”in adı zikredilmemektedir. Bu mücevherAkkoyunlu sultanlarının hazinesine ulaşmış nadir ve şöhretli taşlardanbiriydi. Akkoyunluların inkırazı sırasında Emir Han Musullu’nun eline geçmişolmalı ki o, Şah İsmail’e itaatini bildirdiği sırada bu taşı da yanında getirmişve Şah’a sunmuştu (Budak Münşî Kazvinî 1378/2000: 123; Abdi Beg Şirazî1369/1991: 45; Kadı Ahmed 1359/1971: I/91)16. Anlaşılıyor ki, taşın şöhretiOsmanlı sarayına kadar ulaşmıştı. Bununla birlikte Hoca Sadeddin, kendidöneminde duyduklarının veya kitabına kaynak olan diğer tarihlerin tesiri ile olsa gerek Tacizâde’ye nikâhlandığı meselesini tekrarlıyor; hatta Şah İsmail’inYavuz Sultan Selim’e elçi göndererek Taçlı Hanım’ın serbest bırakılması içinricada bulunduğunu naklediyor (Hoca Sadeddin 1979: IV/230).Oysa Safevî kaynaklarından anlaşıldığına göre Taçlı Begüm, Çaldı-ran savaşından sonra Şah İsmail ölünceye kadar onun yanında idi. Hattâ,Tahmasb’ın hükümdar olması hususunda etkin rol oynamış; Şah’ın ölümündensonra ülkede karışıklık çıkmasına mahal vermemek için henüz 13-14yaşlarında olan Tahmasb’ın elinden tutarak bizzat getirip tahta oturtmuştur(Kadı Ahmed 1359/1971: I/155). Bu yönüyle, gerek haremde gerekse saraybürokrasisi üzerinde etkinliğinin devam ettiği görülmektedir (Budak MünşîKazvinî 1378/2000: 122, 147)17. Nitekim, 1526’da Ustaclu, Rumlu ve TekeliTürkmenlerinin birbirleriyle mücadelesinin kızıştığında Çuha Sultan-ı Tekelü,Şah Tahmasb’ın Ustaclulara yakınlığını bildiğinden Taçlı Begüm’den yardımistemiş, ancak istediğini elde edememişti (Budak Münşî Kazvinî 1378/2000:157). Keza, İbrahim Paşa’nın ikinci defa Tebriz üzerine yürüdüğü esnada Tebrizboşaltılmış, Taçlı Begüm de güvenli bir yere nakledilmişti. Bu esnada onunİbrahim Paşa’ya elçi ve hediyeler gönderdiği; ancak Paşa’nın bunu dikkatealmadığı tespit olunuyor (Tahmasb-ı Safevî 2001: 27).Taçlı Hanım’ın ömrünün sonlarına doğru gözden düştüğü ve adeta yalnızlığaitildiği tespit olunmaktadır. Bu durum şüphesiz haremdeki rekabettenkaynaklanmıştı. Tahmasb’ın saltanatının 16. yılında Tebriz’de veba ortaya çıkmış,saray mensupları şehri boşaltmıştı. Bu esnada Taçlı Hanım kasıtlı olarakTebriz’de bırakılarak âdeta ölüme terk edildi. Çünkü, haremde ortaya atılandedikoduya göre Taçlı Hanım, Şah Tahmasb’ın annesini zehirlemek istemişti.Veba tehlikesi geçtikten sonra Tebriz’e dönen Şah, kızlarının tesiri ile TaçlıHanım’ı haremden çıkarıp, Şiraz’a gönderdi. O, haremden iftira ile çıkarılmışolmasından duyduğu üzüntü ve ilerlemiş yaşına rağmen deve sırtında yaptığıuzun yolculuk sonucu Şiraz’a varınca hastalanıp kısa süre sonra vefat etti (H.946/M. 1539-40). Bibi Duhteran mezarlığına defnedildi (Budak Münşî Kazvinî1378/2000: 191; Kadı Ahmed 1359/1971: I/289-290; Hurşah b. Kubad el-Hüseynî 1379/2001: 28)18. Kadı Ahmed Kumî, onun gelirlerinin tamamınıhayır işlerinde harcanmak üzere vakfettiğini kaydetmektedir (Kadı Ahmed1359/1971: I/190).Görülüyor ki, Taçlı Hanım Çaldıran savaşında yer almış ve Osmanlıların elineesir düşmüştür. Ancak, onun esaretinin bir günden fazla sürmediği anlaşı-lıyor. Bununla birlikte Osmanlı kaynaklarında Safevîlerin/Kızılbaşların eşlerininOsmanlı askerleri tarafından esir alınması, onların namusunun değersiz halegelmesi şeklinde anlatılır. Böylece Şah İsmail’in değil ülkenin kendi namusunubile koruyamayacak kadar zayıf bir hükümdar olduğu imajı kuvvetlendirilmeyeçalışılır. Gerçekten de daha savaş başlamadan önce Osmanlı SultanıSelim’in, Şah İsmail’e gönderdiği mektubunda, ülke topraklarının Sultanlarınnikahlı karısı gibi olduğu hatırlatıldıktan sonra, kendisinin ordusuyla birlikteSafevî topraklarını tepelediği, birazcık namuslu olan birinin buna tahammüledemeyeceği, Şah’ın böyle bir duruma nasıl katlandığı sorulmuştu.