21 Ocak 2019 Pazartesi

SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ !!

ERMENI KATLIAMLARI KARS ULU CAMİİ ile ilgili görsel sonucu
ERMENI KATLIAMLARI KARS ULU CAMİİ ile ilgili görsel sonucu

Günümüzde Avrupa ve Amerika üniversitelerindeki Ermeni araştırmacılar, kesin olarak kabul ettikleri “Ermeni soykırımı”nı dünya kamuoyuna da kabul ettirmeye gayret etmektedirler. Tarihi gerçekler ve belgeler göz ardı edilerek yapılan bu siyasi propaganda faaliyetleri yeni başlamış değildir. Geçen yüzyılın devam eden olayları içerisinde uzun bir süreç bu yaklaşımı doğurmuştur. İşin ilginç tarafı, Avrupa ve Amerika kamuoyu da bu yönlendirmelerle ve siyasi gerekçelerle Ermeni iddialarını bugün kabul eder duruma gelmiştir.Ermeni seviciler bunları ırk ayrımı olarak görse de kusura bakmasınlar ben de elbette haklarında olumlu düşünemem .Öte taraftan soykırım iddialarının yürütücüsü konumundaki Ermeni Diasporası Türkiye’nin mahkûm edilmesi ile yetinmiyor, aynı zamanda soykırıma inanmayanların yargılanması yolunu da birçok ülkede açmış bulunuyor. Diaspora Ermenileri, Ermeni soykırımını inkâr etmenin bir insanlık suçu olduğunu birçok ülkenin mevzuatında yasal bir düzenleme haline getirmeyi başarmış, ancak bu büyük hata uluslararası mahkemeler tarafından önlenmiştir.Fransız yazar Benard, "Kesin olan şu ki Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur. Bu kesin bir gerçek. Türkiye soykırım yapmamıştır." demiştir.İngiltere,Fransa,Rusya neden arşivlerini açamıyor.Benim ülkem bütün Arsiverini açmış durumda ,merak edenler gitsin baksın .(Arşiv Belgeleriyle Ermeni faaliyetleri 1914-1918 (cilt I-VIII)Türklerin Ermenileri katlettiğine yönelik hiçbir belgenin olmadığını vurgulayan Benard, Eğitim Bakanlığına bağlı ortaokul ve lise seviyesindeki okullarda tarih derslerinde öğrencilere 1915 olaylarının anlatıldığını ancak Türkiye'nin soykırım yapmadığını savunan görüşlerin öğrencilere aktarılmadığını belirterek bunun doğru olmadığını söyledi.

Benard, uluslararası toplumun Türklerin savunduğu görüşü kabul etmesi için Ermeni hükümetinin arşivlerini açması gerektiğine işaret ederek "Ermeni hükümeti arşivlerini açmıyorsa doğruyu söylemiyor demektir." dedi.
“Her sene olduğu gibi bu sene de, batıdaki Ermeni diasporası ve onlara yakın güçler çeşitli törenler ve etkinlikler vesilesiyle Türkiye’ye iftiralar atmaya çalıştı. Ermeni diasporasının ve Ermeni lobisinin 1915 olaylarını çarpıtıp dünyaya bu olayları bir “soykırım” gibi servis etme gayreti senelerdir devam ediyor.

İtiraf etmek gerekir ki, Ermeni lobisi bu işte gözeçarpacak bir mesafe kat etmiş, bazı batılı tarihçileri, bilim adamlarını, yazarları ve siyasileri kandırarak ya da satın alarak kendi saflarına çekmiş, Türkiye aleyhine kullanmaktadır. Bundan önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi, Ermeniler çoğu zaman bu tutumundan dolayı küresel güçler tarafından Türkiye’ye karşı kullanıldı. Maalesef, Türkiye’de de az da olsa, “soykırım vardır” diyen insanlara rast gelmek mümkün. Bu insanların çoğu büyük ihtimal 1915 olaylarına ilişkin ne arşivlerde bir çalışma yaptı ne de bu konuyla alakalı kitap okudu.(Azerbaycan merkezli haber ağı the Great Middle East (Büyük Orta Doğu)’nun Genel Yayın Yönetmeni Ali Hacızade,)

Efsaneye göre Ermeniler ,Hayk isimli bir atadan türediler.Hayk vaktiyle Ağrı dağına inmiş,bazı bölgelere yerleşmiştir.Ne kadar tanıdık bir efsane değil mi ?Nuh Tufanının aynısı ,fakat bağımsız kaynaklara göre Ermeniler ,bölgeye sonradan gelmişlerdir.Ancak kendileri bu efsaneye inanmayı tercih ederler çünkü Türkiye'nin doğusu Ermenistan hayalleri buna dayanak olmalıydı.Üstelik bu efsane onlara haklılık payı kazandırmalı nasıl mı ?Türkler istilacı diyebilmeliydiler.Biz yerlisiydik,Türkler bizi yerimizden etti safsatasını savunmalıydılar.Bilimsel gerçekler ise Ermenilerin Hint-Avrupa kökenli bir ırk olduğunu göstermektedir.Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar” olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş olduğu bir isimdir. Çünkü çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, daha M.Ö. 3. Binyıldan itibaren[1], onların yerleştiği Doğu Anadolu Bölgesine “Armanu” veya “Armenia” denilmekte idi. Başka bir tabirle, Ermenilerin gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de, Doğu Anadolu Bölgesi, “Armenia” adıyla anılıyordu. İşte Pers Kralı, hâkimiyeti altında bulunan ve muhtemelen batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia Bölgesinde oturanlar” anlamına gelen “Ermeniler” ismini vermişti. Şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9.-6. yüzyıllar arası) ataları olarak göstermeye ve dolayısıyla bölgenin gerçek sahibi olduklarını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, yapılan filolojik tetkikler, Ermenilerin kullandığı dilin, Hint-Avrupa kökenli dillerden olduğunu, açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. Binyılda Doğu Anadolu’nun hemen hemen tamamı ile Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünde oturan ve bilim adamları tarafından Proto-Türkler oldukları ileri sürülen Huri kavminin diliyle akraba olup, Asya kökenli dillerdendir. O halde, Ermenilerin böyle bir iddiada bulunmaları, tamamıyla yersiz ve yanlıştır. Çünkü filolojik açıdan, böyle bir görüşün haklılığına asla imkan yoktur[2]. Eğer Urartulara mutlaka bir akraba aranıyorsa, Filolojik açıdan, bu akrabalığa en layık olanlar Türklerdir.Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. 8. yüzyılda vuku bulan Trak göçleri neticesinde Anadolu’ya geldikten ve yaklaşık iki asır orda burada yaşadıktan sonra, Urartu Devletinin yıkılmasını fırsat bilerek, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, Van Gölü ve civarındaki topraklara, Pers Kralının egemenliğini kabul etmek ve ona vergi ödemek şartıyla yerleşebilmişlerdir. (3)
Laventi Barsegyan,sözde soykırım müze müdürü;Ermeni ve Türklerin aynı ırktan olmadığı ,antropologlar araştırmışlar ve Ermenilerin kafatasının küresel Türklerin ise uzun olduğunu saptamışlardır.Ermeni tarihçiler kökenlerini mitolojik verilere dayalı açıklarlar.Urartularla hayali bir bağ kurulmaya çalışılsada tamamen tahmindir.
Roma ile Persler arasında kalma mücadelesi verirken 1918-1920 yılları arası bir bağımsızlık varlığı gözüksede Osmanlı döneminde asla bağımsız olmadılar. Roma, Pers, Emevi, Bizans, Selçuklular, İlhanlılar,Akkoyunlular ve Osmanlı imp.yönetiminde yaşadılar.Birinci sınıf olarak yaşadıkları dönem Osmanlı dönemidir.Bizans döneminde bile patikhaneleri olmamıştır.Hristiyanlığı ilk tanıyanlardır.İlk papazları da Kirkodur,mensuplarıda gregoryan denilmiştir.Sürekli devlet kurma çabasında oldular ve sürekli bağlı oldukları devletlere ihanet ettiler.Huzurlarının bozulmasını Türklere bağlasarda ,onları sürgün eden dindaşları Bizanslılardı.Kırkbin Ermeni Malatya ,Kayseri yörelerine techir edildi (ALİ SEVİM)Bir kısım Ermenilerde Bursa'ya yerleştırıldı (HALİL İNALCIK)
Moğollar ile Selçuklular arasında Kösedağ savaşı (1243)Ermenilerin tam aradığı fırsat olmustu.Moğol idaresine geçerek Selçuklulara ihanet etiler.II.Gıyasettin Keyhüsrev'in eşi ve çocuklarını ,moğollara teslim etmişlerdir.Osmanlı döneminde Kütahya'da ilk dini merkezlerini kurdular.Tarihlerinde ilk kez dini özgürlükleri  Osmanlı sayesınde olmuştur.Türklerle aynı mahallelerde yaşadıkları için kültür alışverişleri olmuştur.19 yy.Helmut isimli bır seyyah hrıstıyanlaşmış Türkler bile demiştir.Kim güçlüyse ondan yana olmuş ,ıdaresınde bulunduğu devletlere hep ihanet içinde yaşamışlardır.
Kirkor Agabaloğlu (Türk -protestan-Ermeni dini lideri);Kendilerinin sürekli baskı altında olduklarını ,Osmanlıların buna hak vrmediğini ,onlar için birsey yapmadığını söyleyebilecek kadar yüzsüzleşmiştir.Sormalıyız kı ;5 Bakan,22 paşa,42 yüksek dereceli memur ,askerlikten muaf (Türkler vatan için savaşırken ,bunlar ticaret yaptılar,maddi güclerini fazlasıyla kazandılar .Bunları koruyan Türklere ihanetin alasını yaptılar)7 büyükelçi,11 konsolos,12 muderrıs,8 doktor ve nıcelerı ıcımızde beslenıp yedıklerı kaba .....Osmanlı tebası Ermenler idi.Türkçe konuşuyorlar ve ibadetlerini bile Türkçe yapıyorlardı.Petro'nun hayalı sıcak denızler ve İngiltere ile Avrupa'dan güçlü olma hayali İskenderun körfezi ve Irak'da Basra körfezine inilmesi için  ERZURUM'UN alınması gerekiyordu.ERzurum ,Osmanl'nın doğudaki kalesiydi.Petronuntruva atlarına ihtiyacı vardı ,misyonerler gibi.Kapıtulasyonların Fransızlara verilmesi ile misyonerlik çalışmalarına başlandı.200 yılı aşkın katolık ermeniler yaratıldı ta ki ABD 'nin 1850 protestanları yaratmasına kadar.
Papkin Anoushıan(New Jersey Ermeniler ruhani lideri)Un bitti,din bitti.Protestan ermenilerin amacı protestanlığı yaymaktı ama başarılı olamadılar.Zengin Ermeniler gibi fakir olanlarıda vardı.Yiyecek,içecek,giysi  vs.yardımlar edildi .Amaç protestanlığa geçmeleriydi.Çalışmalarn bir diğer yüzüde Türk düşmanlığı aşılamaktı.Onlara hayallerini vereceklerdi.(hayallerindeki devleti kurmak gibi.)Tanzimat ve ıslahat fermanları bile hızlarını kesmedi.
Vahakn Dadrian (Ermeni Tarihçisi)1839-1856 reformların taşralarda uygulanması başarısızlıkla sonuçlandı.Verilen her taviz onlar için bağımsızlık yolunda bir taşdı.
Ermenilerin taleplerinin en büyük destekçisi Yeşilköy ant.olmuştur.Rusya nezaretınde Ermenilerin yoğun yaşadıkları yerlerde reform yapılmasıydı.Batılı emperyalıstler buna yanaşmadı .Ruslar da Ermenileri kendilerini terk etmekle suçladı.oyunları bozulmuştu.Ve İngiltere başrole geçti,Ermenilerin en büyük destekleyicisi oldu.Söz sahıbı kendı olmalıydı kı Hindistan ticaret yolu tehlikeye girmemeliydi.Ermeniler elbette boş durmuyor sürekli örgütleniyorlardı.
Rusya ,Ermenilerle Hınçak teşkilatını kurdu.Teşkilat kurabilecek kadar rahatlardı bu kadar açık ve net.Bunun yanısıra birçok dernek kurdular.Türklerin haricinde Türklere destek veren ,kendilerine yardım etmeyen kendi soydaşlarını bile öldürmekten çekinmediler.Fransız ve İngiliz destekli Osmanlı bankası bombalanmasında kimlerin kullanıldığı da gözden kaçmamalıdır.
Dikkat çekmek için ilk isyan Erzurum,Kayseri,Yozgat ve Çorum..diye devam eder.İsyanlar özellikle doğuda çıkmıştır.En büyük ses getiren olay da İstanbul'da yaşanmıştır.Misyoner güçlerin ,yardımı ile Ermeni isyanları ses getirmeye başlamışdı.İsyan çıkaranlarda İngiliz,Fransız ve Rus destegi ile yurt dışına gönderildi .Ceza bile almadılar..
31 Mart Ermenileri daha çok umutlandırdı.Ve yayın günümüzde olduğu gibi çok güzel kullanıyorlardı.Adana isyanında Olaya sebeb veren ermenıler ceza bile almamışken ,Türkler idama edildi.(Bir-iki ermeni de bu idam edilenlerin içindeydi)
Balkan savaşları ile bağımsızlığını kazananlar ,Ermenileri daha da kamçılıyordu.Rus ve İngilizler dekendilerine destek verdikleri takdirde hayallerıne yardım edeceklerını söyluyordu.Açıkca Balkan savaşları tam bir çözülme olmuştu.8 Şubat Yeşilköy ant ile de dönüm noktası oldu.
Ermeniler kendilerini Rum,Sırp gibi azınlıklarla kıyaslıyorlardı.Farkları vardı .Rumlar ,Sırplar bırlık içinde yaşarken Ermeniler dağınık halde yaşıyorlar bütünlük yoktu.
Armen Garo (pastırmacıyan)Osmanlı mebusuydu.İsyanların da lideri.Bu gözden kaçmamalıdır .İçimizde yetişip yukarıda bahsetiğim gibi yediği kaba ....
İmparatorluk Savaş esnasında iken Hınçak ve Taşnak çeteleri suikast,ve gerilla saldırıları ile içten darbe yapıyordu.Rus ordusunun ilerleyişlerini kolaylaştırıyorlardı.İngilizlerde Bağdat ve Mezopotamya'ya doğru ilerliyorlardı Ermenilerin oldukları bölgelerden çıkarılmaları gerekiyordu.
Fransız arşivlerinde Ermeni çetelerinin telgraf tellerini kestikleri ,ordunun ikmal yollarına yaptıkları sabotajları  belirtıyor.Demem şu ki Adana'dan Sivas ,Erzurum'a kadar olan bölge Osmanlı-Kafkasya -Suriye Çanakkale ordularının geçit yerleriydi.En canlı tarihi olayımız SARIKAMIŞtır.Ermeniler Lojıstık desteği keserek Rusların azınlık olmasına yenilmeleri bile kaçınılmazken kesilen lojıstık destek ile Türk askeri açlık ve kışlık giysileri olmamasıyla donarak ölüme terkedildi.Rusların kayıtlarına göre Rus komutanlar ,Ermenilerin geri alınıp yerine rus komutanları göndermelerini istemişlerdir.Sebebi canice yaptıkları katliamlardı.Bu bilgiler AMERİKALI BİR BİLİM ADAMININ MİCHAEL REAİKER TARAFINDAN DOKTORA TEZI HAZIRLARKEN ORTAYA ÇIKMISTIR.BU MEKTUPLAR rUS ARŞİVLERİNDE ..VAN'DA KATLEDILEN TÜRKLERİ ERMENİLER HİÇ KONUŞMAZ.Hoş hiçbirini konuşmamayıda tercih ederler.Müslümanlar bunu hak etti diye düşünürler.kendileri bile kendi tarihlerini yazarken şüphe içindeyken uşaklık etmek onların geninde var.
Doğuda katledilen insanımızın hakkını kim arayacak.Ermeniler hala kazan kaynatmaya çalışırken neyin inkarını yaşayacağız ya da yazacağız .Utanmasanız madalya vereceksınız adamlara pes.Tarihde olduğu gibi bizim devletimizi kendi halkımızda hep sırtından vurdu.Tarih förmülü olan bir bilim değildir.Yanlı şoldu baştan formül yaratalım diyenlere duyurulur.Unutmadılar ,unutturmaya çalıştılar ..
1950 yılında Asala gerçeğini ne çabuk unuttunuz !!Ermeni intikamı peşinde koşanların ekmeğine yağ sürenler ne çıkarınız var bu payda..Arşivler açık ,yüzsüzce ırkcılık dıyenler !! Açıp okumaktan bile aciz..Canlı canlı evlere,camiilere doldurulup yakılan benim atam ..Yakanları savunacak kadar aciz olamam.Geçmişime kanli iftira atanlara sessiz kalamam .Kalmak isteyen içinde  iyi niyetli olamam.Kapatmaya çalışanların durumu açıkca bana çok manıdar !!
Sözüm ona aydın geçinen, yarın mahşerde Atalarımızın yüzüne hangi yüzle bakacaksın !!
Kimin kime soykırım yaptığı belli iken sessiz kalmak Türk olana yakışmaz .Utanmaz varsa Git Kars'a Ulu camii analrsın sana .Ardahan,Erzurum,Batum anlatsın  sana!!
Ermenilerin anlattığı yalana bizi inandıramazsınız .Şimdi git bak 7 yaşında çocuk ,okulda Türk alfabesini ,evinde ermeni alfabesini öğreniyor .Senin kurutmaya çalıştığın yarayı onlar çocuklarına kaşıtmaya hazırlanıyor.UYAN ve kendine gel !!

Ermeni soykırımı iddia eden Ermenilere sormak lazım .6-7 asır Türklerin tebası iken ,Güçlü osmanlı ordularımız var iken Fatihler,Kanuniler ,Yavuzlar katletmemişken neden 1914-1915 yılları sözde soykırım gündemi önde tutuluyor ?Abd Tarihçisi Justin Mccarthy ;belgelere göre soykırımı Ermenilerin yaptığını söylemiştir.Bernard Lewis İngiliz asıllı Amerikan tarihçisi 1915 soykırımını inlar etmiştir.
Günümüzde Diasporadan umudunu keserek kendini nesli tükenen bir hayvan gibi gördüğünü söyleyenler artık sahte Türklük ve islam kılıflarını çıkararak özgürce propagandalarını yapabiliyorken ,Kendi ülmeizde kendi hakkımızı ,uğradığımız haksızlığı söylerken neden gündeme alıyorsunuz diyenlere kısa dıyeceğim şu ki Su uyur ,Düşman uyumaz..Siz uyuyabilirsiniz .Ben UYUMAYACAĞIM !!! Atalarımızın ,Şehitlerimizin kanını siz yerde bırakabilirsiniz .Ben ve benim gibi düşünenler BIRAKMAYACAK !!


Akcan Mir.Tarihçi Araştırmacı Yazar.

[1] M.Ö. 2200’lerde Akkad Kralı Narm-Sin’in Anadolu’ya yaptığı askeri bir seferi anlatan Şartamhari metinlerinde Van ve civarına “Armanu” veya “Armenia” memleketi denilmektedir. Bir başka ifade ile Ermenilerin bölgeye gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Armanu memleketi vardır.
[2] Ekrem MEMİŞ, “M.Ö. 3. Binyılda Anadolu’da Türkler”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 53, İstanbul 1988, s. 46, n. 6.
[3] Boğazköy kazılarında ele geçirilen ve yukarıda sözü edilen Akkad Kralının Anadolu’ya girişini anlatan KBO III, 13 numaralı metnin 15. satırında Türki Kralı İlşu-Nail’den söz edilmektedir ki, bu bize M.Ö. 3. Binyıldan itibaren Türklerin Anadolu’da var olduklarını göstermektedir.O halde, Ermenilerin Anadolu’daki tarihleri, M.Ö. 6. yüzyıldan daha geriye gitmemektedir. Halbuki, çivi yazılı belgelerdin öğrenildiğine göre[3], Türkler M.Ö. 3. Binyılın sonlarından itibaren Anadolu’da mevcutturlar ve Anadolu’nun kaderinde önemli roller oynamışlardır.
İlgili resim
İlgili resimİlgili resim


10 Ocak 2019 Perşembe

DÖVMELERDE TÜRK TAMGALARI




Bedenlere eski çizgilerle yeni anlamlar yükleyen dövme, kökeni tarihin derinlik-lerinde saklı, inanca dayanan bir sanat formudur. Bir başka deyişle, yazısı kutsal kitap gibi vücutta olan sözsüz iletişim tekniğidir. Dövme, bedene uyumlu bir boya maddesinin ömür boyu çıkmayacak biçimde derinin alt yüzeyine desenler halinde nakşediliş sanatıdır. Bu yüzden dövmeye beden işaretleri diyorum. İşaret harften daha eskidir. Onun bu arkaikliğinde bir gizem yatmaktadır. Hatta dövme, bir amblem ve kimliktir. Zaman zaman soyluluğun, köleliğin, askerliğin, ergenliğin, ahlaksızlığın, erdemliliğin, bir kabileye aidiyetin ve kötülüklerden arınmanın ifadesi olmuştur. Artık dövme bölgesel motif, inanç olmaktan çıkmış; süs, moda, sanat haline gelmiştir. Şamanizm, Paganizm, Animizm, Sabilik, Taoizm, Budizm, Maniheizm ve Zerdüştlük gibi inanışların izlerini taşımaktadır.Pigdogramları (resim yazılarını) dövmede bulabiliriz. Dövme; Herodotus, gezgin kaşif Marco Polo, James Cook ve Profesör Kindler Spindler tarafından belgelenmiştir. Dövmenin ilk izlerine Avusturya’da, İtalya’da, Yunanistan’da, Anadolu’da, Mısır’da, Cezayir’de, Afrika’da, Okyanusya (Markiz, Samoa) adalarında, Yeni Zellanda’da, Amerika’da, kutuplarda ve Japonya’da rastlanmıştır. Kazak ve Kırgız Türklerinin kültürlerinde de oldukça eski ve yerleşiktir. İskit kurgan buluntularında doğadaki mücadeleyi anlatan hayvan motifleri görülmektedir. Türkiye’de ise değişik yörelerde, daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir yaşlı âdeti olarak devam ettirilmektedir. Şehirlerde ise gençler arasında bir moda olarak yaygınlaşmıştır. Günümüzde dövmecilik, ressam ve hekimlerin kontrolünde yapılması gereken bir meslek haline gelmiştir.


Bu çalışmada Bozhöyük’te tespit edilen dövmeler üzerinde duruldu. Resimleri çekilen kaynak kişilerin beden işaretleri ve düşünceleri irdelendi.1 Buradaki beden işaretleri ile runik işaretler arasındaki benzerliğe dikkat çekildi. Ayrıca, dövmenin tarihçesi, yapıldığı yer, yapılış şekli, yapılış nedeni ve küçük bir sözlüğü verildi. Daha sonraki araştırmalar için ise kaynaklar da eklendi.Dövmenin Tarihçesi:


“Avusturya-İtalya sınırında bulunan buz adamın dövmeli olduğu Ekim 1991’de Prof. Dr. Kindler Spindler tarafından açıklandı. Japonya’daki balçıktan dövmeler M.Ö. 5000’li yıllara dayanıyor. Kamış ve yaprak boyalarıyla yapılmış Mısır mumyalarındaki dövmeler ise M.Ö. 2000’li yıllara aittir.


Antik Trok kavmi dövmeyi asalet nişanesi sayarken; eski Yunanlılarca ahlaksızlık sayılıyordu. Roma da suçlu ve köleleri tanımaya yarardı. Amerika (Meksika, güney ve kuzey Amerika yerlileri, kızılderililer) kıtasında yerliler arasında dövme yaptırma işle-minin çok yaygın olduğu 15.-19. yüzyıllar arasında oraya giden din adamlarıyla birçok tarihçinin anılarından anlıyoruz.




Kaynaklar, ilk çağlarda kamış ve yaprak boyaları ile yapılan dövmelerden söz etmekte, M.Ö. 2000’lerden kalma Mısır mumyalarında dövmelere rastlanıldığını belirtmektedir. Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden oluşan dövmeler görülmek-tedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir.Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil vekahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. Taşdık ve Altın Yış mezarlarındaki cesetlerin bazı kısımlarındaki dövmeler, av sahnelerini tasvir eder. Antik Trak kavmi dövmeyi asalet nişanesi sayarken, eski Yunanlılar için ahlaksızlık damgası gibiydi.” (Bulut 2002: 36-54).

“Kendi uygarlıklarının henüz başlangıç aşamalarını yaşayan özgün topluluklarda dövme yapma işlemi törensel bir nitelik taşır; dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve zihinsel kuralları yerine getirmek zorundadır. Güneş tanrısı Bal’ın isteği üzerine “ilahi ve gizemli bir kudret edinme” aracı sayılır. M. W. Thomson’a göre Musa Peygamber elleri ve alınlarını mistik sembollerle süsleyen Araplardan dövme adetini ödünç alarak kendi amacı için kullanmıştır. Katolik kilisesi M.S. 4. yüzyılda “Tanrının imajını bozu-yor” gerekçesiyle Roma’daki köle ve mahkumların yüzüne dövme yapılmasını yasak-lamıştı. 787 yılında Papa 1. Hadrinan, vücudun herhangi bir yerine dövme yapmayı batıl inanç ve Paganizmi çağrıştırdığı için tümüyle men etmişti.

Eski Roma’da suçluları ve köleleri tanımaya yarayan dövmelere 19. yüzyıl İngiltere’sinde de rastlanılmaktadır. Cezayirli gemiciler aracılığı ile Osmanlı denizcileri ara-sında yaygınlaşan dövme; XVII. yüzyıldan itibaren Yeniçerilerce bağlı bulundukları “orta”yı (bölük) simgelemek amacı ile yaptırılmaya başlanmış, Yeniçeri ocağının kapatılışına dek sürmüştür. İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir” (Kadıoğlu 2002).

“Çağlar boyu Avrupa da kaybolan dövme geleneği, 19. yüzyıl İngiltere’sinde aniden canlandı; Kaptan Cook’un 1769’daki ilk seyahatiyle birlikte denizciler arasında yaygınlaşıp egzotik biçimde renklilik kazandı. Galler Prensi 1862’de kutsal toprakları (Filistin) ziyaret edince koluna bir haç dövmesi yaptırdı. Kral Edward VII, oğlu George’un 1882’de Japonya ziyareti sırasında bileğine bir canavar motifi işlendi. Böylece dövme İngiltere’de krallık fermanı ile onaylanmış oldu.

Bazı Ortadoğu kavimleri 12. yüzyılda ‘yılan ve timsahlardan korunmak için’ bedenlerine deniz canavarı resimleri yaparken; 19. yüzyıl Avrupa’sındaki dövmeler, ağırlıklı biçimde ‘amblem’ değeri taşıyordu. Askerlerin, aynı meslekten kişilerin birbir-lerini tanıma aracıydı.” (Bulut 2002: 36-54).

2. İşaretler ve Bozhöyük’te Dövme:




Resim sanatçılarının Diyarbakır ve Mardin’e gelerek dövme üzerine inceleme yapmaları, bölgenin kültür zenginliği içerisinde yer alan dövme geleneğine dikkatimizi çekmiştir.

Altı yıldır Güneydoğu Anadolu yöresinde bulunmaktayım. Bu süre içerisinde in-sanların vücutlarındaki beden işaretleri (dövmeler) bana çok ilginç gelmiştir. Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Hunların ve daha sonraki Türk topluluklarının sanatlarında da dövme görülmektedir. İskit (Saka) kurgan buluntularında mumyalanmış cesedin bacak ve kollarında dövme “motifi olarak hemen hemen yalnız hayvanlar ve hayvan uzuvları kullanılmıştır. Hayvanların en çok yer verilen ve dikkati çekenleri geyik, keçi, kedi, köpek, kurt, at, ayı ve yırtıcı kuşlar gibi ekseriyeti yabani olanlar” görülmektedir (Durmuş 1983: 96).


Pazırık Dövmesi

Günümüzde de hayvan motifleri dövme olarak yaptırılmaktadır. Ancak Bozhöyük’te rastladığmız dövmeler resim değildir, resim yazısının düşünce yazısına (ideograma) dönüşmüş şekilleri gibidir. Bazı beden işaretleri runik yazılara benzer. Orhun Yazıtları’ndaki Köktürk işaretlerinden yukarıya doğru ağzı açık c işaretinin içinde üç veya tek nokta olan nd / nt konsonuna yani güneş gibi (☼) içi tek noktalı bir şekle veya ters v şeklinde tek noktalı bir şekle, ters Y gibi ç konsonuna, yine ters Y işaretinin kesişme noktasından artı veya haç işareti (+ / †) gibi geçen bir şekli temsil edilen s / ş konsonuna ve > şeklindeki o / u vokaline anımsatacak tarzda bir izlenim bırakmaktadır.



Bozhöyük’teki beden işaretleri, yirmi iki Türkmen bölüğünün hayvanlarına vurdukları işaretlere; özellikle Afşar, Bayat, Çepni, Çuvaldar, Eymür, Karabölük, Uluyundluğ, Tutırka ve Yazğır boylarının damgalarına da benzemektedir (Kaşgarlı 1998: 55-58). İnceleme imkanı bulduğumuz sekiz kişideki beden işaretlerinde görülen gizli yazıları kayıt altına almak istedik. Çünkü 58 ile 80 yaş arasında ömür sürmüş bu insanlardan sonra belki de unutulmaya yüz tutan bu beden işaretleri ve bu işaretlerin anlattıkları kaybolup gidecektir.2

2.1. Dövmenin Yapılış Amacı ve Bozhöyük’te Dövmenin Yapılış Sebepleri:

Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık inancında ‘dövme’ yasaklanmıştır. Kitab-ı mukaddeste “ölüler için bedeninizde yara açmayacaksınız, dövme işareti koy-mayacaksınız” (Levilier:19128 ) emri yer alır. İslam Peygamberi’nin hadislerinde dövme yasaklanmıştır (Davudoğlu 1983: 511).

“Dövme motiflerinde mezar taşlarından, dokumalarımıza, mimarimizden işleme tekniklerimize kadar uzanan ve hemen hepsinde dinsel, büyüsel, mitolojik; sosyal ve cinsel statü, aşiret işareti niteliği taşıyan motiflerin benzerlerini bulmak mümkündür. Bu motiflerin kişiyi rahatsızlıklardan, nazardan koruduğuna; güzellik ve yiğitlik getirdiğine olan inanç halen devam etmektedir” (Kadıoğlu 1996).

“Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır. Çeşitli model ve örneklere göre yapılan dövmelerin deriye işlenişi bazen aylarca bazen de birkaç yıl sürebilmektedir. Dövmenin estetik yönüne göre çok daha önem taşıyan yanı hemen her zaman dinsel, büyüsel, iyileştirici, toplumsal ve cinsel rolleri belirleyici, bağlı bulunan topluluğu işaret edici özelliğidir.” (Kadıoğlu 2002).

Bozhöyükte dövme şu maksatlarla yapılmıştır;

a. Güzel görünmek, erkeklerin beğenisini kazanmak, evliliğe hazır olmak,

b. Şans ve baht açıklığı, evlenebilmek,

c. Kuma gelmemesi, çocuk doğurmak,

d. Küçükken nazardan korunmak, hasta olmamak ve uzun ömürlü olmak,

e. Elinin bereketli olması,

f. Yılan sokmaması ve ayağının uğurlu gelmesi.

Bunların dışında yörede (daha çok erkeklerin) hangi aşirete ait olduğunun bilin-mesi için alnın şakak tarafına ve burnun ucuna çocuğunun ölmemesi için dövme yaptır-dığı da bilinmektedir. Çocuklarda ise ölmesin diye işaret parmağı ile başparmağın ara-sındaki perdeye üç nokta şeklinde bir motif işlenmektedir.

2.2. Bozhöyük’te Dövmenin Yapıldığı Yerler ve Yapılış Şekli:

Yörede vücuda yapılan dövme yerleri cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Erkeklerde daha çok ellerde, isme’l-bikar denilen burun, çene, elmacık kemikleri üzerinde birer nokta şeklinde yapılmaktadır. Bayanlarda ise ellerde kollarda, ayaklarda, alınlarda, çenelerde, dudaklarda, yanak ve göğüslerde yapılmaktadır.

Bozhöyük’te alın, dudak,3 çene, bilek, el, parmak, ayak bileği, ayak üzerine dövme yaptırıldığı görülmektedir. Alında daha çok güneş işareti (¤), dudakta haç işareti (†), çenede küçük çarpı işaretleri (x) ile baklava dilimleri (◊) ve çentikler (‹), yuvarlak-lar (○) ve noktalar (●), ayak bileği ve devamında üç çemberin içinden geçen çatal işareti () ile büyük d şeklinde yarım ay (D), ayak üstünde ise alındaki işaretin düzeltilmiş şekli ile üç nokta (●●●), el bileğinde ise çentikleri artırılmış güneş işareti (☼) ve tarak (‡), el üstünde çenedeki şekillerin daha genişletilmiş biçimleri ve çentikli çarpı işareti-nin üst üçgeninde bir beş köşeli yıldız, yüzük ve orta parmakta ise küçük bir artı (+) işareti resmedilmiştir. Oval ve düz çizgiler ile noktalar olumlu bir imaj bırakırken çap-raz, köşeli ve verevine işaretler olumsuzluklara karşı tepki; artı, haç, yıldız, güneş işaretleri ve oval şekiller ise dinî bir duygu telkin etmektedir.

Bizim incelediğimiz beden işaretlerinin coğrafyası aşiretlerin yayılış sahasına göre Bağdat, Suriye ve Muş üçgeni arasındaki bölgeyi kapsamaktadır. Yöredeki bir çok aşiret, bu beden işaretlerini kullanmaktadır. Dövmeye yörede “dek, “vesm” ve “veşm”, dövme işini yapan erkeklere “dekkak”, bayanlara ise “dekkabe”, dövme yaptıran erkeklere “medkuk”, kadınlara “medkuke” denilmektedir. Dövme yapmakta kullanılan malzemeler “el-merare” denilen safra yani “öd”, “siraç” denilen idare lambasından elde edilen “is”, “Halîb Ümmül-Bint” denilen kız çocuğu annesi sütünden oluşmaktadır. 297 SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 293 – 305

Dövme “Merbaiye” denilen bahar mevsiminin başında yaptırılır. Dövme yapımında “ibre” denilen birbirine iple bağlanmış bir veya birden fazla dikiş iğnesi kullanılmakta-dır. Siraçtan elde edilen is ile kız çocuğu emziren annenin sütü, öd sıvısı bir kabın için-de karıştırılır. Bu karışım bir müddet bekletilir. Bilahare medkukun, dövme yaptıranın istediği yere dekkak tarafından işlenir. İşaretlerin şekli bozulmasın diye ergenlik döne-minden sonra dövme yaptırmayı tercih ederler.

Dinin temel kaynaklarına rağmen yasaklanan dövme, bir beden işareti olarak Bozhöyük’te kullanılmıştır. Hatta Mardin’den turistik bölgelere giderek dövme yapan kadınların olduğunu, Kapadokya civarında daha çok dövme yaptıklarını da, dövme yaptıran öğrencilerimden öğrendim.4 Ancak ellerine yaptırdıkları dövmelerin şekillerini kendileri tarif etmiş. Yörenin beden işaretleri artık unutulmak üzeredir.