(İdris-iBitlisî 2001: 152) 19Savaşın sonunda çok sayıda kadının esir edilmesinin sık sık vurgulanmasıda bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Hatta bu anlayışın etkisini uzun süredevam ettirdiği anlaşılıyor. Sonuç olarak, Taçlı Hanım’ın Osmanlılara esir düş-tüğüne dair hikâyeler, yüzyıllar sonra bile Osmanlı sarayında bilinen ve konu-şulan konulardan biriydi. Evliya Çelebi, Bitlis’e yapılan taarruzları anlatırkenÇaldıran savaşında Taçlı Hanım’ın esir düşmesine atıf yaparak, Bitlis ahalisineyapılan kötülüklerin ve rezilliklerin, Çaldıran savaşında eşi Osmanlıların elinedüşen Şah İsmail’e bile yapılmadığını ifade etmektedir (EvliyaÇelebi 2001:IV/161). Keza, Selanikî’nin naklettiğine göre; 1568’de Tahmasb’ın elçisi olarakEdirne’ye gelen Şah Kulu’nun, ince söz söylemesini çok iyi bilmesindendolayı Rumili Beylerbeyi’si Şemsî Ahmet Paşa hiçbir sözün altında kalmamasıtembihi ile onu karşılamaya gönderilmişti. Şah Kulu, kendisini karşılamayagelen Osmanlı askerleri için: “Vallahi bu askerlerin süsü ve gösterişi tıpkı dü-ğün alayı gibi.” deyince Şemsi Ahmet Paşa: “Evet Çaldıran’dan gelin getirenbu alaydır” diye cevap vermişti (Selanikî Mustafa Efendi 1999: I/70). Prof.Dr.Tufan GÜNDÜZ


KAYNAKLARABDİ BEG ŞİRAZÎ (1369/1991): Tekmiletü’l-Ahbar, (neşr. Abdülhüseyn Nevaî)Tahran.ALÎ (1997): Künhü’l-Ahbar, c.I-II, (haz. Ahmet Uğur-Mustafa Çuhadar), Kayseri.ANONİM, Alem-Ara-yı Şah İsmail (1349/1971): (neşr. Asgar Muntazer Sahib),Tahran.ANONİM, Alem-Ara-yı Safevî (1363/1989): (neşr. Yedullah Şükri), Tahran.Anonim Tevarih-i Al-i Osman-Giese Neşri (1992): (haz. Nihat Azamat), İstanbul.BARBARO, Josaphat (2005): Anadolu’ya ve İran’a Seyahat, (çev. Tufan Gündüz),İstanbul.BUDAK MÜNŞÎ KAZVİNÎ (1378/2000): Cevahirü’l-Ahbar, -Karakoyunlulardan984 yılına kadar olan bölüm- (neşr. Muhsin Behram Nejad) Tahran.CELAZÂDE MUSTAFA (1990): Selimnâme, (haz. Ahmet Uğur-Mustafa Çuhadar)Ankara.ÇUHADAR, İ. Hakkı (1988): Sucûdî’nin Selim-nâmesi, Yüksek Lisans Tezi(Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), Kayseri.EVLİYA ÇELEBİ (2001): Seyahatnâme, c. IV, (haz Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman),İstanbul.EVLİYA ÇELEBİ (2009): Seyahatnâme, c. X, (haz Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman),İstanbul.GÜNDÜZ, Tufan (2006): Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar, GiovvanniMaria Agiolello, Venedikli Bir Tüccar ve Vincenzo D’Alessandri’nin Seyahatnâmeleri,(çev.) İstanbul.GÖKYAY, Orhan Şaik (1985): Dede Korkut Hikâyeleri, İstanbul.HAYDAR ÇELEBİ RUZNÂMESİ (Tarihsiz): (haz. Yavuz Senemoğlu), İstanbul.HİNZ, Walter (1992): Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd. XV. Yüzyılda İran’ın MillîBir Devlet Olarak Yükselişi,(çev. Tevfik Bıyılıoğlu) AnkaraHOCA SADEDİN (1979): Tacü’t-Tevarih, c. IV, (haz. İsmet Parmaksızoğlu),Ankara.HURŞAH B. KUBAD EL-HÜSEYNÎ (1379/2001): Tarih-i İlçi-yi Nizamşah,(Neşr. Muhammed Rıza Nasırî-Koiçi Haneda), Tahran. İDRİS-İ BİTLİSÎ (2001): Selim Şah-nâme, (trc. Hicabî Kırlangıç), Ankara.İSKENDER BEY TÜRKMEN (1377/1999): Alem-Ara-yı Abbasî, (neşr. Muhammedİsmail Rızvanî) Tahran, c. I-III.KADI AHMED B. ŞEREFEDDİN EL-HÜSEYN EL-HÜSEYNÎ EL-KUMÎ(1359/1971): Hülasatü’t-Tevarih, (neşr. İhsan İşrakî) Tahran.LÜTFİ PAŞA (2001): Tevarih-i Al-i Osman, (haz. Kayhan Atik), AnkaraMÜNECCİMBAŞI AHMED DEDE (Tarihsiz): Müneccimbaşı Tarihi-Sahaifü’lAhbarfî Vekayiü’l-Asar, c. I-II, (trc. İsmail Erünsal), İstanbul, Kervan MatbaasıŞAH TAHMASB-I SAFEVÎ (2001): Tezkire, (trc. Hicabi Kırlangıç), İstanbul.SELANİKÎ MUSTAFA EFENDİ (1999): Tarih-i Selanikî, c. I-II, (haz. Mehmetİpşirli), Ankara. TTK yayını.ŞÜKRÎ-İ BİTLİSÎ (1997): Heşt-i Behişt, (neşr. Mustafa Argunşah), Kayseri.TAŞKÖPRÜZADE (2007): Eş-Şakaiku’n-Numaniyye fî Ulemai’d-Devleti’l-Osmaniye“Osmanlı Bilginleri”, (trc. Muharrem Tan), İstanbul.TANSEL, Selahattin (1969): Yavuz Sultan Selim, Ankara.UZUNÇARŞILI, İsmail H. (1959): Şah İsmail’in Zevcesi Taçlı Hanım’ın Mü-cevheratı, Belleten, c. XXIII, sayı 92, Ankara, TTK yayını.

1 Nisan 2018 Pazar

Prometheus ve Karaciğerin Yenilenmesi


Otomatik alternatif metin yok.

Yunan Mitolojisi’nde anlatılan bir çok efsane günümüz gerçeklerini içerir.Hesiodos ve Homeros’a göre düşünürsek günümüzden yaklaşık 2700 yıl evvel anlatılan efsanelerdeki gerçekler hakikaten şaşırtacak derecedendir.Özellikle içinde bir tıp gerçeğinin geçtiği efsaneler ‘Bu adamlar 2700 sene evvel bunu nasıl anlamışlar?’ dedirtecek cinsten.
Günümüzde,karaciğerin kendini yenileyen bir organ olması neredeyse herkes tarafından bilinen bir gerçektir.Bu gerçek,Yunan Mitolojisi’nde Prometheus’un hikayesinde saklıdır.‘Prometheus,Tanrılar’dan önce varolan Titanlar’dan İapetos’un oğludur.Zeus’un bir kuzenidir denilebilir kendisi için.Kile şekil vererek ilk insanları yaratan olarak geçmektedir.Oysa Hesiodos’un Theogonia isimli eserinde ,insanın yaradılışı bu şekilde anlatılmamıştır.Hesiodos’a göre Prometheus ilk insanın yaratıcısı değil,velinimetidir.


Efsaneye göre Prometheus ,bir kurban töreni sırasında,kestiği sığırın etlerini ve iç organlarını hayvanın işkembesine sararak derisinin altına,sıyrılmış kemikleri ve arta kalan kısımları da içyağına sararak Zeus’a sunar.O’na kendi payını seçmesini ve diğer kalan payı da insanlara vereceğini söyler.Zeus iç yağına sarılmış olanı tercih eder,tabii yağı kaldırdığı an kemikleri görecek ve Prometheus’un onu bu şekilde aldatmasına kızacaktır.Bu durum üzerine Zeus,insanlara ateş göndermemeye karar verir böylece eti pişiremeyeceklerdir.Fakat insanları her zaman destekleyen Prometheus,Hephaestios’un ocağından çaldığı ateşi insanlara yollar.Bir başka anlatıma göre Prometheus bu ateşi,güneşin tekerleğinden çalmıştır.

Prometheus’un kendisini aldatmasına ve insanlara verdiği cezayı hiçe sayarak onlara yardım etmesine kızan Zeus,Prometheus’u Kafkas Dağları’na zincirlemiştir.Ayrıca bir kartalı da Prometheus’un ciğerini yemesi üzerine başına musallat etmiştir.Kartal hergün Prometheus’un yanına geliyor,karaciğerini yiyor ve ertesi gün karaciğer yeniden oluşuyordu.’

Prometheus daha sonradan Heracles tarafından kurtarılmıştır.

Efsane ilk bakıldığında,insanın ateşle tanışmasının öyküsü veya en basitinden Prometheus’un cezalandırılmasının öyküsüymüş gibi algılanmaktadır.Tabii ki efsane bunları da içermektedir.Ama günümüz gerçeklerine baktığımızda , bu hikayedeki en önemli unsurun ‘Karaciğerin Yenilenmesi’ olduğu kanısına varmaktayız.Günümüzden 2700 yıl önce karaciğerin bu özelliği biliniyormuşcasına bir efsane anlatılmıştır.Belki bu gerçek ilk defa bu efsane içerisinde belirtilmiştir,belki de bilinen bir gerçek kullanılarak efsaneye bir detay katılmıştır.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Grimal P.,Mitoloji Sözlüğü,Çev.Sevgi Tamgüç,Sosyal Yayınlar,iSTANBUL, 1997

2-)Mavromataki M.,Greek Mythology and Religion,English Edition,HAİTALİS,Athens,1997
Mezara su dökmek, Türklerin Şamanizm döneminden kalma bir inanışmış. O dönemlerde ölülerin bazı dönemlerde su içtiğine inanılırmış. Bu yüzden mezara dönem dönem bir tas su bırakılır ya da mezarın başına içi su dolu kulplu bir bardak asılırmış. Hatta bunu bir tören ile yaparlarmış. Türkler müslüman olduktan sonra bu inanış kısmen aynı şekilde devam etmiş. Önceleri bardak veya tasla su bırakılmaya devam edilmiş. Daha sonra bardak ve tas gibi fani aletleri mezara bırakmak ortadan kalkarak, mezara kulplu bardaktan su dökmeye dönüşmüş. Halen su, mezarın baş tarafından başlayarak ayak tarafına doğru dökülür. Tersi ise adetten değildir.
İkinci neden;
Peygamberimiz Hz.Muhammed’in, iki kabrin başında iken söylediği ve yaptıklarının da etkisi çok büyüktür. Hadislerde bu olay şu şekilde geçmektedir;
“Şüphesiz ki o ikisi azap çekiyorlar. Çektikleri azap da büyük bir şey değildir (kolay olan, fakat ondan korunmaları nefislerine zor gelen bir şey idi.) Peygamberimiz; sonra yaş bir dal isteyerek onu ikiye ayırdı. Bir parçasını birinin üzerine dikti, diğerini de öbürünün üzerine dikti ve: ‘Bu iki dal, yaş kaldıkça o ikisinden azabın hafifletmesini ümit ederim’ buyurdu.” [Buhârî, hadis no: 1387)
İşte bu iki nedenin sonucu olarak,
Kabir üzerindeki yeşilliklerin orada yatan kimsenin azabını dindirdiği ve o bitkilerin ibadetlerinin onun defterine yazıldığı rivayet ediliyor. Bu nedenle su dökülerek bitkilerin çabucak yeşillenmesi ve yeşilliklerin ömrünün uzun olması sağlanıyor. Toprakla örtülen kabrin sulanarak iyice oturması ve toprağın rüzgârla gitmesi engelleniyor ve yine dökülen su sayesinde toprak sıkılaşarak kabrin çökmesinin ve vahşi hayvanların cenazeye zarar vermesinin de önüne geçilmiş olunuyor.