3. Sonuç:

Tarihin derinliklerinden insan vücuduna taşınan beden işaretleri, kırsal kesimde bir yaşlı âdeti olarak kalırken, gelişmiş şekliyle kentsel alanda gençler arasında resim motifleriyle moda olmuştur.Bozhöyükteki beden işaretleri ise runik yazılara benzemektedir. Bozhöyük’teki geleneksel tekniklerle yapılmıştır. Yörede dövme yapmasını bilen-ler turistik bölgelere giderek bu sanatlarını Baraklar gibi geçim kaynağı olarak icra etmektedirler. Şehirlerde dövme yapan atölyeler de vardır. Karar verme merciinde bulu-nanların dövme yaptırmayı bir yasal düzenlemeyle kontrol altına almaları gerekir. Dövme üniversitelerde bir sanat dalı olarak incelenmektedir, bunun için çok geç kalma-dan ülke bölge bölge taranmalı ve bir arşiv yapılmalıdır. Dövme konusunda ressamlar, ilahiyatçılar, hekimler, sanat tarihçileri, filologlar, arkeologlar ve antropologlar bir ekip olarak çalışmalıdır.

Çalışmamızda 13 kaynak kişi ve 60 dövme terimi üzerinde durduk. Dövmenin tarihini ve Bozhöyük’teki şeklini ele aldık. Bozhöyük’te tespit ettiğimiz beden işaretleri ve oluşturduğumuz küçük sözlük bundan sonraki araştırmalara bir katkı sağlar ümidiyle incelememizi saygıyla bilgilerinize sunuyorum.



Sözlük:

Aşağıdaki kelimeler, kaynakçada gösterilen eserlerden ve kendi kaynak kişileri-mizden alınarak bundan sonraki araştırmacılara yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuş-tur.

Ana Tanrıça: Dövmelerdeki yılan, boğa, kuş, kartal, inek, geyik, ceren, birbirine sarılı çift yılan, daire halka halhal, nokta, üçgen, sekizgen, kare, ikiye bölünmüş dört-gen, içinde yuvarlak noktaları olan geometrik şekillerin hemen tümü şu veya bu şekilde Ana Tanrıça’yı kutsamayı, dolayısıyla hayat kaynağı olan annenin doğurganlığını, döl bereketini, kadın rahmini, anne karnına düşen spermin yumurtayı döllemesini, ceninin gelişim evrelerini ve nihayetinde hayat ve ölümü imgeler.

Arap harfleri motifi: Gaziantep yöresinde erkeklerde görülen dövme şekilleridir.

Ay motifi: Yaşam kaynağını, sonsuz yaşam isteğini simgelemektedirler

Ayyıldız motifi: Kadıoğlu’nun 1994 yılında Çankırı’da bir Türkmen köyünde yaptığı çalışmada ise 50-55yaş civarındaki kadınlarda, burnun üst kısmı ve alnın orta-sında bulunan ay-yıldız şeklinde dövmenin dışında vücudun başka hiçbir yerinde döv-menin bulunmaması dikkati çekmiştir.

Ceren motifi: Çene altından başlayarak, boyunda devam eden ve iki göğüste şekillenen ceren motifidir.

Tarak ve ayna motifi: Kadınlarda el üstü ve ayak bileklerinde rastlanan tarak ve ayna şekilleridir.

Halka motifi: Dövme desenleri arasında ayak bileklerinde halka motifleri önemli yer tutmaktadır.

Dek: 1. metin, teks. 2. büyük aşık kemiği. 3. puan. 4. dövme. 5. benek.

Dekkak : Dövme işini yapan erkek.

Dekkake: Dövme işini yapan kadın.

Deri: Deri eşsiz ve son derece ilginç bir organdır.Bir yetişkinin bedenini kapla-yan deri ortalama olarak 3 m2 den biraz fazladır ve ağırlığı tüm vucut ağırlığının % 15 i kadardır. 1 cm2 deride milyonlarca hücre, sıcak, soğuk ve ağrıyı hissetmek için binlerce sinir ucu vardır. Ayrıca yağ bezleri, kıl dibi kesecikleri ve ter bezleri derinin parçasıdır. Bu karmaşık yapıyı besleyen milyonlarca kılcal kan damarı da ınanılmaz bir şebekeyle deriye yayılmıştır. Ortalama deri kalınlığı yine yetişkin bir insanda 2,5 mm ye kadar olmakla beraber yer yer çok ince (örneğin göz kapaklarında) yer yer de el araları ve ayak tabanlarında olduğu gibi çok kalındır.

Dermis: Epidermisin altındaki tabakaya denir. Derinin % 90 ını oluşturur. Bu tabakada güçlü beyaz lifler ve içinde damarların, kas hücrelerinin,sinir hücrelerinin, lenf kanallarının, kıl foluküllerinin ve bezlerin bulunduğu bu tabaka asla piercing uygulan-maması gereken tabakadır.

Dolgu: Derinin altında iğne ve iplikle açılan boşluğa zerk edilen dövme malze-mesi.

Dövme boyası: Dövme için üretilmiş özel boyalar.

Dövme fuarı: Uluslararasılaşan ilk dövme fuarı 1970 yılında yapıldı.

Dövme iğnesi: Paslanmaz çelikten yapılmış özel iğneler.

299 SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 293 – 305

Dövme sanatı: Avrupa’da bir bir güzel sanatlar dalı olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde de tez konusu olarak ele alınmaktadır.

Dövme : Yok edilemeyen bir boya maddesinin belirli bir teknikle derinin alt yü-zeyine işlenmesidir.

Dövmenin acısı: Dövme, yapıldığında acı verir ama, bu keyifli bir acıdır. Bu acı daha sonra bedenine güzellik katar, ona yeni anlamlar yükler. Kadınlar için zarifliğin, soyluluğun, güzelliğin; erkekler için gücün belirtisidir. Kötülüklerden koruyacağına, ömrü uzatacağına inanılır.

Dövün: Dövmeyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekillerin yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilmesi.

Dövün motifi: 1991 yılında Gaziantep Barak bölgesinde yapılan araştırmalarda 40-45 yaşın üzerindeki erkek ve kadınların el, yüz ve vücutlarında yörede “dövün” ola-rak adlandırılan dövmelere rastlanmıştır. Bu kişilerde el, yüz ve vücudun çeşitli bölüm-lerinde dövün bulunur; 18-20 yaş civarı genç kızlarda ise yalnız sağ yanakta bir nokta şeklinde dövün yer alır.

Dudak dövmesi: Kadın dudaklarındaki yoğun dövmelere dair rivayetler çeşitli. Birine göre, İslam öncesi zamanlarda Mekke pazarında bir erkeğin bir kadını zorla öp-mesini protesto eden kadınlar, dudaklarını boyamışlar ve dudak dövmesi böylece baş-lamış. Bir başka rivayette de bu dövmenin utanç belgesi olarak yapıldığı anlatılıyor.

El-Merare : Dövme yapmakta kullanılan safra veya öd gibi malzemelerin genel adıdır.

Epidermis tabakası: En üst tabakadır. Deriyi oluşturan hücreler epidermisin %95 ini oluşturur. Üst derinin altı ise yağ bezi adı verilen dokudur. Dolayısıyla piercing takı-sının uygulanacağı bölge burasıdır. İğne derinin en fazla 1mm altına girecek şekilde ayarlanır.

Gölgeleme: Resimde gölge oluşturma, gölge ile resme hacim verme.

Gurbet: Gaziantep Barak bölgesinde geçimini dövme yaparak, boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar.

Gurbet motifi: Gaziantep yöresinde “gurbet” adı verilen, geçimini boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar tarafından, 15-20 yıl öncesine kadar isteyenlere dövün yapıldığı, şimdi ise bu uygulamanın devam etmediği belirtilmiştir. Dövün yapılmadan önce, döv-meyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekiller yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilir. Üç ya da dokuz adet halinde (bu rakamların mistik özelliği bilinmektedir) bir araya getirilerek sıkıca bağlanan iğnelerle deri dövülür; ko-yun ödü ve kazanların altından toplanan isle hazırlanan karışım, bu dövülme sırasında altderiye yerleştirilir. Kabuk bağlayan bu yara zamanla iyileşir ve desen belirir.

Günedoğu’da dövme modası: Bu coğrafyadaki dövme, yaşlı modasıdır.

Güneş motifi: Erkeklerin sağ şakaklarında dokuz noktayla yapılmış güneş kursu, onu taşıyanın her daim sağduyulu, akıllı ve zeki olacağına, ahrette yanmayacağına dela-letmiş. Çok rastlanan güneş ve ay motifleri yaşam kaynağını, sonsuz yaşam isteğini simgelemektedirler.

Haç motifi: Haç motifi Hıristiyanlığın bir simgesi diye bilinse de gerçekte bu motifin tarihi çok daha eskilere uzanıyor. Renkleriyle birlikte uğurlu yön bildirdiğine, kötü bakışların etkisini yok ettiğine inanılıyor. Ucu içe dönük okun deldiği daire ise döllenmenin bir göstergesi olarak doğurganlık ve bereketi simgeliyor.

Halîb Ümmül-Bint: Bebeği kız olan annenim dövme yapımında kullanılan taze sütü.

Hapishane veya askeriye tekniği: İğneye iplik sarıp boyaya daldırarak derinin alt yüzeyine işleme yöntemiyle dövme yapmak.

<span>Hayat ağacı motifi</span><span>: </span>Kadınlarda boyundan göğüse inen hayat ağacı motifi Ana Tanrıça inanışından kaynaklanıyor. Hayat kaynağı annenin doğurganlığını, ceninin geli-şim evrelerini ve nihayet hayat ile ölümü imgeliyor.

İbre : Dövme yapımında kullanılan dikiş iğnesi ve ipleri.

İs: Dövme yapılırken en çok kullanılan boya maddesi istir. İsle birlikte çivit, antimuan tozu, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çeşitli bitki özleri, safran ve kına da kullanılır. Bu malzemelere göre deride beliren izler kırmızıya yakın bir tonda olabilir.

İsme’l-bikar: Erkeklerde daha çok ellerde , burun, çene, elmacık kemikleri üze-rinde birer nokta şeklinde yapılan dövmelerin genel ismidir.

Japon tekniği: Çok canlı renklerle ejderha resimlerinin işlendiği dövme şekli.

Kabuk: Dövme yapılan organ mendille silinip bezle sarılıyor, yara yaklaşık üç gün içinde kabuk bağlıyor, kabuk sıyrılınca dövme ortaya çıkıyor.

Kentsel yaşamda dövme modası: Günümüzde Batı’da çok yaygın bir uygulama alanı bulunan dövme, kentsel yaşamda özellikle gençler arasında giderek daha çok ilgi çeken bir süslenme biçimine dönüşmüştür.

Kontur: Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre çizgisi.

Medkuk : Dövme yaptıran erkeklere verilen addır.

Medkuke : Dövme yaptıran kadınlara verilen addır.

Merbain : Baharın soğuk geçen günlerine verilen addır.

Merbaiye : Dövme yaptırma zamanı, baharın başlangıç zamanına verilen ada denir.

Mezar motifi: Kızılcahamam’da “Yenge Mezarı” olarak anılan kadın mezarla-rının başucuna konulan tahta işaretleri dövmelerde görülmektedir..

Pasifik yerlileri veya Eskimo tekniği: Çapa biçiminde bir çubuğun üzerine başka bir çubukla çekiçleme vurarma yöntemi ile dövme yapma.

Pirsing: İğnenin iliğine geçirilen iple deriye boya işleme, küçük takılar takma. 1980’lerde sektörel uygulamaya geçen dövme ve beraberinde İngilizce bir kelime olan piercing ile birlikte anılmaya ve sektör haline gelmeye başladı.

Runik motif: Köktürk işaretlerine benzeyen, daha çok verevine ve köşeli dövme işaretleri.

Rus tekniği: Rus mafya üyeleri hapishanedeyken ellerine dört duvar arasında ol-duklarını anlatan beş nokta veya ihbarcı olmadıklarını anlatan ve görmedim, duymadım, konuşmadım anlamına gelen üç nokta dövmelerini yaptırırlarmış.

Samuel O’Reilly tekniği: Dövme makineleriyle uygulama yapılmaktadır. İlk elektrikli dövme makinesi 1890’lı yıllarda kullanılmıştır.

Sirac : İdare lambasından elde edilen istir.

Sterlizatör: Kullanılacak aletler mutlaka steril edilmiş olmalıdır. Sterilizasyon; kullanılacak malzemelerde ısı ve çeşitli deterjanlarla sağlanmaktadır. Parçalar ultrasonic cleaner (bu cihaz, ses dalgalarıyla metalin üzerindeki boya kan gibi parcaları söker atar) cihazı ile temizlendikten sonra, özel deterjanda bekletilir 1saat, daha sonra kesin sterili-zasyon için kuru hava sterilizatöründe (dişçilerin kullandıkları cihaz) 1saat ısıya tabi tutulur ve böylece tüm viral, mikobiyal ve bakteriyel enfeksiyonların önüne geçilir. Bir dövmecide kuru hava sterilizatörü bulunması zorunludur.

Tatto: Mitolojide ise dövmeyle ilgili çok çeşitli söylentiler vardır. Evrenin tanrı-ları, dövme tanrısı ve balıkların desenleri ile renklerin yaratıcısı Bilge Tohu’nun bilgece bakışları altında Ta Tau sanatını icra etmişti. Ta Tau bugün Tattoo adıyla anılan dövme-ye adını veren tanrı olarak bilinir. Bir gün Mata Mata Arahu ve Tura-i Po adındaki tanrı-lar Tanrıça Hina’yı baştan çıkarabilmek için yeryüzüne indiler. Ve vücutları mavi de-senlerle kaplandı. Bundan sonra insanlar kendilerini tanrılara beğendirmek için vücutla-rını farklı farklı desenlerle kapladılar. Ve herkes aslında tanrıları taklit etti. 18. yüzyılın batı denizcileri ise vücutlarına köpekbalığı, yunus, kılıç, çapa resimleri çizdirmiş, sevgi-lilerinin isimlerini yazdırmışlardı. Bazı figürler ise denizde yol aldıkları her beş bin mili ifade ediyordu.

Toz tekniği: Dövme yapmada isin yanı sıra kül, çivit, antimuan tozu, kibrit tozu, güherçile, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çini mürekkebi, susam yağı, çeşitli bitki özle-ri, safran, hayvan ödü ve kına katkı maddesi olarak kullanılır.

Tüy tekniği: Güneydoğu’da herhangi bir kümes hayvanının tüyünün ucuna iplik-le bağlanan iğneyle uygulanır. Burada kullanılan boya malzemesi anne sütü ve is (ku-rum) ten elde edilir.

Ultrasonic cleiner: Temizleme cihazı.

V motifi: Karın üzerinde V veya V’li haç işareti, baş ağrısını önlermiş.

Vesm: Dövmenin Arapçadaki karşılığıdır, bk. dek.

Yakma tekniği: Diğer bir teknik, açılan yarıklara barut, kibrit ve güherçile içeren karışımları yayarak ateşlemektir. Yanan deride hiçbir zaman çıkmayan mavi bir yanık izi oluşur.

Yıldız motifi: Bozhöyük’te çapraz işaretinin üstündeki üçgenin içerisinde ay-yıldızdaki gibi beş köşeli yıldız vardır.



Kaynak Kişiler:

Aşağıdaki 13 kadının beden işaretleri değerlendirildi.

(60 yaşında, Billok aşiretinden, Bozhöyük köyünden),

(65 yaşında, Şeyhguri aşiretinden, aslı Bağdat’a dayanıyor),

(60 yaşında, Korçi aşiretinden, aslı Mardin’in Arban köyüne dayanıyor),

(58 yaşında, Kolçi aşiretinden, aslı Mardin’in Badin köyüne dayanıyor),

(65 yaşında, Tat aşiretinden, aslı Suriye’ye dayanıyor),

(60 yaşında, Kemes aşiretinden, aslı Mardin’in Sultan köyüne dayanıyor),

(62 yaşında, Şeyhguri aşiretinden, aslı Bağdat’a dayanıyor),

(70 yaşında, Şeyhan aşiretinden, Aslı Muş’a dayanıyor),

(50 yaşında, Derkesi aşiretinden, aslı Mardin’in Arban köyüne dayanıyor),

(80 yaşında, Baravi aşiretinden, aslı Cizre’ye dayanıyor),

(60 yaşında, Şüküra aşiretinden, aslı Mardin’in Duyuran köyüne dayanıyor),

(70 yaşında, Derkesi aşiretinden, aslı Mardin’in Büyükayrık köyüne dayanıyor),

(60 yaşında, Here aşiretinden, aslı Mardin’in Gurs köyüne dayanıyor).

KAYNAKÇA:

BULUT Faik (2002), “Dövme”, Atlas Dergisi, Sayı 113, Ağustos, s. 36-54.

CAN İbrahim (1991), Beden Resimleri “Dövme”, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sos-yal Bilimler Enstitüsü Resim Bölümü Resim Anasanat Dalı, Yüksek Lisans Te-zi.

DAVUDOĞLU Ahmet (1983), Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Sönmez Neşriyat, Cilt 9, 511-512.

DİYARBEKİRLİ, Nejat (1972), Hun Sanatı, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, s. 59-60

DURMUŞ İlhami (1983), İskitler (Sakalar), Ankara: TKAE yayınları: 141.

GÜLEN Abdülkadir (1975), “Mardin’in Kızıltepe Yöresinde Dak ve Döğmeler”, Türk Folklor Araştırmaları,Cilt 13, Sayı 311, s. 7334-7335.