Hatta tüm bunların yanı sıra halen mezar taşlarına genel olarak kuşların su içebilmesi için suluk yapılır. Bunun için de çeşitli söylentiler var ancak en akla yatanı;
İnsanların kuşları (kanatlarından dolayı) genel olarak meleklere benzetmesi ve öldükten sonra onların dualarını alabilmesi için yapıldığı söylenilmektedir.Otomatik alternatif metin yok.

MACAR ULUSAL KİMLİĞİNİN OLUŞUMUNDA TÜRK ETKİSİ

İlgili resim
  • Bu yazının amacı Macar ulusal kimliğinin oluşum ve gelişim süreci vebu süreç üzerindeki Türk etkisidir. 
  • Bu etki iki yönde kendini göstermiştir:bunlardan ilkine dolaysız etki, diğerine ise dolaylı etki denilebilir. 
  • Tarihsel dönemlerdeki karşılıklı kavim etkileşimlerini içeren süreçdolaysız etki dönemidir ve bu dönem kendi içerisinde üç alt döneme ayrılır: 
  • ilk alt dönem Macarların Avrasya’daki anayurdundan günümüz Macaristantopraklarına 896 tarihinde yerleşmesine kadarki dönemdir. 
  • Macarlarınkökeni ve bugünkü yurtlarına, yani Karpatlar Havzasına nasıl ve hangitarihsel süreçler sonucunda yerleştiği meselesi tarih araştırmalarının belki deen heyecanlı ve bir o kadar da karmaşık konularından biridir ve meseleninayrıntıları bugün bile tam olarak aydınlatılamamıştır. 
  • Bunun en büyük sebebiMacar tarihinin öncelikle başlangıcında Kuzeydoğu Avrupa ve daha sonraise Avrasya bölgesinde cereyan etmesidir; dolayısıyla, olaylar yazı kültürünesahip bulunan yerleşik Batı ve Doğu medeniyetlerinin periferisinde cereyanettiğinden, Macarların kökeni ve dünya tarihinin genel akışı içerisindeki rolühakkında ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. 
  • Bununla beraber eldeki verilerMacar tarihinin ana hatlarını ortaya koyacak düzeydedir.
  • 19. yüzyıldaMacaristan’da ilerleme kaydeden tarih ve karşılaştırmalı dilbilimaraştırmalarının ulaştığı sonuçlara göre Macar dili Ural dil ailesinin FinUgor alt öbeğinin Ugor grubuna dâhildir; dolayısıyla dilsel anlamdaMacarların en yakın akrabaları bugün de varlıklarını sürdüren 
  • Finler, 
  • Estler, 
  • Ostyaklar ve Vogullardır.
  • Dilbilim ve diğer bilimsel disiplinlerin verilerinegöre varsayımsal ‘Ural kavmi’nin anayurdu Avrasya’nın ortasında UralDağları bölgesindeydi ve bu kavim Milattan önceki 10000-4000 yıllarıarasında yine varsayımsal ‘Ural dili’ni konuşuyordu. 
  • Ural kavmininanayurdunun Orta Asya’da, Aral Gölü civarında veya Batı Sibiriya’daolduğunu ileri sürenler de olmuştur. Milattan önceki 4000 tarihinde Uralbirliği dağılır ve Fin-Ugorlar Uralların batısına, Volga ve Kama nehirleribölgesine göç eder. 
  • Fin-Ugor dillerinin temel kelime hazinesi esasalındığında Fin-Ugorlar balıkçı ve avcı-toplayıcıydı. 
  • Milattan önceki 2.binde Fin-Ugor birliği dağılmış ve Ugor dili oluşmuştur. 
  • 1000 yılı civarındaise Ugor birliği de dağılmış ve Macarların müstakil tarihi başlamıştır. 
  • Ugorbirliğinden ayrılan Macarların atalarının anayurdunun nerede olduğu datartışmalıdır: varsayımlardan biri Volga nehrinin orta bölgeleri (MagnaHungaria) olduğu yönündedir; diğer bir varsayıma göre ise BatıSibirya’dadır ve Macarların ataları Milattan sonraki 4. yüzyılda Hun akınlarıneticesinde Magna Hungaria’ya, yani Volga nehrinin orta akış mecrasınagöç etmiştir. 
  • Bu andan itibaren Macarlar Türk kökenli Onogur-Bulgarkavimleriyle ilişkiye geçmiş ve atlı-göçebe yaşam biçimini benimsemiştir;ayrıca Batı dillerinde Macarlar için kullanılan Hungarus, Ungarn, Hungaryisimlerinin kökeni de Onogur kavim ismine dayanır
  • VII. yüzyılda Macarlaryine bir Türk kavmi olan Hazarların hâkimiyeti altında yaşamıştır. 
  • 750 yılıcivarında Karadenizin kuzeyinde, Macar kaynaklarında Levedia adı verilenbölgede yaşarlar; 9. yüzyılda Dinyeper ve Dinyester nehirleri arasında,Etelköz adı verilen bölgeye gelirler ve nihayet 830 civarında Hazarlardanayrılırlar. 
  • Yedi Macar boyu ve onlara katılan üç Kabar boyu ortak birhükümdar seçer. 
  • Hazar siyasî teşkilatının etkisiyle ikili bir yönetimbenimsenir: esas hükümdar (yani kende) Levéd’dir, ikinci hükümdar (yanigyula) ise Álmos’tur. 
  • Macarlar 839 yılında Aşağı Tuna ve 862 yılındaKarpatlar Havzasında akınlar yaparlar. 
  • 894 tarihinde Peçenek saldırılarınedeniyle batıya yönelirler ve Bizans’ın da teşvikiyle 895 tarihindeÁlmos’un halefi ve oğlu Árpad liderliğinde KarpatlarHavzasındakiBulgarlar üzerine akınlar düzenlerler ve ertesi yıl bu bölgelere yerleşirler(Gergely 1991:165-168). 
  • Başlangıcından 896 tarihine kadarki Macar tarihi, esas itibarıyla 5.yüzyıldan itibaren Türk-Macar tarihî ilişkilerinin de ilk alt dönemini teşkileder ve bu dönemde Macarcaya 300 civarında Türkçe kelime girmiştir;bunlar arasında örneğin 
  • ír (yazmak), 
  • betű (harf) ve 
  • törvény (yasa, töre) gibikelimeler bulunması ilişkinin ne boyutta olduğunun da kanıtlarıdır. 
  • TürkMacartarihî ilişkilerinin ikinci alt dönemini 10. yüzyıldan itibaren Macaristan’a yerleşen ve 13.-14. yüzyıllarda tamamen MacarlaşanPeçenekler ve 1223’de Moğollardan aldıkları yenilgi üzerine bir kısmıMacaristan’a yerleşen, daha sonra ise1239’dan itibaren Alanlarla birliktekitlesel olarak Macar topraklarına yerleşen Kumanlar dönemidir
  • Kumanlarve Peçenekler Macar ordularında öncü kuvvetler olarak önemli rollerüstlenmişler ve zamanla Macarlaşarak ve din değiştirerek Macar milletininaslî unsurları haline gelmişlerdir. 
  • Macarcadaki Türkçe kelimelerin ikincikatmanını da bu kavimlerden alınan kelimeler oluşturur. 
  • Türk-Macarilişkilerinin üçüncü alt dönemi ise 1526’dan 1686’da Budin’in tekrarMacarların eline geçmesine kadarki 150 yıllık Osmanlı dönemidir
  • 5. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan çeşitli Türk kavimleri ileMacarlar arasındaki ilişki, Macar milleti üzerinde yaşam tarzının (atlı-göçebe) değiştirilmesinden, giyim-kuşama, dile, edebiyata ve yemekkültürüne kadar derin izler bırakmıştır
  • Batılı kaynakların Macarlar’danbaşlarda Türk olarak bahsetmesi
  • 1 ve Macar tarihinde bir Hun-Macarakrabalığı efsanesi bulunması 
  • 2, özellikle 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başıromantik milliyetçilerinde (hem Macaristan’da, hem de Türkiye’de)Türklerle Macarların akraba oldukları inanışını doğurmuştur.
  • 3 Kimitarihçiler bu ilişkiyi “simbiyoz” ilişki sayar (Vásáry 1993:154); Németh’egöre ise bu ilişki “akrabalık benzeri bir kadim ilişki”dir
  • 4 (Róna-Tas 1990:87-88); ayrıca István Zichy’ye göre Macarlar önceleri bir Türk kavmi iken, dahasonraları Fin-Ugor kavimleri içerisinde eriyerek dil değiştirmiştir (Rédei1998:30).
  •  Macar Türkolog Rásonyi’nin Macarların kökeni ile ilgili görüşleride ilginçtir: “Tuna Bulgarları’nı, tarihlerinin başlangıcında ve islavlaşmadanönce ne hakla Türk kavimleri arasında sayıyorsak, Macar’ları da aynı haklaTürklerle akraba olarak mütalâa ediyoruz. Hatta daha büyük hakla, ziraMacar’ların esas nüvesini Türk’lerle birlikte yabancı İslav değil, belkiTürk’lerle en eski çağlardan beri bağı olan Fin-Ugor’lar teşkil eder. Dahabasit bir ifade ile, 
  • Türkler Macar’ların babası Fin-Ugorlar ise anasıdır.(Rásonyi 1993:118)
  • Son dönem Türkologlarından Vásáry meseleye dahaılımlı yaklaşıyor: “Savir, Onogur, Göktürk ve Hazar bağlantıları hakkındatüm söylediklerimiz ve ayrıca Macar dilindeki eski Türkçe alıntı kelimelerinbüyük miktarda oluşu ve karakteri, Fin-Ugor dilli Macarlar ve çeşitli Türk dilli kavimler arasında yüzyıllar boyunca ikidilliliğin karakterize ettiği kalıcıbir simbioz olduğunu doğruluyor. Muazzam Türk dil etkisi sadece basit birdilsel olgu değildir; boyutları bakımından da büyüleyici bir Türk kültürel vetoplumsal etkisinin göstergesidir. 
  • Sonuç olarak şu söylenebilir: Son yüz yıliçerisinde Macar biliminde yaygınlaşan ‘Macarların Fin-Ugor kökenli’olduğu tezinin kimi bakımlardan düzeltilmesi zorunludur” (Vásáry2007:229).
  • Bu yazının amacı nihayetinde Macar kadim tarihinin ayrıntılarını ortayakoymak değildir; köklü bir geleneğe sahip olan Macar Türkolojisi ÁrminVámbéry’den bu yana Türk-Macar ortak geçmişinin ayrıntılarını bilimselverilere dayanarak ortaya koymuştur. 
  • Macarların kökeni ve tarihi ile ilgiliaraştırmalar ve bu konudaki farklı görüşler 19. yüzyılın özellikle ikinciyarısında hem bilimsel çevrelerde, hem de halk arasında ateşli tartışmalaryaşanmasına neden olmuştur. 