HANÇERLİOĞLU Orhan (2000), “Dövme”, Dünya İnançlar Sözlüğü, (3. baskı), İstan-bul: Remzi Kitabevi, s. 122.

İVGİN Hayrettin (1979): “Gerede’nin Aşağı Ovacık Köyünde Mezar Taşları”, Türk Folkloru, Cilt: 1, Sayı: 1, s. 20-22.

KADIOĞLU Nihal (1996), “Anadolu’nun Bazı Yörelerinde Dövme Adeti ve Bu Adetin Çağdaş Yaşamdaki Yeri”, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyu-mu, Bildiriler I, Ankara: Hagem Yayınları, s. 222-227.

KADIOĞLU Nihal (2002), “Anadolu’nun Bazı Yörelerinde Dövme Adeti ve Bu Ade-tin Çağdaş Yaşamdaki Yeri” ve “Doğunun Tenindeki Nakış”, Atlas Dergisi, Ağustos, Sayı 113.

KARAMAĞRALI, Beyhan (1980), “Türk Damgalarının Devamlılığı Hakkında”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Yıl:2, Cilt:2, Sayı:9, s. 18.

KAŞGARLI Mahmud (1998), Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi I, Cilt I, (4. baskı), (Çeviren: Besim Atalay), Ankara: TDK yayınları, s. 55-58.

KUM Naci (1963), “Türkmen Barakları”, Türk Etnografya Dergisi, Sayı: VI, 1963, s. 27-65.

ONAY Ahmet Tâlat (1996), Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, İstanbul: MEB ya-yınları,, s. 193-194.

ÖRNEK Sedat Veyis (1978), Budunbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara: TDK yayınları, s. 388.

TAŞGIN Ahmet (2001), “Siverek’te Dövme Geleneği”, Tarihte Siverek Sempozyumu Bildirileri, Siverek Kaymakamlığı: 13-14 Ekim 2001, s. 229-233.

YARAN Rahmi (1994), “Dövme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 9 İstanbul: Diyanet Vakfı yayınları, s. 521.

304 Mehmet HAZAR

YILDIRIM Deniz (2000), Baraklar ve Dövme, Ankara: Anakara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü Etnoloji Anabilimn Dalı, Lisan Tezi.

İnternet adresleri:

http://ucmorlale.com/

http://www.anatoliatattoo.com/

http://www.diptattoo.com/

http://www.diyarbakirsanat.org/

http://www.dovme.net/

http://www.ekoses.com/

http://www.folklor.org.tr/

http://www.hurriyetim.com.tr/haber/

http://www.rgbgrup.com/tattooo/

http://www.yasamdersleri.com/

http://www.zaman.com.tr/2002/08/02/kultur/

1 Yönetmen İlhan Bakır’ın bir Ada Film Atölyesi olan Beden Ayetleri Belgeseli gibi biz de kaynak kişile-rin resimlerini kaydettik.

2 Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağ. Türk Lehç. ve Edb. Bölümü öğrencilerinden Züleyha Ramazanoğlu bizim için Kızıltepe-Bozhöyük’te dövme yaptırmış 13 kadınla görüşerek resimlerini kayıt altına aldı. Künyeleri için bk. kaynak kişiler.

3 Cahiliye döneminde Arap kadınlar erkekler tarafından dudaklarının zorla öpülmesini boykot etmek için dudaklarına yoğun bir şekilde dövme yaptırırlarmış (Bulut 2002: 36-54).

4 Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağ. Türk Lehç. ve Edb. Bölümü öğrencilerinden Senem Karadaş (Kırşehirli).

Dr. Mehmet HAZAR

Dicle Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi, Diyarbakır, mhazar@dicle.edu.tr. SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 293 – 305
https://onturk.org/2011/05/07/1470/Alıntıdır.



23 Aralık 2018 Pazar

Kuman-Kıpçaklarda Toplum ve Kültür Hayatı / Yrd. Doç. Dr. Muallâ Uydu Yücel


Kuman Kıpçakların Tarihinde İgor Destanı'nın Yeri ve Önemi Prof.Dr. Muallâ UYDU YÜCEL ile ilgili görsel sonucu

KumanKıpçakları, Bizanslılar ve Lâtinler "Kumanos, Kumanoi, Cumanus, Komani", Ruslar "Polovets", Alman ve diğer Batılı milletler "Falben, Falones, Valani, Valwen, Pallidi", Ermeniler "Khartes", Macarlar "Kun", İslâm kaynakları "Kıpçak (Kıfçak, Khıfşak)" isimleri altında zikretmişlerdir.1 Kumanlar'a verilen bu isimlerin ortak anlamları "sarı, sarımsı, açık sarı, saman sarısı"dır. Adlarının ilk defa geçtiği Rus Yıllıklarında Türkmen, Peçenek ve Uzlarla aynı cinsten oldukları belirtilmektedir.2

Kumanlarla temas kurmuş olan milletlerden birçoğu onların çok güzel bir ırka mensup olduklarını, özellikle Kuman kadınlarının güzellikleri ile tanındıklarını anlatan kayıtlar bırakmışlardır. Nitekim Rus yıllıklarındaki bir kayıttan anlaşıldığına göre Kuman başbuğları, Rus Knyazlarını elde etmek gayesiyle güzel kızları hediye olarak gönderiyorlarmış. Kiev Knyazlarından bazılarının Kuman başbuğlarının kızları ile evlenmelerinin sebebi yalnız siyasî değil, ayrıca Kuman kızlarının güzelliklerinde de kaynaklanıyordu. Meselâ Kiev Knyazı Vladimir Monomah'ın iki oğlu da Kuman başbuğlarının kızları ile evli idiler.3

KumanKıpçakların beyaz ırka mensup oldukları kaynaklarda ayrıca belirtilmektedir.

KumanKıpçakların Moğol istilâsına kadar yaklaşık 1,5 asırdan fazla bir süre Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırları hakimiyetleri altında tutmaları Rus ve Balkan tarihinde önemli bir rol oynamış ve derin izler bırakmıştır.

Kumanların yerleşik hayata zaman içersinde geçtiklerini görüyoruz. Nitekim Kumanlardan Gürcistan'a gidenlerin büyük bir kısmı dönmemiş, orada kalarak çeşitli yerlere yerleştirilmişlerdir. Doğu Anadolu'da Çıldır Gölü çevresindeki Kıpçaklar işte bunların halefleridir. Ayrıca Gürcistan'a gelmeleri dolayısı ile Don boylarını belki tamamen, Kuban bölgesini de kısmen boşaltmış olan Kumanlardan Kırım yarımadasında kalanlar şehirlere yerleşerek ticaret hayatına atılmışlar, hattâ bazı küçük kasabalar da kurmuşlardır.4

Hayat şartları gereği hepsi de "derme evler" yani sökülüp takılan veya arabalarla nakledilen evlerde veya keçi derisinden yapılan çadırlarda yaşamışlardır. Rus Yıllıklarından özellikle Radzivilov'daki minyatürlerde bu evleri görebiliyoruz.5 Ayrıca 1246'da bu bölgeye giden Plano Karpini'de Kıpçakların Derme evlerini tasvir ederken, bunların "ince çubuklardan örüldüğünü, yukarıya doğru daralan yuvarlak bir yapısı olduğunu, en üstte hem ışık girmesi hem de duman çıkması için bir delik bırakıldığını, evin duvarlarına içerden keçeler sarıldığını, kapı vazifesini bir keçenin gördüğünü" anlatmıştır. Bu gibi "Derme ev"ler, sahibinin sosyal durumuna göre göç yerine giderken iki veya dört tekerlekli büyük arabalarla nakledilirdi. Kışın evin içinde, yerde tezek yakılır ve yemekler kazanlarda pişirilirdi.6 Yine 1334'te Deşti Kıpçak'a giden İbni Batuta eserinde bu tür evler gördüğünü geniş tasvirler yaparak anlatmaktadır.7

KumanKıpçaklar hakkında Rus Yıllıkları büyük zaferlerin olduğu akşamlarda Kuman başbuğlarının adamları ile toplanarak "toylar" düzenlediklerini ve bu toylarda "ozanlar"ın ellerinde kopuzlarıyla eski ve yeni savaş destanları terennüm ettiklerini yazmaktadırlar.8 Bu toylarda hayvan yetiştiriciliğine dayanan ekonomik bir hayatın neticesi olarak bol bol et yenilip kımızlar içiliyordu. Ayrıca asıl geçimlerini hayvan besleyerek kazandıkları için yedikleri ve içtikleri de süt, yoğurt, peynir ve et'tir. Özellikle at eti en değerli olarak görülür ve gelen kıymetli misafirlere bu etten ikram edilirdi. Kumanların ilk dönemler bünyeleri için zararlızehirli olarak gördükleri ekmeği yemediklerini bunun yerine darı yediklerini görüyoruz. Ancak yerleşik hayata geçtikten sonra ekmek yemişlerdir.9

KumanKıpçaklar diğer Türk kavimleri gibi Tek Tanrı inancına dayalı "GökTanrı dinine" bağlıydılar. Ayrıca tabiat kuvvetlerine (yersub) ve ölmüş atalara da büyük saygı gösteriyorlardı. Öldükten sonra öbür dünyada da bir hayatın olduğuna inandıkları için ölüyü sağken kullandığı eşyaları, atı, silahları ve yiyecekleri ile beraber gömüyorlar ve mezarların başlarını da genellikle doğu yönüne doğru çeviriyorlardı.10

Öldükten sonra öbür dünyada yaşanıldığına inanılmasının bir misali de Kumanların mezarlara bol bol "balbal" dikmiş olmalarıdır. Bu balballar çok çeşitlidir ve genellikle de taştan yapılmışlardır. Erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı balbal yapılırdı. Kadın balballarının gayet güzel olduğunu, bilhassa baş örtülerinin süslü işaretlerle bezendiği ve bunların Kumanların hayatlarındaki inançlarla bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Balballar üzerinde çoğu zaman geometrik figürlere de rastlanmaktadır. Taştan başka kemik üzerinde de ince geometrik desenler çizdikleri görülmektedir. Bu yüzden Kumanlar da heykelciliğin erken dönemlerden itibaren geliştiğini söyleyebiliriz.11

KumanKıpçakların ayrıca Ruslar ve Kırım'a gelen İtalyan misyonerlerin tesiriyle Hıristiyanlığı kabul ettikleri bilinmektedir. Kuman başbuğlarından Konçak'ın oğullarının "Yuriy" ve "Daniil" isimlerini taşımaları ile Bastı'nın Hıristiyan olması, onların HıristiyanlığınOrtodoks mezhebini seçtiklerini göstermektedir. Yine Dnyeper nehrinin kollarından Konki suyunun dik sahillerinde Kumalara ait olması muhtemelen 78 mezar bulunmuştur.12 Bu mezarlar taştan yapılmış küçük mezarlardı ve bunlardan bir tanesinin içinde Haç şeklinde bir süs eşyasının bulunması da Kumanlardan bazılarının Hıristiyanlığı kabul ettiklerini göstermektedir. 13

Hazarların etkisi ile bazı KumanKıpçak zümresi Museviliği kabul etmiştir. "Karaîlerin" ne dereceye kadar Kıpçak oldukları tespit edilememiştir; ancak dillerinin Kıpçakça olduğu bilinmektedir.14

İslâm ülkelerine yapmış oldukları akınları dolayısıyla da Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Ayrıca Abbasîlerden itibaren Arapİslâm devletlerinde saray muhafız kıtalarında Türklerden oluşan birlikler kullanılıyordu. Bu usul Mısır'da Eyyûbîler tarafından da tatbik edilmiştir. Eyyûbî Devleti askerî gücünü yabancılardan sağlamak durumunda olduğundan, Deşti Kıpçak'tan ve Kafkaslar'dan getirilen Kıpçak, Oğuz, Çerkes gençlerini eğiterek sağlıyordu. Bu arada onlar da Müslüman oluyorlardı. Mısır'da askerî kudret Kıpçak, Oğuz ve Çerkeslerden teşkil edilen birliklerin elinde toplanmıştı. Bunlarda nihayet İzzüddin Aybeg'in 1250'de Eyyûbîler sülâlesine son vererek yerine sultan ilân edilmesi ile kurulan "Mısır Türk Devleti" kısa zamanda KumanKıpçak unsurunun eline geçti. Bu devletin sultanları da Kıpçaktı. Meselâ: Sultan Kotuz, Sultan Beybars, Sultan Kalavun. Özellikle Sultan Kalavun (12791290) MoğolErmeniFrank birleşik ordularını yenilgiye uğratan "En büyük İslâm hükümdarı" olarak, anayurdu ile bağlantıyı devam ettirmiş, Altınordu ile dostâne münâsebetlerde bulunmuş ve MısırTürk Devleti'nin ilk hükümdar sülâlesinin kurucusu olmuştur.15

İgor Destanı ve Rus kroniklerinden anladığımız kadarıyla Kumanların ellerinde savaş ve yangın makinaları ile ağır maddeleri uzaklara fırlatan aletleri vardı. Bu silahların mahiyeti tam olarak bilinmemekle beraber muhtemelen "Grek Ateşi" veya "neft" olması mümkündür. Silah vasıtası olarak özellikle ok, kılıç, mızrak kullanmışlardır.

KumanKıpçaklardan bize kadar ulaşan bir diğer kaynak malzemeleri de Moğolistan'dan Tuna'ya kadar uzanan bu geniş saha da yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ulaşılan maddi kültür kalıntılarıdır. Bunlar taş balballar, mabedler, mezarlar, Kuman başbuğlarına âit silah ve giyim eşyaları ile Kuman kadınlarına âit süs ve ev eşyalarıdır. Rusya'da bu konuyu en güzel şekilde işleyen ve yapılan arkeolojik çalışmaların raporlarını mükemmel bir şekilde değerlendirenler G. A. FeodorofDavıdov ile S. A. Pletneva olmuştur.16

Türkiye'de ise B. Ögel bu konuda çok güzel bir çalışma yapmıştır. Bu kazıların en önemlisi de Kiskunsag'da yapılanıdır. Istvun Eri, Doğu'da kullanılan kıyafet ve silahlarla bu kazılarda elde edilen kıyafetler ve silahlar arasındaki yakınlığı karşılaştırarak bunların Kumanlara ait olduğuna karar vermiştir. Bunlar kılıç, tolga, zırh, ok uçları, üzengi çiftleridir. Yine deriden ve demirden yapılan sivri uçlu miğferler, tellerden yapılan "yırtmaçlı zırhlı" ve meşin kalkanlar kullanıyorlardı. Ayrıca mezarlardan çıkan bazı ev ve ziynet eşyaları kadınların süse ne kadar düşkün olduklarını göstermektedir. Yine kadın mezarlarındaki Çin'den geldiği muhtemel bronz aynalar, üzeri süslenmiş kemikten yapılmış bir de okluk, sonra geç devir cam ayna ve verimlilik büyüsünün aksesuarı olarak yumurtanın bulunması da dikkat çekicidir.17

Kumanlar kıyafetlerini genellikle hayvan yünü ve derisinden yapmışlardır. Nitekim mezarlarda birkaç tipte yapılmış makaslar bulunmuştur ki bunlarla koyunların yünlerini kırkıyorlardı. Bizans'tan ve Ruslardan kıymetli ipekli ve işlemeli kumaş almışlar da almışlardır.18

Ruslar Kumanların çok iyi bir savaşçı olduklarını bizzat yaşadıkları tecrübelerden biliyorlardı. Bu yüzden de askeri teşkilatlarında onlardan faydalanmakla kalmamışlar, yaşayış tarzlarında ve dillerinde de Kumanlardan etkilenmişlerdir. Mesela Ebu'lFerec Selçuklu Tuğrul Bey'in halifenin kızıyla yapılan düğününde gördüğü ve Barthold'a göre Rusların "Plyaska Prisyadku" adlı dansıyla da aynı olan bu oyun, Doğu Avrupa'ya galiba Kumanlar tarafından getirilmiştir. 19

KumanKıpçakların iki asra yakın yaşadıkları Deşti Kıpçak'ta bir çok yer, nehir, dağ, tepe, göl, köy ve şehir adları bırakmışlardır. Mesela Doneç boyunda Şaruhan, Balin ve Sugar gibi. Yine onlardan kalma çok fazla şahıs adı bulunmaktadır; Kobyak, Altınapa, Arslanapa gibi.20

İrtiş boyundan başlayarak Tuna nehrine kadar uzanan geniş sahada yaşayan Kıpçakların kullandıkları, KumanKıpçak Türkçesi, Türk dillerinin ayrı lehçelere bölünmeye başlaması üzerine, kendi başına bir budak teşkil etmiş ve buna "Orta Türkçe" veya "Batı Türkçesi" denilmiştir. Mahmud Kâşgârî'nin eseri Divanü Lügatit Türk'ünden ve diğer eserlerden Kıpçak dili hakkında bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Bilhassa Kırım'da İtalyan misyonerleri (veya tüccarları) tarafından 1303 yıllarında tanzim edilen Codex Cumanicus adlı LâtinceFarsçaKumanca "Sözlük", Kırım, Kerç, TamanTarhan (Tmutarakan) çevresindeki Kıpçak dili hakkında bir fikir vermektedir. Bu sözlük Kumanların Hıristiyanlık devri ile ilgili olmakla beraber, yine de Türk dilinin DLT'den sonra ikinci büyük seçkin yadigârı olarak kabul edilmektedir. Codex Cumanicus'un orijinal elyazma nüshası, Venedik'teki SaintMarcus manastır kütüphanesinde bulunmaktadır. İtalyan şair Petrark tarafından bu kütüphaneye hibe edilmiştir. "Codex Cumanicus", tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Kısmen Cenevizli ve Venedikli kısmen de Alman misyonerler tarafından tertip edilmiş olan bu eser "Karadenizİtalyan ticaret merkezlerindeki tacirlere, münasebette bulundukları halkın dilini öğretmek" veya "dini propaganda gayesi" ile yazıldığı izlenimini vermektedir. Eserin her iki gayeye hizmet etmek için de yazıldığı düşünülebilir. Zira eserde bir taraftan Kıpçaklar ile ticari münasebetlerde kolaylık olmak üzere en zaruri dil bilgisini bir araya getirmek gibi bir gaye gözetilmiş olduğu halde, diğer taraftan Türkler arasında Hıristiyanlığı yaymak için çalışan misyonerlerin faaliyeti görülmektedir.