  • Bu tartışmalarda 
  • Ármin Vámbéry’nin başınıçektiği grup Macarların Türk kökenli olduğunu
  • József Budenz’in başınıçektiği grup ise Fin-Ugor kökenli olduğunu savunuyordu;
  •  iki grup arasındakimücadele o kadar ateşliydi ki bu tartışmalar daha sonraları “Ugor-TürkSavaşı” olarak anılacaktır
  • Bu tartışmalar sonucunda her ne kadar MacarlarınFin-Ugor kökenli olduğunu savunan görüş bilimsel verilere dayanarakkanıtlanmış olsa da, özellikle 20. yüzyılın başlarından bu yana, az sayıdabilimadamı da dâhil olmak üzere, çoğunlukla amatör eğilimli araştırmacılarve yazarlar Macarların kökeni ile ilgili sıradışı teoriler de ortaya atmıştır: 
  • Macarların kökenini
  • Sümerlerde, 
  • Maorilerde, 
  • Amerika yerlilerinde, 
  • hattaGrönland’da arayanlar ve bu teorileri kendilerine göre kanıtlamaya çalışanlarolmuştur.
  • 5Macarların nihayetinde Avrasya kökenli olmasının ve çok erkendevirlerden beri çeşitli Türk kavimleri ile ilişki içerisinde bulunmasınınacaba Macar kültür tarihinde ve ulusal kimliğinin oluşumunda ne türyansımaları olmuştur; şimdi sıralayacağımız birkaç olgu bu anlamdaaydınlatıcı olacaktır: 
  • Macarların en büyük epik şairi Miklós Zrínyi'nin 1561 yılındaViyana'da basılanZigetvar Tehlikesi (Szigeti veszedelem) isimli eposu,Zigetvar kalesinin Osmanlılar tarafından ele geçirilişini ve aynı zamandaşairin büyük dedesi ve adaşı olan kale komutanının cesur mücadelelerinianlatır. Burada, bu epostan alıntılayacağımız kısım eposun ilk bölümündenalınmıştır ve Osmanlılarla ilgili değildir. İlk bölümde şair Kanunî'ninkılıcıyla Avrupa'yı titrettiğini anlatır ve Tanrıya, İsa'ya ve annesine övgüler düzer. Ardından Tanrı ile melek Mikail'i konuşturur; 
  • Tanrı Mikail'e Macarlarhakkındaki yakınmalarını şöyle aktarır:
  • Bak şu kalın boyunlu ve mağrur İskitler'e 
  • İyi Macarların gelir onlardan kökleri, 
  • Güzel Hristiyan inancını ayaklar altına aldılar,
  • Farklı farklı inançlara gönül verdiler. 
  • Sen kendin bak Hristiyan dünyasına, 
  • Onlar arasında iyilik yapmadığımı bulamazsın, 
  • Çıkardım onları İskitya'dan ki onlara küçüktü,
  • Benim kutsal ruhum da onlarla beraberdi.
  • Dediğim gibi, çıkardım getirdim onları İskitya'dan,
  • Nasıl çıkardıysam Yahudi kavmini Mısır'dan,
  • Muazzam kollarımla ezerim kavimleri, 
  • Her yerde kırar geçiririm düşmanları. 
  • Nehirleri yağla balla akan Pannonia'ya, 
  • Yerleştirdim onları Macaristan'a, 
  • Ve kutsadım her işlerini,Dinledim, 
  • yardım ettim her şeylerine. (Zrínyi 1651:24) 
  • Tanrı, Mikail'e Macarlar için yaptığı bütün bu iyiliklere rağmen onlarıninançtan ve doğru yoldan saptıklarını anlatır. 
  • Mikail'den kılık değiştirerekKanunî'yi ziyaret etmesini ve Macarlar üzerine yürütmesini ister; böyleceMacarlar günahlarının cezasını çekecektir. 
  • Şiirin bundan sonraki bölümleriKanunî'nin Macaristan'a girişi ve Zigetvar kalesini alışını anlatır. 15 uzunşarkıdan oluşan eposun daha sonraki dönemlerde Macar ulusal kimliğininoluş(turul)masında ayrıca önemli bir yeri vardır. Fakat burada epostakiTürk/Osmanlı imgesinden ziyade, yukarıda alıntıladığımız kısımdakianlatılar Macarların kendi kendilerini tarifleri ve tanımlamaları açısındanönemlidir. 
  • Osmanlı fetihlerine kadar, özellikle Macar soylu sınıfı arasındaMacarların Hunlardan ve İskitlerden geldiğine dair güçlü bir inanç mevcuttu. 
  • Bu inancın kökeni esasında Herodot’a kadar gider; Macarlar bugünküyurtlarına geldiklerinde, Avrupa ve Bizans tarih yazarları Antikitegeleneklerinden beslenerek oluşturdukları tarih anlayışını Doğudan gelen her göçebe kavme uyarlamıştır. Dolayısıyla bu eserlerde Moğollar ve hattaOsmanlılar bile İskitler olarak yer alabiliyordu. Fakat ilginç olan hususMacarların, Avrupalılar için negatif anlamlarla yüklü İskit ve Hunnitelemesini memnuniyetle benimsemesidir. 
  • Macarların en ünlü ressamlarından Mihály Munkácsy (1844-1900)1890-1893 yılları arasında Macarların yurt işgalinin 1000. yıldönümükutlamaları vesilesiyle Macar Parlamentosu için Yurt İşgali (Honfoglalás)isimli büyük boyutlu bir tablo hazırlamıştır. 
  • Tablonun konusu 896 tarihindeMacarların Avrasya bozkırlarından göç ederek Karpatlar Havzasını yurtedinmesidir.
  •  Duvar panosu olarak hazırlanan resimde Macarların o zamankihükümdarı Árpád beyaz bir at üzerinde, tamamen Orta Asya kökenlikıyafetler ve silahlarla tasvir edilmiştir. Árpád'ın çevresini saran askerler veboy liderleri de aynı kıyafetler ve silahlarla tasvir edilmiştir. İnsan butabloyu incelediğinde ister istemez aklına bizim popüler tarih kitaplarındakiAlparslan vb. tarihsel kişiliklerin tasvirleri geliyor.Şiirleri Türkçe'ye de çevrilen Endre Ady'nin meşhur bir şiirinin ilkdörtlüğü şu şekildedir: 
  • Yecüc ve Mecüc'ün oğluyum ben, 
  • Boşuna dövüyorum kapıyı, 
  • duvarıVe yine de soruyorum sizlere:
  •  Karpatlar altında ağlamak serbest midir? (Ady 1989:7) 
  • Dörtlüğün ilk dizesinde bahsedilen Yecüc ve Mecüc imgesi HristiyanAvrupamedeniyet dairesi için negatif anlamlar yüklü bir imgedir ve KitabıMukaddesten, ayrıca Büyük İskender efsanelerinden beslenmiştir. 
  • Antikitetarih yazımı geleneğini devralan ve onu yeni eklemelerle devam ettirenOrtaçağ Avrupası tarih yazımı Hunları Yecüc ve Mecüc ile özdeşleştirmiştir
  • Hunlarla akrabalık geleneğini daha başlangıçtan beri taşıyan Macarlar içinve özellikle soylu sınıf için Hunlar Ortaçağ Avrupası dünya görüşününtersine negatif değil, pozitif anlam içerikleriyle yüklüdür. 
  • Macar romantizminin hazırlayıcılarından biri olan ve dil yenileştirmehareketi içerisinde de aktif bir şekilde rol oynayan Ferenc Kölcsey (1790-1838), "Macar Halkının Fırtınalı Yüzyıllarından" altbaşlığıyla, 1823 yılındakaleme aldığı ve aynı zamanda Macar Millî Marşı olan Himnusz (İlahi) adlışiirinde, Türkler hakkında pek de hoş olan ifadeler kullanmaz:
  • Ah, günahlarımız yüzündenGöğsünde alevlendi kızgınlık,
  •  Ve savurdun yıldırımlarınıGürüldeyen bulutlarından, 
  • Önce hırsız Moğol'un okunuFırlattın üzerimize,
  •  Sonra Türkler'in boyunduruğunuOmuzlarımıza yüklendik. 
  • Kaç defa çınladı dudaklarındaOsmanlı'nın vahşi halkınınEzilmiş ordumuzun kemik yığınları üzerindeZafer şarkıları! (Kölcsey 1988:93) 
  • Peki, buraya kadar anlatılan tarihsel olgular sıradan bir Macar için neifade eder? Macar ulusal kimliğinin oluşumunda söz konusu etkilerin birrolü olmuş mudur? Her şeyden önce sıradan Macar 19. yüzyıla kadaryazmak (ír), harf (betű), yasa (törvény) ve daha yüzlerce kelimenin veyasöylediği şarkılardaki pentatonik ezgilerin çeşitli Türk kavimleriyle olanilişkilerin bir sonucu olduğunun farkında bile değildi
  • Nihayetinde tümbunlar 18. ve 19. yüzyıllarda başlayan ve bugüne kadar devam eden bilimselaraştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. 
  • Macar kültür tarihinde vetarihçilik geleneğinde őstörténet (kadim tarih) kavramının kendine özgü,neredeyse kült haline getirilmiş bir anlam içeriği vardır; yine bununla ilişkilibir kavram olan honfoglalás (yurt işgali) kavramı da aynı anlam içeriğinesahiptir ve 896 tarihinde Macarların bugünkü yurtlarını ele geçirmelerineatıfta bulunur; dolayısıyla 896 tarihi, Macarlar için bir milat anlamına gelir.Özellikle Kral István’nın (975-1038) 1001 tarihinde Hristiyan olması vePapa tarafından gönderilen tacı giymesiyle Macaristan Hristiyan Avrupa’nınorganik bir parçası haline gelmiştir. 
  • Buradaki ilginç bir nokta da KralIstván’ın babası hükümdar Géza’nın, oğlunu vaftiz ettirip ülkedeHristiyanlığın yaygınlaşmasına gayret etmesine rağmen kendisinin Hristiyanolmamasıdır.
  • Macarlar Hristiyanlık öncesi Macarlığı ile Hristiyanlık sonrasıMacarlığı arasına belirgin bir ayrım hattı koyarlar
  • Bir Macar edebiyattarihçisinin söylediği gibi esasen “Macar kültürü Hristiyanlığınbenimsenmesiyle doğmuştur (...) İnsan, bedensel varlığı itibarıyla Macarolabilir, fakat ruhsal varlığı itibarıyla Hristiyandır ve ruh bedene hükmeder”.(Szerb 1992:29, 87) Hristiyan Avrupa kurumlarının ve geleneklerinin benimsenmesi Macarlığın çehresini tamamıyla değiştirmiştir. 
  • DolayısıylaOsmanlılar ve Macarlar ilk defa karşı karşıya geldiğinde, Macarlık artıkHristiyan Avrupa değerlerinin savunucusu olarak Türklerin karşısınaçıkmıştır. 
  • Osmanlılarla Macarlar karşı karşıya geldiğinde AvrupalılarMacarları “Hristiyanlığın muhafızı”, “Hristiyan inancının askerleri” olarakkabul etmiş ve bu sıfatlarla nitelemiştir6. Bununla beraber Avrupa’nınMacarlar üzerine yüklediği bu ağır yük Mohaç yenilgisinden sonraMacarların ağır bir travma yaşamasına neden olmuştur. 
  • Osmanlılar Macaristan topraklarından çekildikten sonra Macaristan budefa da Habsburg hâkimiyeti altına girmiştir. 