Eserin yazarları gibi, yazıldığı yer de belli değildir. Kurat, bu sözlüğün Kırım'daki Suğdak şehrinde yazıldığını söylemektedir. "Codex Cumanicus", iki ana bölümden oluşmaktadır. "İtalyanca Codex" adı verilen birinci bölümün ilk sayfasında 11.7.1303 tarihi verilmektedir. Bu eserin yazılış mı yoksa istinsah tarihi midir? belli değildir. Ayrıca Latince, Farsça ve Kumanca kelime grupları ile bazı gramer kuralları yer alır. "Alman Codex" denilen ikinci bölümde ise, Kuman diline âit bazı gramer kaideleri, bazı dualar, İncil'den tercümeler, bazı Katolik ilahilerin Kumanca tercümeleri, bazı atasözleri, kırk yedi bilmece ile baş ve son kısımlarında da KumancaAlmanca bir sözlük bulunmaktadır. Her iki bölümün el yazma bakımından farklı olması eserin sonradan birbirine iliştirilerek meydana getirildiği kanaatini uyandırmaktadır. Bu eserde 2500'ü aşkın kelime bulunmaktadır.

Kumanca kelimeleri ihtiva eden bu sözlük içerisinde KumanKıpçak dilindeki şehir hayatına, inşaata, mimariye, ev eşyasına, çeşitli yemeklere, demircilik ve madenciliğe, okul ve yazı işlerine, müzik, san'at ve eğlencelere, devlet idaresine, elbiselere, mücevherata, tababete, ilaçlara, tatlılara, kokulu şeylere, ticaret eşyasına, hesap işlerine, hattâ ambalâj, hammallık ve taşıt işleri ile ilgili ıstılahlara rastlanmaktadır. Bu ıstılahların Kıpçak Türkçesinde kullanılması, Kırım ve Kafkas sahillerinde yaşayan Kıpçakların medenî seviyelerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir.21

1185 tarihinde Kumanlara karşı sefere çıkan NovgorodSeversk Knyazı İgor'un Kumanlar tarafından Aşağı Don sahasındaki Kayalı ırmağı (bugünkü Kagalnik?) kıyısında bir yerde büyük bir bozguna uğratılmaları ile neticelenen sefer sonucunda İgor'un drujinası ile mağlup ve esir edilişi "Slovo o Polku İgoreve: İgor Bölüğü Destanı (İgor Destanı)" adlı destanda şiirimsi bir tarzda anlatılmaktadır. Bu destan Eski Kiev Dönemi Rus Edebiyatı'nın en büyük şaheseri olarak kabul edilmektedir. İgor'un yenilmesinin hemen ardından yazıldığı ileri sürülen destanın yazarı hakkında hiç bir bilgiye sahip değiliz. Epik ve lirik üslûbu, ritmik nesir sanatı ve sembollerle bezenmiş insan ve doğa tasvirleriyle dikkati çeken ve üzerinde pek çok çalışma yapılan bu eser eski Rus Edebiyatının tek destanıdır. Destanın Türk dili ve tarihi için önemi ise kullanılan Türkçe kökenli kelimeler ve Kumanlar hakkında verilen bazı bilgilerdir. 1791 yılında A. İ. MusinPuşkin Mukaddes Kilise'ye Baş Papaz olarak tayin edilmiş ve aynı yılın 2 Ağustosu'nda II. Katerina'nın bir fermanıyla Kilisedeki manastır arşivlerinden ve kütüphanelerinden Rus tarihi için mühim olan yazma eserlere el koyması için kendisine izin verilmiştir.

A. İ. MusinPuşkin kesin tarih tesbit edilemese de tahminen 1792'de XVI. asra âit bir mecmua içerisinde diğer yazmalarla birlikte İgor Destanı'nın orijinal nüshasını bulmuş ve kopya ederek 1800 yılında yayımlamıştır. Ortaya çıkarılan bu orijinal yazma 1812 yılındaki Moskova yangınında MusinPuşkin'in eviyle beraber yanmıştır. 1860'lı yıllarda, Çariçe II. Katerina'nın evrakları arasında, destanın bir başka kopyası daha bulunmuştur. MusinPuşkin'in Çariçe için yaptırdığı bu kopya 1864'te yayımlanmış ise de iki kopya arasında önemli bir fark olmadığı, yâni ikinci kopyanın da destanın anlaşılamayan bazı bölümlerine açıklık getirmediği görülmüştür. 17951796 yıllarında yapılan bu kopyalarda, destanın orijinal metninin tam olarak anlaşılamaması yüzünden bazı yanlışlar yapıldığı sanılmaktadır. Ayrıca 1812'de Moskova yangınında kaybolan yazma, Rusçanın kuzey lehçesinde (Pskov) görülen yazım özelliklerini taşıdığından, bunun gerçekten XVI. yüzyıla âit olduğu anlaşılmıştır. Rus bilginleri destanın dil özelliklerini, buradaki tarihi ayrıntıların diğer eski Rus kaynaklarına uygunluğunu ve Rus prenslerinin Kıpçaklara karşı birleşmesinin XII. yüzyılda taşıdığı önemi vurgulayarak, eserin Güney Rusya'da, İgor'un 1185 Kıpçak seferinin hemen arkasından yazıldığını, fakat XVI. yüzyılda Kuzey Rusya lehçesinde kopya edildiğini ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre, destan XVI. yüzyılda kopya edilirken, aradan 300 yıl gibi uzun bir zaman geçtiği için orijinal yazmanın bazı bölümleri anlaşılamamış ve yanlış kopya edilmiştir. Destanın bazı kısımlarının anlaşılmamasının sebebi böyle açıklanmaktadır. Destanın yazılış tarihi ve hangi bölümlerinin ne zaman yazılmış olabileceği konusunda çok çalışmalar yapılmıştır. İlk yayımlandığı tarihten itibaren, destanın XII. yüzyıl Kiev Prensliği Dönemi'nde yazılmış olduğu şüphesi belirmiştir. Fakat 1852'de "Zadonşina" adında yeni bir Rus destanının ortaya çıkarılmasıyla bu şüphe kısmen kaybolmuştur. Çünkü XV. yüzyıl başlarında yazıldığı anlaşılan ve Mamay Han ile Büyük Moskova Knyazı Dmitri İvanoviç arasında 1380 yılında yapılan Kalikovo savaşını konu alan bu destan da "İgor Destan'ından alıntılar olduğu görülmüştür". İgor Destanının XII. yüzyılda yazılmış bir eser olduğu konusundaki şüpheler XX. yüzyılda da yeniden ortaya atılmıştır. 1940'ta Fransız bilgini Adreye Mazon, diğer görüşlerin aksine "İgor Destanı"nın "Zadoşina"nın bir taklidi olduğu tezini ileri sürmüştür. "İgor Destanı"nın dili ve üslûbu gibi, aktarılan tarihi olayların kronolojisi ve yorumu da Rus yıllıklarındaki rivâyetlerden tamamen farklıdır. Destan yazarınn amacı, Kıpçaklara saldıran Rus prenslerini birer efsanevî kahraman gibi göstermek olduğu kadar, diğer prenslerden yardım almadan sefere çıkan İgor'un korkunç yenilgisini de bir ibret tablosu olarak sunmaktır.

Destanını millî düşüncelerle kaleme alan yazar, prenslerin aralarındaki çekişme ve ihanetlere son vermelerini ve onların ortak düşmanı saydığı Kıpçaklara karşı birleşmelerini ister. Rus araştırmacılar, XII. yüzyılda yazıldığı ileri sürülen "İgor Destanı"nın edebî kaynaklarını belirlemek amacıyla, burada kullanılan deyim, benzetme ve mecazları, aynı dönemlerde yazıldığı sanılan yıllıklardaki rivâyetleri, dinî hikâyeler ve hatta Kutsal Kitap'tan örneklerle karşılaştırmaya çalışmışlardır. Destanın Bizans kaynaklarına, Rus ve Ukrayna halk destanlarına yakınlığı araştırılmıştır. Bazı araştırmacılar da "İgor Destanı"nın XII. yüzyıl prensleri ve muhafızlarının konuşma dilinin şairane bir örneği olduğu teorisini ortaya atmışlardır. Destanda, lirik şiir, övgü ve ağıt gibi bir kaç edebî türün birlikte kullanıldığı görülür. Eserde, Rus halk destanlarında görülmeyen karmaşık bir kompozisyon yaratılmıştır. Giriş bölümünde de yazarın, eserine uygun bir üslûp arayışı içerisinde olduğu dikkati çeker. Yazar kendisinden önceki dönemlerde yaşamış bir şair olduğu anlaşılan Boyan'ın üslûbuna uymak istemediğini açıklamışsa da gerçekte onu taklit edip etmediği bilinmemektedir. Destanın en önemli özelliklerinden biri de doğa tasvirleridir. Yazar doğayı bir bütün olarak gözler önüne serer. Güneş, rüzgâr, fırtına habercisi bulutlar, mavi şimşekler, deniz, ırmaklar, tepeler ve hendekler, olayların ayrılmaz parçalarıdır. Ağaçlar, çiçekler ve sular insana özgü duygularla donatılmıştır. Kıpçak bozkırlarında, daha çok onlardan yana olan vahşi hayvanlar ve kuşlar önsezileriyle iyilik ve kötülüklerin habercisi olmuşlardır. Destanda diğer eski Rus eserlerinde görülmeyen putperestlik unsurları önemli rol oynar. İgor'un 1185 seferi, Rus prenslikleriyle Kıpçaklar arasındaki savaşlar açısından büyük bir önem taşımasa da bu destanın edebî özellikleri sayesinde ün kazanmış ve efsaneleşmiştir. Destanın çeşitli incelemelere tâbi tutulmuş olan metninin sonradan uydurulduğuna dâir iddialar ileri sürülmüş ise de, tarihî hâdiseyi aksettirdiğinden şüphe edilmemektedir. Ayrıca dil, savaş tekniği, donanım mâdencilik vb. bakımlardan Ruslar üzerindeki Türk tesirlerini göstermesi itibarıyla belge değeri büyüktür.22




1 Golubovkiy, Peçenegi, Torki, Polovtsı do Naşestviya Tatar, Universitetskiye İzvestiya, gdo. 23, No: 1, Kiev l8831884, s. 127128; S. A. Pletneva, Polovtsı, Moskova l990, s. 3; L. Rasonyi "Tuna Havzasında Kumanlar, Belleten, c. III, sa. 11/12, s. 403, Ankara Temmuz l939; A. N. Kurat, IVXIII Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara l972, s. 70.
2 Povesti Vremenıh Let, /Haz. D. S. LihaçevaB. A. Romanova/, MoskovaLeningrad 1950, s. 150151; Letopis Po İpatskomu Spisku, Arheografiçeskoy Komissii, SankPeterburg 1871, s. 161; Letopis Po Lavrentıyevskomu Spisku, Arheografiçeskoy Komissii, SankPeterburg 1872, s. 223.
3 Povest, s. 186187; İpatyev, s. 187; Lavrentev, s. 271272.
4 N. F. Kotlyar, "Polovtsı v Gruzii i Vladimir Monomah", İz İstorii UkraynoGruzinskih Svyazey'den ayrı basım Tiflis l968, s. 1624, Ayrıca, N. M. Murguliya, "K Voprosu Pereseleniya Polovetskoy Ordı v Gruziyu", İz İstorii UkraynoGruzinskih Svyazey'den ayrı basım Tiflis l968, s. 4054; V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Ankara l975, s. 157.
5 Polnoe Sobranie Russkih Letopisi, Radzivilovskaya Letopis, c. XIII, Leningrad 1989, s. 90.
6 İ. Parmaksızoğlu, İbni Batuta Seyahatnamesinden Seçmeler, İstanbul l981, Iı. Baskı, s. 6270.
8 İpatyev'de verilen 1185 tarihli RusKuman karşılaşmasında, Kumanların eline esir düşen NovgorodSeversk knyazı İgor Svyatoslaviç'in onların yanından kaçtığı sırada Kumanların hep birlikte kımız içipşarkılar söyledikleri kaydedilmektedir. Ayrıntılı bilgi için bk. İpatyev, s. 429438.
9 Kurat, ayn. esr., s. 104.
10 B. Ögel, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi, Ankara l988, s. 292; ayn. esr., s. 104.
11 Ögel, ayn. esr., s. 292293.
12 İpatyev, s. 495, 427.
13 Ögel, ayn. esr., s. 292.
14 Kurat, ayn. esr., s. 105.
15 İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul l997, s. 193.
16 FeodorofDavıdov, G. A., Koçevniki Vostoçnoy Evropı pod Vlastyu Zolotordınskih Hanov, Moskova 1966. A. S Pletneva, Polovetskie Kamennıe İzvayaniya, Svod Arheologiçeski İstoçnikov, E4, Moskova 1974; Pletneva bu eserinin tamamını Rusya'da bu güne yapılmış olan arkeolojik çalışmalara hasrederek Kumanlara ait her türlü malzemenin tahlinini yapmaktadır. Bu malzemeler arasında kadın, erkek ve çocuklara ait giyim eşyası, süs eşyaları ile kapkaçaklar, silahlar ayrı bir yer tutmaktadır. Bk. Ayn. esr., 2576.
17 Pletneva, Polovtsı, 126128.
18 Pletneva, "Peçenegi, Torki i Polovtsı v YujnoRusskih Stepyah", Materialı po Arkh. SSSR, No. 62. l958, s. 151226'da geniş bilgi verilmektedir.
19 Barthold, ayn. esr, s. 146.
20 Pletneva, Polovtsı, s. 117.
21 K. Grönbech, Kuman Lehçesi sözlüğü, /Türk. terc. Kemal Aytaç/, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara l992, s. VIIVIII; Golubovkiy, ayn. esr., s. 151154; Kurat, ayn. esr., s. 100; Pletneva, ayn. esr., s. 120122.
22 İroiçeskaya Pesni o Pohod na PolovtsovUdelnıy Knyaz NovgorodoSeverskogo İgorya, Moskova l800; İgor Destanının Türkçe tercümesi için bk. Altan Ayktu, "İgor Destanı Üzerine", Türk Dili, sa. 390391, s. 308311, HaziranTemmuz l984; Ayn. müell., "İgor Destanı", Türk Dili, sa. 397, s. 99113, Ocak l985; Bu Destanı her yönüyle inceleyip araştıran O. Süleyman'ın eseri de Türkçeye kazandırılmıştır. Bk. Olcas Süleyman Az i Ya, TDAV, İstanbul l992; Rusya'da bu destan hakkında oldukça fazla çalışma yapılmıştır. Bk. D. S. Lihaçev, İzuçeniye "Slovo o Polku İgoreve"i vopros o Ego Podlinnosti Pamyatnik, XII. veka, MoskovaLeningrad l962; S. A. Rıbakov, Slovo o Polku İgorevei vopros i Ego Sovremenniki, Moskova l971.



Akalın Mehmet, "Codex Cumanıcus'un Dili", Tarihi Türk Şiveleri, Ankara l979, s. 7381.

Arat, R. Rahmeti, Kıpçak, İA, VI, s. 713716.

Aykut, A., "İgor Destanı Üzerine", Türk Dili, sa. 390391, s. 308311, HaziranTemmuz l984. , "İgor Destanı", Türk Dili, sa. 397, s. 99113, Ocak 1985.

Bang WJ. Marguart, Osttürkische Dialektstudien (Über des Valkstum der Komnanen) Berlin 1914.

Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1927.

Baskakov, N. A., "İmena Polovtsev i Hazvaniya Polovetskih Plemen v Russkih Letopisyah", Turkskaya Onomastika, Almatı l984, s. 4877.

, Turkskaya Leksika v "Slove o Polku İgoreve", Moskva l985.

Caferoğlu Ahmet, Türk Dili Tarihi II, İstanbul l964, s. 162201.

Çağatay Saadet, Codex Cumanıcus Sözlüğü, Türk Lehçeleri Üzerine Denemeler, Ankara l978, s. 139152.

Constantıne Porphyrogenıtus, De Administrando İmperio, Lonra 1962.

FeodorofDavıdov, G. A., Koçevniki Vostoçnoy Evropı pod Vlastyu Zolotordınskih Hanov, Moskova 1966.

Golden, B. Peter., "Kıpçak Kabilelerinin Menşeine Yeni Bir Bakış", Uluslararası Türk Dili Kongresi 1988 (26 Eylül3 Ekim 1988), TDK Yay.

Golubovskiy, V., Peçenegi, Torki, Polovtsı do Naşestviya Tatar, Universitetskie İzvestiya, No. 1 Kiev 18831884.

Gromıka, M. M., Mir Russkoy Derevni, Moskova 1991.

Grönbech, K., Kuman Lehçesi Sözlüğü, /Türk. Terc. Kemal Aytaç/, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1992.

Hudûd'ul Alam "The Regions of the World", A Persian Geography, 372 A. H. 982 A. D. İngilizce terc. ve izah. V. Minorsky, GMSNS, 1937.

İbn Fazlan, İbn Fazlan Seyahatnâmesi, /Haz. Ramazan Şeşen/, İstanbul 1975.

İroiçeskaya Pesni o Pohod na Polovtsov Udelnıy Knyaz NovgoradaSeverskaga İgorya Svyatoslaviça, Moskova 1800.

Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, İstanbul 1992.

Karamzin, N. M., İstoriya Gosudarstva Rosiskogo IIII, SankPeterburg 18421843.

Predevaniya Vekov, I, Moskova l980. Kluçevski, V. O., Russkaya İstoriya, I, Moskova 1994.

Kotlyar, N. F., Polovtsı v Gruzii i Vladimir Monomah, İz istorii UkraynoGruzinskih Svyatoslaviça Svyazey'den ayrı basım, Tiflis 1968.

Kumekov, E. B., Gosudorstvo Kimakov IXXI vv. po Arabskam İstoçnikam, AlmaAtı 1972.

Kurat. A. Kurat., IVXVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara l972.

Kuun, Geza, Codex Cumanius, Budapest 1981.

Letopis Po İpatskomu Spisku, Arheografiçeskoy Komissii, SankPeterburg 1871.

Letopis Po Lavrentıyevskomu Spisku, Arheografiçeskoy Komissii, SankPeterburg 1872.

Murguliya, N. M., K Voprosu Pereseleniya Polovetskoy Ordı v Gruziyu, İz istorii UkraynoGruzinskih Svyazey'den ayrı basım, Tiflis 1968.

Novogorodskaya Pervaya Letopis, Starşego i Mladşego İzvodov, MoskovaLeningrad 1950.

Olcas Süleyman, Az i Ya, /çev. Natık Seferoğlu/, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. İstanbul 1992.

Ögel B., İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi, Ankara l988.

Pletneva, S. A. Polovetskie Kamennıe İzvayaniya, Svod Arheologiçeski İstoçnikov, E4, Moskova 1974.

, "Peçenegi, Torki i Polovtsı v YujnoRusskih Stepyah", Materialı po Arkh. SSSR, No. 62, Moskova l958.

Polnoe Sobranie Russkih Letopisi, Radzivilovskaya Letopis, c. XIII, Leningrad 1989.

Povesti Vremenıh Let, /Haz. D. S. LihaçevaB. A. Romanova/, MoskovaLeningrad 1950.

Rasovskiy, D. A., Polovtsı, Semınarıum Kondakovıanum VIIIX, Prag 19351938.

Rasonyi, L., "Der Volksname Berendey", Seminarium Kondokovianum VI, Prag 1935.

"Tuna Havzasında Kumanlar", Belleten, c. III, sayı 1112, s. 403, Temmuz 1939.

"Kuman Özel Adları", Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, IIIVI, Ankara 19661969. , (Türk. terc.), Tuna Köprüleri, Ankara l971.

Şahmatov, A. A., Povesti Vremennıh Let, c. I, Petograd 1916.

Şvetsov, M. L., "Polovetskie Svyatilişa", Sovyetskaya Arheologiya, No. 1, Moskova 1079.

Togan, A. Zeki Velidî., Umumî Türk Tarihine Giriş I, İstanbul 1981.

Zueva, M. N., İstoriya Rossii s Drevnosti do Naşih Dnyey, Moskova 1995.

18 Kasım 2018 Pazar

Sivas’ta Ermeni Olayları ve Tehcir Uygulaması



Anadolu coğrafyasının tam ortasında bulunan Sivas şehri en eski çağlardan beri yerleşim yeri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sivas hakkındaki tartışmalardan biriside şehrin ilk yerleşim yerinin bugünkü şehir merkezi mi yoksa başka bir yer mi olduğu konusundadır. Burada ortaya atılan görüşlerden birisi şehrin ilk yerleşim yerinin şehrin bugünkü yerleşim yerinden 7 km. doğuda “Kızılkavraz Köyünün” bulunduğu bölge olduğu, diğer görüşe göre ise Kızılırmak kenarındaki Hanyazı bölgesidir. Burada yaşayan halk Kızılırmak taşkınlarından korunmak için bugünkü “Kale” civarına yerleşmiştir. Bu iki ismi bölgede gerçekleştirilen kazılar neticesinde ilk yerleşim yerinin buralar olduğuna dair izlere de rastlanılmıştır(1).  Maltepe Höyüğü kazılarında Sivas bölgesinde ilk yerleşmenin M.Ö. 2600 yıllarında başlayarak M.Ö. 200 yıllarına kadar devam ettiği anlaşılmaktadır. Sivas’ın ilk yazılı tarihi ise M.Ö.2 binin ortalarında Hititler ile başlamaktadır(2). Hititler döneminde başkent Hattuşaş’dan sonraki en önemli Sivas’ta bulunan ve günümüzde Altınyayla yolu üzerinde kalan Sarissa şehridir. Hititlerden sonra Asur, Med ve Perslerin idaresinde kaldıktan sonra Romalılara ve ardından da Bizanslıların eline geçmiştir. Kral 2.Basileios zamanında Kafkas bölgesinde de faaliyetini iyice artıran Bizans Devleti, Vaspurakan bölgesini de ele geçirmiştir(3). Bu bölgenin elde edilmesi Sivas’ın tarihi açısından da son derece önemlidir. Ermenice de “Soylular Ülkesi” anlamına gelen ve Anadolu’nun kuzey doğusunu kapsayan Vaspurakan bölgesinde yaşayan Ermeniler’in büyük bir çoğunluğu Sivas’a göç etmişlerdir. Bu bilgiden de şu sonuca varmak mümkün olacaktır. Günümüzde Sivas’ta bulunan Ermeni nüfusunun kökeni Vaspurakan bölgesine dayanmaktadır.
Sivas’ın Türkler tarafından ele geçiriliş tarihi ise 4 Temmuz 1059 tarihine rastlamaktadır.  Bu tarihte şehri uzaktan seyreden Türkmenler şehirde bulunan kilise kubbelerini çadır zannedip bir süre durduktan sonra gerçeği anlayınca şehre girdiler(4). Türkmenler şehre girince şehrin ismi “Sebestia” idi. Buradaki tartışmalı konulardan biriside Türkmenlerin şehri Sebastia üzerine mi inşa etti yoksa başka bir yere mi kurdu meselesidir. Bu tartışma konusu kesin bir şekilde tespit edilememek ile birlikte, bu şehrin diğer Anadolu şehirleri gibi Türkler tarafından hemen tamamiyle yeniden inşa edildiği şüphesizdir.Onun açık bir delili ise Sivas’ta Selçuklular öncesi döneme ait bir iz veya eserin mevcut bulunmamasıdır(5)
Bu tarihten sonra Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının en önemli yerleşim merkezlerinden birisi de Sivas’tı. Sivasa Alayundlu, Bayat, Bayındır, Beğdili, Büğdüz, Çavuldur, Çepni, Dodurga ,Döğer, Eymür, İğdir, Karaevli, Karkın, Kayı, Kınık, Kızık, Salur, Yazır, Yıva, Yüreğir(6) isminde ki Türkmen boyları yerleşerek şehri Türkleştirdi.
Bu tarihten sonra Selçuklu-Danışmendli hakimiyeti arasında gidip gelen Sivas 1175 tarihinde II.Kılıçaraslan’ın şehri fethetmesiyle tamamen Selçuklu egemenliğine girdi. Selçuklular döneminde çok büyük bir gelişme gösteren şehir başkent Konya ile her alanda yarışır konuma geldi. Özellikle İzzeddin Keykavus döneminde Sivas’ta dikkat çekici bir gelişme oldu. Şehri çok seven Sultan İzzeddin Keykavus Sivas’ta yaşamayı tercih etti. Hatta İzzettin Keykavus’un  Memlük Hanedanından Melik Behramşah’ın  kızı ile olan düğüde Sivas’ta oldu.Gelinin elbiselerinin hazırlanması için Sivas’a ülkenin dört bir yanından zanaatkarlar geldi,Sivas şehri düğün için baştan aşağı süslendi, bir hafta süren düğün müzik ve eğlenceler ile geçti ve Sultan İzzeddin Keykavus yüksek miktarda sadaka dağıtmıştır(7). İlerleyen yıllarda hastalanan İzzeddin Keykavus için doğunun ve batının usta doktorları Sivas’a gelmişler ve Sultan’a Sivas’ın suyunun iyi geleceğini söylemişlerdir(8). Bu dönemde Şehrin günümüze kadar gelen önemli eserleri de yapıldı ve Şehir Selçuklu egemenliğinden çıktıktan sonra bir süre İlhanlı egemenliğine ve ardından da Eretna Beyliğinin egemenliği altına girdi. Alaüddin Eretna’nın hükmü altına giren Sivas(9),a Uygur Türkleri geldi. Bu nedenle de Anadolu’da azda olsa kökeni Uygur Türklerine dayanan Türkler’in olmasında Eretna Devleti etkisinden bahsedilmektedir. 1347 tarihinde yapılan ve şehir merkezinde bulunan Güdük Minare Kümbedi bir Eretna Beyliği dönemine ait eserdir(10). Eretna Beyliğinden sonra Kadı Burhaneddin Ahmet Hükümeti yönetimini de giren Sivas bu kısa süren egemenliğin ardından Osmanlı topraklarına katıldı. Kadı Burhaneddin Ahmed’in kabri Sivas’tadır ve türbesinde kendisinden başka evlatları da bulunmaktadır(11).Kadı Burhaneddin öldükten sonra yerine küçük oğlu kaldı. Bu tarihte Sivas şehrinin ileri gelenleri Bayezid’i şehre davet etti ve Bayezid Han Sivas’a geldi ve burayı oğlu Süleyman’a verdi(12).Bu suret ile Sivas 500 yılı aşacak bir şekilde Osmanlı himayesine girmiş oldu. Osmanlı himayesi altında Sivas, devletin Rumeli ve Balkanlar yönünde hızla gelişmesi nedeniyle Selçuklular zamanında ki önemini bir nebze de olsa kaybetse de, Doğu Anadolu’ya yapılacak seferlerde  önemli bir merkez olarak etkisini sürdürmüştür. Buna bir örnek verecek olursak Otlukbeli Savaşı üzeri Şah İsmail üzerine giden Yavuz Sivas’ta ordusundan 40.000 kişiyi  ihtiyat kuvveti olarak bırakmıştır ve Suşehri üzerinden Şah İsmail topraklarına girmiştir(13).
4 Temmuz 1059’yılından beri Türk varlığının hissedildiği ve Türk tarihi için son derece kritik olaylara ev sahipliği yapan Sivas şehrinde gayrimüslim unsuruna da tarih boyunca rastlanılmaktadır. Özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gerek içeride gerekse dışarıda zayıflamış konuma gelmesi ve Avrupalı Devletlerin Viyana Kongresi ile ortaya attıkları “Şark Meselesi” kavramı ile Devlet sınırları içerisinde etnik unsurların faaliyetleri çok farklı bir boyut aldı. Özellikle Batılı devletlerin bu oyunlarına alet olan etnik unsur olarak karşımıza Ermeniler çıkmaktadır. “Büyük Ermenistan Kurma” hayali peşinde olan batılı devletler ve Ermeniler’in bu amaç doğrultusunda ki ilk hedefleri “Türksüz bir Anadolu” kurmak olmuştu. Bu hayal çerçevesi içerisinde Türklere karşı bir çok mezalim ve katliamlarda gerçekleşti. Hiç şüphesiz Ermeni olaylarının ve Ermeni propagandasının en çok yaşandığı yerlerden biriside Sivas’tı.



Ermenilerin tarih boyunca gelişimlerine bakacak olursak, Nordin ve Alpin ırkları karışımı olan Ermeniler, Hind-Avrupalı unsurların karışımından meydana gelmiştir. M.Ö. 6.asırda Yunan kaynaklarında Armen, Fars kaynaklarında ise Armina adı ile zikredilen Ermeniler genellikle esmeri orta boylu, tıknaz,yuvarlak başlı, arkası düz başlı,saç ve göz renkleri koyu olan kimselerdir ki bunlarda Alpin tipi özellikleridir. Aralarında sarı saçlı ve mavi gözlü olanlarada rastlanılmaktadır(14). Armana ya da Armina kelimesi yukarı ülke anlamından doğmuştur.Bu ad ise Aramice Yukarı El/Ülke sözünden doğmuştur. Ksenofun MÖ.401-400’de geçtiği Doğu Anadolu’yu anlatan Anabasis adlı eserinde Yukarı Ülke adının önce Romalıların, daha sonrada Bizanslıların Kızılırmağın doğusuna verdikleri Yüksek Ülke anlamındaki ad ile aynı olduğunu ve Yunus Emre’de geçen Yukarı Eller deyiminin de yine aynı şekilde Fırat-Hazar denizi arasına verilen isim olduğu ifade edilir.Eski Yunanlı,Romalı Müellifler ile Bizans ve İran kaynakları bahsedilen coğrafya için  Armenya /Armenien, Araplar, Selçuklular ve halefleri ise Ermeni adını kullanır(15). Selçuklular’ın Tuğrul ve Çağrı Beyler önderliğinde giderek faaliyetlerini artırmaları ve adım adım devlet kurma yolunda doğru gitmeleri de Ermeniler açısından önemli bir dönüm noktası oldu. 1038 yılında Selçuklular Gazneliler ile uğraşırlarken Yabgulular da Anadolu’ya bir akın yapmışlar, bir çok hıyanet ve felakete uğrasalarda 1042’de Urmiye’de 15.000 kişi halinde toplanarak Ermeni Vaspuragan arazisine girmişler ve Ermeni prensi Haçig’i öldürüp bir takım mücadeleler sonucu tekrar Rey’e dönmüşlerdi(16). Oğuzlar tarafından Anadolu akınlarının artması sonucunda Bizans hükümdarı II.Basilie doğu hudutlarını emniyet altına almak ve İslam Ülkelerine doğru genişleme siyaseti gütmesi nedeniyle küçük Ermeni krallık ve prensliklerini kaldırarak önemli bir Ermeni Nüfusunu Anadolu’ya ve Sivas’a sevketti(17).Selçuklular’ın Gaznelileri yenmeleri ve  bölgeye geldikleri zaman buraya hakim olmalarıyla, Ermenilerde Türklerin hakimiyetini kabul ettiler.Artık Ermeniler uzun bir müddet Türklerin idaresi altında yaşamaya başladılar. Ermenilerin rahat yaşama dönemi Osmanlılar zamanında da devam etti.Osmanlılar Doğu Anadolu’yu Safevilerden, Çukurova’yı da Memlüklerden aldıkları zaman Ermenilerin doğuda 470, güneyde ise 150 yıldan beri bağımsız bir devlet kurmamışlardı(18). Türkler ile tanıştıktan sonra hiç görmedikleri kadar hoşgörüye mazhar olan Ermeniler Osmanlı Devleti içerisinde devlet kademesinde önemli görevlere kadar yükseldiler ve 29 paşa, 22 bakan,7 büyükelçi, 11 başkonsolos devlet kademesinde hizmet verdi(19). Osmanlı Devleti’nin giderek gücünü kaybetmesi ve yukarıda da belirttiğimiz üzere Batılı devletlerin gündeme getirdiği Şark Meselesi konusu, Osmanlı’yı bir çok ıslahat yapmaya da zorladı. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz tanzimat fermanıydı. Bu fermanla bütün tebaanın can,mal güvenliği sağlanırken,1847’de bir fermanla Patrikhanede biri 14 din adamında oluşan, diğeri 20 kişiden oluşan ve millet işlerini tanzim eden iki meclisin oluşturulması ve her iki meclisinde başkanının patrik olmasına karar verildi.Böylece Ermeni Milleti Nizamnamesi ortaya çıkana kadar Ermeni milleti bu şekilde yönetildi(20). Islahat fermanı ile yapılan düzenlenmeler neticesinde 1857,1858 ve 1860 yıllarında Patrikhanelerde toplanan meclislerde yapılan görüşmelerden sonra 1860 yılında Ermeni Milleti Nizamnamesi hazırlandı.Ermenilerin Ermeni Anayasası olarak adlandırdıkları Ermeni milleti Nizamnamesi 29 Mart 1863’te onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir(21).Osmanlı’nın eski gücünü kaybettiği dönemlerde özellikle Ruslar tarafından Osmanlı idaresi altında yaşayan azınlıkların hakları sürekli korunmaya çalışılmış ve azınlıkları kendi amaçları doğrultusunda bir maşa olarak kullanmışlardır.1877-1878 yıllarında gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşı ise Türk-Ermeni ilişkilerinde çok önemli bir dönüm noktası oldu. Osmanlı-Rus savaşı devam ederken Hristiyanlarından orduya kabul edileceğinin belirtilmesi üzerine hemen ilk günde sadece  Erzurumda 84 Hristiyan Osmanlıya yardım için kaydolsada Rus konsolosu Hristiyan Papazlarını Rusya’nın ülkeleri için savaşmalarını hoş karşılayamayacağını konusunda uyardı,Papazlar Hristiyanlara ülkelerine hizmet etmemlerini söyledi ve böylelikle Hristiyanlar askere yazılamadılar(22).Bu savaş sırasında Kars Osmanlıların eline geçince yörede bulunan Ermeniler Türklerin aleyhinde bir tutum sergileyip, İngiliz kayıtlarına görede Türk yaralılarını öldürmüş ve Ruslara yardım etmişlerdir(23).Bu savaş sonucu imzalanan Ayastefanos ve Berlin Anlaşması ise Ermeni sorununun uluslar arası boyut kazanmasından kritik bir dönüm noktası oldu. Ayastefanos görüşmeleri için Osmanlı hükümeti adına Hariciye Nazırı Saffet Paşa ile Berlin Elçisi Sadullah Bey;Rus hükümeti adınada Kont Ignatief ile Nelidof katıldı(24). Bu anlaşmanın Ermeniler açısından en önemli bir sonucuda Osmanlı Devleti Anadolu’nun doğusundaki Ermenilerle meskun yerlerde de ıslahat yapmayı ve Ermenileri Kürtlerle Çerkezlere karşı himaye etmeyide vadetmiştir(25).Esas olarak bu anlaşma ile şu 3 önemli unsurun ön plana çıkması Ermeni sorununun uluslar arası bir mesele haline gelmesinin açıkça deliliydi.
1-Ermenistan denilen bir memleket vardır.                                                                  
2-Buraların idaresi ıslaha,düzeltilmeye muhtaçtır.                                                       
3-Ermenilerin güvenliği Kürtler ve Çerkesler tarafından tehlikeye maruzdur(26).
Ayastefanostan hemen sonra toplanan Berlin Kongresi ve sonucunda imzalanan Berlin Anlaşması’da yine Ermeni meselesi  açısından kritik bir olaydır. Ayastefanos anlaşmasıyla bir anlaşma metninde zikredilen Ermeniler,Berlin görüşmelerinde diğer Avrupalı devletler nezdinde girişimlerini sürdürmek ve reform konusunda onlardan destek almak amacıyla bir heyetle katılmışlardır.Bu heyette eski Patrik Mıgırdıç Hrimyan,Beşiktaş Psikoposu Horen Narbey ile Ermeni Milli Konseyinden Minas Çeraz ve Stefan Papazyan bulunmaktaydı(27).Görüşülen konular neticesinde Ermenilerle ilgili olarak alınan karar gereğince;Ermenilerin oturmakta bulunduğu Anadolu vilayetlerinde yeni bir idare tarzının kurulması ve Kürtlerle çerkezlere karşı korunması kararlaştırıldı(28). Osmanlı yönetimide zaman zaman ıslahat projesi üretmeye başladılar.Mesela 1895’te Vilayet-i Sitte için öngörülen 40 maddelik bir ıslahat projesi hazırlandı(29). Bu ıslahat projeleri hazırlandığı zamanlarda Ermenilerin çıkarttıkları karışıklıklar oluyordu. Islahat meselesi Araya Yunan harbinin girmesi ile bir süre rafa kalktı.Rusya Balkan savaşından sonra ıslahat meselesini yeniden gündemine aldı. Bir yandan bu konu İngilizlerle görüşülürken diğer yandan da hükümet yetkilileri Ermeni ileri gelenleriyle ve Taşnak yetkilileriyle toplantı yapıp Rusyanın meseleye müdahil olmadan çözümü için gayret sarfetmişlerdir;fakat Ermeniler Rusya’nın tam desteğine güvenmesi sonucu işbirliği gerçekleşmemiştir(30) .İlerleyen günlerdede 1913’te bir tasarı hazırlanmış ve bu tasarının önemli maddelerine göre Erzurum, Van,Bitlis,Diyarbekir,Harput ve Sivas vilayetleri tek vilayet haline getirilecek,bu vilayetin genel valisi büyük devletlerin muvaffakatiyle padişah tarafından 5 yıl süre için atanacak, Genel Vali bir Osmanlı hristiyanı tercihen Avrupalı yabancı olacaktı ve vilayet meclisinde eş sayıda Müslüman ve Hristiyan üye bulunacaktı(31).Doğu Anadolu’nun Van,Bitlis,Harput veDiyarbekir kısmına Norveç ordusundan binbaşı Hoff’un;Trabzon,Erzurum ve Sivas kısmındada Hollanda’nın doğu sömürgeleri sorumlularundan  Westenenk müfettiş olarak atanmasına karar verilmişsede Birinci Dünya Savaşının çıkmasıyla bu uygulanamadı ve Aralık 1914’te Osmanlı hükümeti anlaşmayı iptal ederek ıslahat meselesi son buldu(32).
Ermeni meselesi siyasi olarak bu yönde gelişirken bu işin bir de diğer boyutu olan ve özellikle Ermeni komitacıların içlerinde bulunduğu faaliyetlerde giderek arttı. Özellikle Türk nufüsuna karşı yapılan katliamlar ya da devlete karşı yapılan isyanlar daha Birinci Dünya Savaşı başlamadan dahi kendisini göstermişti. Ermeniler için son derece mühim bir nokta olan Sivas’ta da bu faaliyetler görüldü.