  • Bu dönem Habsburgİmparatorluğu’nun, daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nunçöküşüne kadar devam etmiştir
  • Macarlar Alman baskısı karşısında çareyieski tarihlerine sığınmakta bulmuşlar ve biribiri ardına Hristiyanlık öncesiMacar tarihiyle ilgili şiirler, romanlar ve hikâyeler yayımlanmıştır. İşte budönemde Macar eski tarihine bakış yeniden gözden geçirilmiş ve eskiMacarlık ön plana çıkarılmıştır. Ayrıca 1700’lü yılların ikinci yarısındanitibaren Alman felsefeci Johann Gottfried Herder’in (1744-1803) tarihfelsefesinde ve halk edebiyatı alanında açtığı yeni çığır doğrultusunda Macararaştırmacılar ve edebiyatçılar da milli değerlere yönelerek halk edebiyatıderlemeleri yapmıştır. 
  • Fakat burada Herder’den bahsetmemizin farklı birnedeni var: Herder’in görüşlerinin Macar kültür tarihinde kendine özgü biryeri vardır: milli değerlere yöneliş akımı Herder’den büyük ölçüdeetkilenmiştir; bunun yanında Herder’in Macarlarla ilgili bazı olumsuzgörüşleri, etkisini bugüne kadar sürdürmüştür. Herder’in “Ideen zurPhilosophie der Geschickte der Menschheit” (İnsanlık Tarihinin FelsefesiHakkında Düşünceler) isimli eserinde, 1791 yılında, Macarlar hakkında dilegetirdiği „Şimdi Slavlar, Almanlar, Rumenler ve başka kavimler arasında,nüfusun küçük bir kısmını oluşturarak, burada yaşıyorlar, fakat yüzyıllarsonra dillerini bile bulmak mümkün olmayacak” (aktaran: Németh 1975:464-483) şeklindeki görüşleri Macar aydınlarının zihninde sarsıcı bir etkibırakmıştır. 
  • Herder’in bu sözleri „Herder jóslata” (Herder’in kehaneti)şeklinde Macarca’da neredeyse bir deyim haline gelmiştir ve günümüzde deMacar kültürünün ve dilinin geleceği hakkındaki konuşmalarda Herder’in bugörüşlerine sık sık atıfta bulunuluyor.Kimlik tartışmaları, Macar tarihinin kriz dönemlerinde çoğu zamanyeniden canlanmıştır; 20. yüzyılın ilk yarısında, özellikle I. Dünya Savaşıöncesinde ve savaş yıllarında Turan düşüncesi Macar aydınları arasında vebir dereceye kadar da devlet nezdinde olumlu bir akım, bir kurtarıcı fikir olarak görülmüştür7. Fakat Turan düşüncesi nihayetinde o dönemin siyasîittifaklarının ve kimlik arayışının bir neticesiydi ve bu düşünceye muhalefetedenlerin oranı daha fazlaydı; nihayetinde Turan düşüncesi savaş sonrasındagözden düşmüştür. 
  • Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Macar ulusalkimliğinin oluşumunda Türk-Macar ilişkilerinin ve bu ilişkilerinsonuçlarının büyük bir etkisi vardır. Bununla beraber Macarların Türklerebakışı zamana, toplumsal ve siyasî koşullara göre sürekli olarak değişmiştir.‘Yurt işgali’ öncesi Türk-Macar ilişkileri her zaman için, özellikle de ulusdevletinşası sürecinde olumlu bir içeriğe sahipken, Osmanlı dönemi TürkMacarilişkileri Macarların gözünde oldukça olumsuz bir içeriğe sahiptir ve‘düşman, öteki’ kurgusunun merkezinde sürekli olarak Osmanlılar bulunur.
KAYNAKÇAADY, Endre 1989. Összes versei. Budapest: Szépirodalmi Kiadó.BAŞTAV, Şerif 2001. “Macar-Türk Akrabalığı”. In: Tarih ve Toplum.Kasım 2001 ss. 58-65.DEMİRKAN, Tarık 2000. Macar Turancıları. İstanbul: Tarih Vakfı YurtYayınları.ECKHARDT, Sándor 1982. “Efsanede Attila”. Németh 1982 içinde, ss. 123-186.EREN, Hasan 2001. “Geçmişine Bakan Yalnız Bir Ulus: Macarlar”. In:Tarih ve Toplum. Kasım 2001 ss. 76-85.FODOR, Pál 1997. “Az apokaliptikus hagyomány és az aranyalmalegendája”. In: Történelmi Szemle XXXIX ss. 21-49GERGELY, András 1991. “Magyarország története”. Kósa 1991 içinde, ss.165-350.GYÖRFFY, György (der.) 1986. A magyarok elődeiről és a honfoglalásról.Budapest: Gondolat Kiadó.KÓSA, László (der.) 1991. A magyarságtudomány kézikönyve. Budapest:Akadémiai Kiadó.KÖLCSEY, Ferenc 1988. Kölcsey Ferenc Összes Versei, Budapest.MORAVCSIK, Gyula 1958. Byzantinoturcia I-II, BerlinNÉMETH, Gyula (der.) 1982. Attila ve Hunları. çev. Şerif Baştav. Ankara:A.Ü.D.T.C.F. Yayınları.NÉMETH, Lászó 1975. Megmentett gondolatok. Budapest: Magvető Kiadó.ÖNEN, Nizam 2005. İki Turan. Macaristan ve Türkiye’de Turancılık.İstanbul: İletişim Yayınları.PUSZTAY, János 1995. Nyelvrokonság és nemzeti tudat. Szombathely:Savaria University Press.RÁSONYI, László 1993. Tarihte Türklük. Ankara: Türk Tarihini AraştırmaEnstitüsü.RÉDEI, Károly 1998. Őstörténetünk kérdései. Budapest: Balassi Kiadó.TERBE, Lajos 1936. “Egy európai szállóige életrajza”. In: EgyetemesPhilológiai Közlöny LX ss. 297-35

KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...