Sivas’ın jeopolitik olarak konumu çıkarılacak Ermeni isyanlarına pek uygun bir yer olarak durmuyordu. Sivas hem cepheden uzaktı, hemde olası bir Rus desteğine çok uzak düşüyordu. Ancak Rus cephesine ulaşmak için savaş malzemesi ve taburlar Sivas’tan geçiyordu.Sivas aynı zamanda tüm savaş bölgesine yayılan telgraf sisteminin merkeziydi. Sivas ili ulaşım ve iletişimin dar boğazıydı.Sivas’ta herhangi bir kırılma Osmanlıya yapılmış ağır bir darbe olacaktı(33). İşte bu nedenle Ermeniler Sivas’a yoğunluk verdiler. Peki bu yoğunluk verilirken ve bu faaliyetlerin uygulanmasında esas önemli etken nüfus gücü Sivas’ta ne idi. Bilindiği gibi Sivas Vilayet-i Sitte dahilinde bulunan bir şehirdi. Burada Ermeni nüfusunun varlığına dair Justin Mc.Carthy şehir nüfusunun %13’ünü Ermeni olarak vermektedir(34). Bir diğer kaynağa göre ise Sivas’ta Ermeni nüfusu şu şekildedir(35).
     SİVAS
1893 Senesi
1910/11 Senesi
1914 Senesi
116.545 Ermeni
144.056 Ermeni
143.406 Ermeni

1325 Salname kayıtlarına göre İse Sivasta Ermeni nüfusu şu şekildedir(36).

                       MÜSLÜMAN
                        ERMENİ

Erkek
Kadın
Erkek
Kadın
Sivas
67.483
65.549
12.013
11.104
Aziziye
26.528
23.109
606
408
Tonus
21.790
19.297
7.623
5.455
Yenihan
19.731
17.431
671
669
Hafik
21.008
19.820
5.875
5.433
Koçkiri
22.739
21.368
2.836
2.437
Divriği
14.290
13.759
4.043
3.672
Gürün
8.070
7.530
3.866
3.810
Darende
13.242
12.531
1.491
1.291
Kangal
14.777
13.336
1.636
1.252
Toplam
208.013
190.359
42.227
36.380
Tokat
47.362
42.893
6.608
5.922
Zile
36.202
34.524
1.332
1.351
Erbaa
25.321
23.922
1.645
1.322
Niksar
13.626
12.797
1.585
1.528
Amasya
24.529
22.687
4.489
4.366
Köprü
20.730
19.741
493
481
Merzifon
21.664
11.769
3.818
3.400
Hacıköy
12.224
12.055
1.698
1.549
Mecidözü
18.432
16.874
110
114
Ladik
8.302
7.905
157
162
Havza
8.036
8.540
23
30
Karahisar
10.006
9.472
4.246
3.921
Hamidiye
19.981
17.379
341
321
Suşehri
11.724
10.243
6.038
5.508
Koyulhisar
10.748
9.590
24
20

Sivas’taki Ermeni Nüfusu hakkında ki bir diğer bilgiyi ise o dönem Anadolu’ya gelen Dwight ve Smith isimli iki Amerikalı misyoner vermektedir. Onlara göre Sivas’ta 1800 Ermeni hane bulunmaktadır ve  içlerinde Katolik Ermeni yoktur. Ancak bir saate yakın mesafede ise 100 kadar Katolik Ermeni’nin yaşadığını ve açık kiliseleri ile kendi papazlarının bulunduklarını bildirirler(37). Burada dikkat çekici yer ise Dwight ve Smith’in Sivas’a gelmeden bu gözlemlerini aktarmış olmalarıdır.
Siyasi olaylar bu şekilde bir yol izlerken, diğer yandan da kurulan komiteler sayesinde Ermenilerin başrol oynadığı olaylar Anadolu coğrafyasında yaşanıyordu. Sivas’ta ki bu olayların ilki ise ,  21 Ekim 1880 tarihinde İskender isimli bir Ermeni tüccarının, parasını çalan bir hırsız tarafından Sivas’tan 65 km uzaklıkta bulunan Hanlı köyünde öldürülmesi sonucu çıktı. Bu olayı siyasi bir boyuta dönüştürmek isteyen Ermeniler ise kısa bir sürede toplandı ve 1500’kişiye yaklaşan Ermeni, İstasyon Caddesinden valiliğe doğru yürüdü. Valilik binasının önüne gelen topluluk burada Valilik binasını taşladı ve bütün camları kırdı. Halkı nasihatlarıyla telkin etmeye çalışan Vali İsmail Hakkı Paşa’nın bu tutumu daha olumsuz bir etki yarattı ve toplanan Ermenilerden içeri girip valinin sakallarını dahi yolanlar oldu. Valilik binasının Ermenilerce sarıldığını gören Türk ahali ise Valiyi korumak amacıyla aniden toplandı ve Ermenileri kuşattı. Tam çatışma çıkacağı anda Valinin teskinleriyle kalabalıklar sakinleştirildi(38).
Sivas, Ermeni olaylarının çıkması açısından çok cazip bir konumdaydı ve bu nedenle de bir çok Ermeni kaynaklı olay 21 Ekim 1880’de çıkan ilk olaylardan sonra da devam etti. Tıpkı Ankara ve Bitlis’de olduğu gibi Sivas’ta da bu olayların baş aktörleri Andon Roşdini, Mihran Damadyan, Leon ve Jirayir kardeşlerdi ve bu isimler Atina Komitesi tarafından buralara gönderilmişti(39). Özellikle komitacılar Sivas’ta ki belli başlı köyleri dolaşarak halkı “  Türklerin meşrutiyetten, hürriyetten anladıkları Ermenileri yok etmektir. Eşitlik, kardeşlik sözlerine sakın aldanmayın, Ermeniler hürriyetlerini silah ve bombayla alacaklardır, öküzünüzü satın bomba alın.” Sözleriyle motive ediyorlardı. Bu sözlerle köy köy dolaşan isimler ise Penganlı Piza Mıgırdiç, Gökdenli Murat,Suşehrili Dagisyan Aram, Şebinkarahisarlı Karagözyan Hemayaktı(40).
1913 yılı Ağustos ayında Şebinkarahisa ve Suşehri’ne  giden bir Amerikalı öğretmen olan Mr. Huborg Şebinkarahisar’dan dönüşünde Suşehri’nde bir gece yatarken tüfekle öldürüldü. İlk başta bu olayı Türklerin yaptığı zannedildi ve bir çok Türk suçsuz olduğu halde tutuklanıp haklarında soruşturma başlatılsada olayın daha sonra Ermenilerce siyasi nedenlerle gerçekleştirildiği anlaşıldı ve tutuklananlar serbest bırakıldı, bu olayların gerçek faili bulunamadıysa da  olayın esas amacı Türkleri barbar göstermek olduğu anlaşılmıştı(41). 
1913 yılında Suşehri’nin Ezbidir bucağı Ermeni Papazı Kerih’in bazı hareketleri hükümeti kuşkulandırmış ve bir hırsızlık olayından sonra evinin aranmasıyla evinde çok sayıda yasak silahta bulunmuştu. İleride çıkacak Şebinkarahisar isyanında Kerih çok önemli rol oynamıştır. Yine Şebinkarahisar Yaycı köyü papazı Siponil bir papazdan ziyade bir Komitacı gibi çalışmıştı ki sadece Suşehrinde Ermeni köylerinde 160 silah bulundu(42).
Zara ilçesinde de Ermeni Komite reislerinden Gemisli Tanil ve arkadaşları Zara ile Hafik arasındaki Sakar dağında harman süren 12 Türk’ü, Karahisar savcısı Cemal ile 2 jandarmayı ve bölgede bir çok kimseyi öldürüp soydular(43).
Aslında 23 Nisan 1915’tarihinde Sivas valiliğinin Dahiliye Nezaretine gönderdiği mesaj her şeyi daha net bir şekilde açıklamaktadır. Bu mesaja göre “ Vilayet içerisinde Ermenilerin toplu olarak bulunduğu yerler Şebinkarahisar, Suşehri, Hafik, Gürün, Divriği, Amasya, Gemerek,  Tokat ve Merzifondur. Şimdiye kadar Suşehri’nin Türk köyleriyle ve civarında Hafik’in Tuzhisar, Horasan köylerinde ve merkeze bağlı Olataş bucağında yapılan aramalarda pek çok yasak silah ve dinamit bulundu. Ermeniler burada 30.000 kişiyi silahlandırdıkları ve bunlardan 15.000’inin Rus ordusuna katıldığı ve diğer 15.000’inin de Türk ordusunun başarısızlığı halinde ordumuzu geriden tehdit edeceği yakalananların ifadesiyle kesinleşmiştir. Ermeni çete Reisi Murat’ın sığındığı Tuzhisar köyüne gönderilen güvenlik birlikleriyle Ermeniler arasında çarğışmalar olmuş ve kaçanlar kovalanmaktadır(44).
Sivas’ta bu olaylar yaşanırken yurdun diğer kesimlerinde de hemen hemen aynı türden olaylara da rastlanılıyordu. Türk ordusu zor durumda bırakılmak isteniyor ve hatta arkadan vurulmak için Ermeni Komiteleri halkı silahlandırıyordu. Özellikle Türk- Ermeni ilişkileri açısından bir dönüm noktası niteliği taşıyan 93 harbinden sonra Ermenilerin komiteler vasıtasıyla çıkardığı isyan ve olaylar 20.yüzyılın başlarında artmıştı. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin ardından bu olaylar had safhaya ulaştı ve Devlet, yıllarca Millet-i Sadıka dediği Ermenilere mensup kişileri bu kez kendisine karşı savaşırken gördü. Hiç kuşkusuz ki Devlet bir önlem almalıydı. Çünkü itilaf devletleri Çanakkale’ye demir atmıştı ve tam bu tarihlerde Ermeniler isyan çıkardı. 1915 Nisan’ın da Van Ermeniler tarafından ele geçirildi 20 Mayıs tarihinde ise Van’ı Ruslar’a teslim ettiler. Bu nedenle de Devlet cepheye giderken gerisinde bir tehditi bırakmamak istedi. Özellikle Van’ın Ruslar’a teslim edilmesinden sonra artık gün yüzüne çıkan ihanetin ardından ivedilikle zorunlu göçün uygulanması gerek görüldü. İlerleyen günlerde de Bogos Nubar Paşa’nın İtilaf Devletleri ile yazışmaları ortaya çıktı ve bu yazışmalara göre Nubar Paşa, Ermenilerin 40. 000 kişilik ihtiyat kuvveti ile İtilaf Devletlerine yardım edeceklerini bildiriyor ve kendilerine silah ile mühimmat yardımı yapılmasını talep ediyordu(45).  Giderek tehlikeli bir durum alan bu mesele bir an önce hallolmalıydı ve öncelikle komite üyelerinin toplanılmasına karar verildi. 24 Nisan 1915 günü İstanbul ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde ki Erkek Ermeniler tutuklanıp, göz altına alındı. Daha açık bir ifadeyle 24 Nisan 1915 günü vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderilen gizli emir ile Ermeni komite merkezlerinin kapatılarak evraklarına el konulması, komite elebaşları ile hükümetçe tanınan önemli “muzırr” Ermenilerin tutuklanması, bulundukları yerlerde  oturmalarına  sakınca görünenlerin uygun yerde toplanarak kaçmalarına fırsat verilmemesi, evrakların incelenmesi sonucunda suçlu bulunanların mahkemeye sevk edilmesi istendi ve bunun ardından 24 Nisan gecesi 3 Ermeni din görevlisi olmak üzere 1800 Ermeni yakalanarak Ankara’ya gönderildi. Bunlardan 500’ü Taşnak, 500’ü Hınçak ve kalanlarda Ramgavar partizanlarıydı(46).

Ermenilerin, Rusya ile yaptıkları ittifaklar Osmanlı Devletini ıslahat projesinin askıya almaya ve zorunlu olarak daha farklı önlemler alınmaya sevk etti.  Enver Paşa’nın İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya yazdığı bir telgrafa göre Ruslar 20 Nisan 1915 tarihinde kendi sınırları içerisinde ki Müslümanları sefil bir halde sınırlarımızdan içeriye adeta sürüyorlardı. Dolayısıyla hem misilleme yapmak hemde ,isyancıları dağıtmak için Ermenileri ve ailelerini ya Rusya’ya  ya da Anadolunun çeşitli yerlerine dağıtmak gerekti. Enver Paşa bu durumun ardından da Anadolu’ya gelen Müslüman halkı onların yerine yerleştirmeyi önerdi(47).
Bu telgraf üzerine Talat Paşa durumu acil olarak değerlendirip Bakanlar Kurulu dahi karar almadan kendisi önemli kararlar aldı ve Van, Erzurum ve Bitlis’de ki Ermenilerin savaş alanı dışına çıkarılmasını emretti. Ve bu bölgelerin valilerinin birbirleriyle iş birliği yaparak kararın derhal uygulanmasını istedi. Doğu Cephesindeki arkadan gelecek tehlikelere karşı böyle bir önlem almak gerekti(48). Tam da bu sırada Ermenilerin desteği ile Van şehri Rusların eline geçti ve tahminen 30.000 müslüman katledildi(49).

Bu bölgelerden sevk edilen Ermenilerin yeni ikamet yerlerinin demiryolu hatlarına en az 25.km mesafe olacağı ve Ermenilerin can ve mal güvenliklerinin sağlanacağı özellikler belirtilmiştir ve gereken önlemlerin alınması Urfa, Musul ve Zor Mutasarrıflığına bildirildi(50). 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılan kanunlada savaş bölgesinden çıkarılacak illerin sayısı artırıldı ve  adı “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat” olan kanun hükmündeki kararname 1 Haziran 1915’tarihinde Takvim-i Vekayide yayınlanarak yürürlüğe girdi(51). 4 Maddelik Karar Özetle şu şekildeydi 

Madde 1 :Sefer zamanında ordu kolordu ve tümen komutanları ile bunların vekilleri ve müstakil bölge komutanları halk tarafından her hangi bir şekilde hükümetin emirlerine, ülkenin savunmasına ve emniyetin yapılmasına dair yapılan düzenlemelere karşı muhalefet ve silahlı saldırma ve karşı koyma görürlerse, İderhal askeri güçlerle en şiddetli şekilde cezalandırılmaya, saldırı ve karşı koymayı tamamen ortadan kaldırmaya yetkili ve zorunludur.
Madde 2: Ordu, müstakil kolordu ve tümen komutanları askeri nedenlerle veya casusuluk ve hainlikleri köyler ve kasabalar ahalisini tek tek  veya toplu olarak diğer yerlere sevk ve iskan ettirebilirler.
Madde 3: BU kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir.
Madde 4: Bu kanun uygulamasından Başkomutanlık vekili ve Harbiye nazırı sorumludur(52).
30 Mayıs 1915 tahinde de Seck ve İskan Kanunu gerekli formaliteler tamamlandıktan sonra Bakanlar Kurulunda gündeme getirildi ve aynı tarihte bu uygulamayı kabul eden bir karar alındı. Bu tarihte yayınlanan 15 Maddelik bir talimatnamede özetle şu şekildeydi.
Madde 1: Nakli gereken ahalinin sevk edilmesi, mahalli memurin idaresine aittir.
Madde 2: Nakledilen Ermeniler, taşınabilir bütün mallarını ve hayvanlarını yanlarında götürebilirler.
Madde 3: Yerleşecekleri yerlere sevk edilen Ermenilerin yolculuk esnasında mal ve canlarının korunmasıyla iaşe temini ve istirahatleri, geçtiği yerlerdeki memurin-i idareye aittir.
Madde 4: İskan yerlerine gelen Ermeniler, durumun gereği ve yerine göre ya ayrı olarak var olan köy ve kasabalara yapılacak hanelere veyahut hükümet tarafından kararlaştırılacak yerlerde kurulacak köylere yerleştirilecektir.
Madde 5:  İskan mıntıkalarında köy oluşturulması için müsait sahipsiz topraklar ve devlet toprağı bulunmadığı takdirde devlet mülklerinden olan çiftlik ve köylerin bu husus için tahsis edilmesi uygundur.
Madde 6: Ermeni iskan edilecek köyler ve kasabalarla yeniden kurulacak Ermeni köyleri hududunun Bağdat demiryolu hatlarından ve diğer demiryollarından en az 25 km uzakta olması şarttır.
Madde 7: İlave suretiyle köyler ve kasabalara yerleştirilen Ermeniler ile yeni tesis edilen köyde iskan edilen ahalinin nüfus kaydına esas olabilecek bir düzenlilikle hane itibariyle her ailenin isim, şöhret, yaş, sanat, geldiği ve iskan edildiği yerler ve hanedekilerin isimleri ve yaşları bildirilen bir defter ile tanzim edilecektir.
Madde 8: Tayin edilen yere iskan edilen bir kimsenin bağlı olduğu komisyonun izni olmaksızın ve mahalli zabıtadan özel vesika almaksızın başka bir yere gitmesi yasaktır.
Madde 9: Tayin edilen yerlere gelen ahalinin kesin iskanlarına kadar iaşe ve muhtaç olanların evlerinin yapımı dahi Muhacirin Tahsisatından sarf edilmek üzere Hükümet’e aittir.
Madde 10: İaşe ve iskan hususlarının sağlanması ve çabuklaştırılması ve ahalinin sağlığının korunması ve refahının sağlanmasıyla ilgili işlerin yapılması  mahallerin en büyük mülkiye memurları baş sorumlu olmak üzere Muhacirin komisyonlarına aittir. Muhacirin komisyonu bulunmayan yerlerde Muhacirin nizamnamesine uyularak yeniden teşkili gereklidir.
Madde 11: İaşe ve iskan hususlarının sağlanması ve çabuklaştırılması için lüzumu kadar sevk, iaşe ve iskan memurlarının tayini, Nezaretten izin istemek şartıyla mutasarrıf ve valilere aittir.
Madde 12: İskan gerçekleştirilen her aileye geçmişteki ekonomik durumları ve şu andaki ihtiyaçları dikkate alınarak münasip miktarda arazi verilecektir.
Madde 13: Arazinin ayrılması ve dağıtımı Muhacirin komisyonlarına aittir.
Madde 14: Ayrılan arazinin hudud ve dönümü, tayin edilip muvakkat ilmuhaber  karşılığında sahiplerine dağıtıldıktan sonra düzenli bir biçimde özel deftere kaydolunur.
Madde 15: Muhtaç olup da tarımla uğraşan ve sanatkarlara gereken miktarda alev ve edevat verilecektir(53).
Görüldüğü gibi devlet sev sırasında her türlü önlemi almış ve her türlü kolaylığı sağlacayacağını göstermiştir. Tehcir uygulama süreci bu şekilde ilerlerken, Anadolu’daki en önemli merkezlerden olan Sivas’ta bunun yansıması nasıl oldu. Öncelikle tehcir kararı alınmadan önce Sivas’ta bulunan Ermeni varlığı şu şekildedir.
Vilayet Merkezindeki Ermeni Hanesi
Erkek Ermeni Nüfusu
Bayan Ermeni
Nüfusu
Ermeni Nüfusu Toplamı
Mülahazat
3.940
10.250
10.936
21.186
Nüfus dairesi kaydının adem-i sıhhati itibarıyle edilen tahkik ve tahmine göre.
3.847
9.032
10.430
19.462
Sevk Olunan
0
929
0
929
Amele taburlarıyla, inşaat, nakliye,sanayi ve bölüklerinde ve menzil kolunda istihdam olunan askerler.
93
289
506
795
Zabitan ve memurin-i sıhhiye ve asakiri aileleriyle ehl-i sanat ve mühtedi ve mühtediye ve malulin ve haricinden gelenler(54).

Sivas’a tehcir uygulamasıyla ilgili gelen ilk emir niteliğindeki telgraf 14 Haziran 1915’tarihinde gelmiştir ve bu gelen emire göre Suşehri Ermenilerinin ihraç edilmeleri uygun görülmüş olup, Sivas vilayeti dahilinde ki Ermenilerin merkezden izin ve görüş alınmadıkça yerlerinden çıkarılmamaları uygun görülmüştür(55). Daha sonra Sivas’tan göç eden Ermenilerin sayısından anlaşıldığı kadarıyla tehcir Sivas Merkezde bulunan Ermenileri de kapsamıştır. 
24 Haziran 1915 tarihinde Sivas Mutasarrıflığına gelen telgrafla da Tahliye’ si kararlaştırılan Ermenilerin mesken, köy ve kasaba ahalisinin isim ve miktarlarının merkeze bildirilmesi istenmiştir(56). Tabi bu sırada Ermenilerden kalan küçük çocuklara önlemlerde alındı.  Sivas’ta kalan küçük Ermeni çocuklarının yetimhanelere yerleştirilmesi için burada münasip binanın bulunup bulunmadığı ve ne kadar çocuk kaldığı merkezce istenmiştir(57).  Görülmektedir ki yeterli bina bulunmadığı takdirde merkez buraya gereken yatırımı gösterecektir.
Nakilleri kararlaştırılan Ermenilerin ise mallarının muhafazasına ilişkin talimatname 27 Haziran  1915 tarihinde Sivas’a gönderilmiştir(58) ve bu gönderilen talimatnameden hemen bir sonrada Talat Paşa Sivas’tan şimdiye kadar ne kadar Ermeni’nin sevk edildiği bilgisini acilen istemiştir(59).
17 Ağustos 1915 tarihinde ise Sivas’ta bulunan öksüzhanede ki muallime ve çocukların şimdilik Sivas’ta kalmalarına müsaade edildiği Merkezden, Sivas’a bildirildi(60). 
Ermeni Tehciri esnasında ortaya güvenlik sorunları da çıkmaya başladı.  Ermeniler tarafından kurulan eşkıya çeteleri sevk edilen ahaliye zarar veriyordu ve güvenliğin devletçe sağlanması için telkinler sık sık vilayet merkezlerine bildiriliyordu. Mesela Sivas’a , Boğazlıyan ve Akdağ civarında çıkan Ermeni eşkıyanın yakalanması için ortak hareket edilmesi bildirildi(61).
Sivas’tan ne kadar Ermeni sevk edildiği konusunda ise 16 Eylül 1915’te gönderilen şifre telgraf çok önemli bilgiler vermektedir ve o şifre telgrafa göre  merkez ve çevreden Cizre’ye 136.84 nüfus Ermeni’nin sevk edildiği ve telgrafın gönderildiği gün ise 6.055 kişinin sev edildiği bildirilmiştir(62). Sevk dilen kafilelerde yakından takip ediliyor ve sürekli irtibat kuruluyordu. Mesela Sivas’tan 16 Eylül’de yola çıkan kafile hakkında bilgi 2 gün sonra merkeze yazılıyordu. Bu bilgi ise Malatya-Urfa arasında 15.000 mevcudlu iki kafilenin bulunduğu şeklindeydi(63).
Elbette sevkler esnasında istemli ya da istemsiz suiistimaller ortaya çıkmıştı ve bu durum karşısında da Devlet son derece caydırıcı önlemler almayı ihmal etmedi.  Sivas’a da sevkiyat esnasında suiistimallerde bulunanların Divan-ı Harbe gönderilmek üzere komisyon teşkiline dair emir bildirildi(64).  Tabi ortaya suiistimallerde bulunanlarda çıkmıştı. Suistimalleri gerçekleştirenlere karşıda gereken yaptırım uygulanıyordu. Mesela Tonus Kaymakamı Cemil Bey Ermenilerin hareketleri esnasında uygunsuz hareketlerde bulunmasından dolayı görevinden azledilmiştir(65).  Yine aynı şekilde sevkiyat esnasında uygunsuz hareketlerde bulunan Gürün Kaymakamı Şuayip Efendi’de Divan-ı Harpe sevkedilip görevden el çektirilmiştir(66).
Sivas’ta sevk edilmemiş ve daha sonra hıyanetleri tespit edilmiş olan Ermeniler’de 20 Şubat 1916’tarihli bir şifre telgrafın verdiği bilgiye göre Zora sevk edilmiştir(67).
Tehcir Uygulaması esnasında ortaya çıkan masrafların karşılanması için Sivas’a gereken paralar gönderilmiştir. Belli aralıklarla gönderilen para ve tarihleri şu şekildedir:
Gönderildiği Bildirilen Tarih
 Gönderilen Para Miktarı
Para Türü
7 Eylül 1915
10.000
Lira
22 Mart 1917
500.000
Kuruş
8 Ekim 1917
4.000
Lira
24 Mart 1918
1.000.000
Kuruş(68)


                                                                                                                                   Okan Küsgün




















Dipnotlar
1İbrahim Yasak, Sivas İli ,Sivas2004 S8
2Ramazan Tosun, Milli Mücadelede Sivas’ın Yeri ve Önemi ATAM Dergisi Mart 1996, C7, S34
3Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi,Ankara2011,S291
4Osman Turan,Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul2012,S153
5Osman Turan,Selçuklular ve İslamiyet,İstanbul2005,S130
6Ahmet Tabakoğlu,Türk İktisat Tarihi,İstanbul2003,S74n-75n
7Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti,İstanbul2012,S365,366
8Erdoğan Merçil, Türkiye Selçuklularında Meslekler,Ankara2000,S114
9İsmail Hakkı Uzunçarşılı,Anadolu Beylikleri ve Akkayounlu Karakoyunlu Devletleri,Ankara2011,S157
10Y.Can, R.Gün, Ana Hatlarıyla Türk İslam Sanatları ve Estetiği, İstanbul2012,S218
11İsmail Hakkı Uzunçarşılı,Anadolu Beylikleri ve Akkayounlu Karakoyunlu Devletleri,Ankara2011,S165
12Aşıkpaşazade  Tarihi, İstanbul2011,S79
13İsmail  Hakkı uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi,Ankara2011,C2,S262
14Mehmet Saray,Ermenistan ve Türk Ermeni İlişkileri,Ankara2010 S4
15Davut Kılıç,Osmanlı Ermenileri Arasında Dini ve Siyasi Mücadeleler,Ankara2012,S1
16Saray,a.g.e. S5
17Osman Turan,Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti,İstanbul2012,S119
18A.g.e. S120
19Yusuf Halaçoğlu,Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları,İstanbul2010,S17

20Saray,a.g.e. S11
21Bülent Bakar,Ermeni Tehciri,Ankara2009,S18
22Bakar,a.g.e. S,18
23Justin McCarthy,Kim Başlattı?-Ermeni Soykırımı iddiaları,Ankara2006,S21
24McCarthy,a.g.e. S2
25Enver Ziya Karal,Osmanlı Tarihi 8.Cilt,Ankara2011 S64
26Karal,a.g.e. S66

27Bakar,a.g.e. S21
28A.g.e. S23
29Karal,a.g.e. S77
30Bakar,a.g.e. S28
31A.g.e. S28-29
32A.g.e. S28
33Mc.Carthy a.g.e. S28
34A.g.e.S28
35Yusuf Halaçoğlu,Sürgün ve Göç,Ankara2010, S15 Sancak Sınırları Baz Alınarak Hesaplanmıştır
36Filiz Gemici, Milli Mücadelede Bir Vali;Sivas Valisi Reşit Paşa ,Sakarya Üniversitesi Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Tablodaki Bilgiler Sivas sancağı dahilini göstermektedir. Ve 1325 tarihi de 1909 senesine denk gelmektedir.

 37Ömer Turan, Amerikalı Misyonerlere Göre Ermeniler, Ermeni Soykırımı İddiaları,Ankara2006, S206
38Kemalettin Kuzucu, İsmail Hakkı Paşa’nın Sivas Valiliği ve İlk Ermeni Olayları,İstanbul2008,S78-79
39Mihran Damadyan, Bir Ermeni Komitecinin İtirafları,İstanbul2009, S63
44İhsan Sakarya, Belgelerle Ermeni Sorunu,Ankara1984, S196-198
45Kemal Çiçek,Türk Ermeni İlişkileri ve Tehcir,Ankara2006 S152
46A.g.e. S153
47A.g.e. S154
48A.g.e. S154
49Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü, Ankara2012,S34
50A.g.e.S36
52Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü, Ankara2012,S40
53Bakar,a.g.e. S79-80
54DH.EUM.2.Şb 73/58_2
55DH.ŞFR. nr 54/7 14 Haziran 1915
56DH. ŞFR. nr 54/136 27 Haziran 1915
57DH. ŞFR: nr54/150 13 Şubat 1331
58DH.ŞFR. nr54/202 14 Şubat 1331
59DH.ŞFR. nr54/222 15 Şubat 1331
60DH ŞFR.  nr 55/42 4 Ağustos 1331
61DH ŞFR.  nr 56/14 2 Eylül 1331
62BOA DH EUM 2.Şb. 68/84
63BOA DH EUM 2Şb 68/70
64DH ŞFR 56/179 13 Eylül 1331
65DH ŞFR 57/105 11 Teşrin-i Evvel 1331 24 Ekim 1915
66DH ŞFR 57/413 31 Teşrin-i Evvel 1331
67DH ŞFR 61/72 7 Şubat 1331
68Bakar, A.g.e. S108-114

















Kaynakça
Ahmet Tabakoğlu,Türk İktisat Tarihi,İstanbul2003
Aşıkpaşazade  Tarihi, İstanbul2011
BOA DH EUM 2.Şb. 68/84
BOA DH EUM 2Şb 68/70

Bülent Bakar,Ermeni Tehciri,Ankara2009

Davut Kılıç,Osmanlı Ermenileri Arasında Dini ve Siyasi Mücadeleler,Ankara2012
DH.EUM.2.Şb 73/58_2

DH.ŞFR. nr 54/7 14 Haziran 1915

DH. ŞFR. nr 54/136 27 Haziran 1915

DH. ŞFR: nr54/150 13 Şubat 1331

DH.ŞFR. nr54/202 14 Şubat 1331

DH.ŞFR. nr54/222 15 Şubat 1331

DH ŞFR.  nr 55/42 4 Ağustos 1331

DH ŞFR.  nr 56/14 2 Eylül 1331

DH ŞFR 56/179 13 Eylül 1331

DH ŞFR 57/105 11 Teşrin-i Evvel 1331 24 Ekim 1915

DH ŞFR 57/413 31 Teşrin-i Evvel 1331

DH ŞFR 61/72 7 Şubat 1331

Enver Ziya Karal,Osmanlı Tarihi 8.Cilt,Ankara2011
Erdoğan Merçil, Türkiye Selçuklularında Meslekler,Ankara2000
Filiz Gemici, Milli Mücadelede Bir Vali;Sivas Valisi Reşit Paşa ,Sakarya Üniversitesi Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi
Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi,Ankara2011
İbrahim Yasak, Sivas İli, Sivas2004
İhsan Sakarya, Belgelerle Ermeni Sorunu,Ankara1984
İsmail Hakkı Uzunçarşılı,Anadolu Beylikleri ve Akkayounlu Karakoyunlu Devletleri,Ankara2011
İsmail  Hakkı uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi,Ankara2011,C2
Justin McCarthy,Kim Başlattı?-Ermeni Soykırımı iddiaları,Ankara2006
Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü, Ankara2012
Kemal Çiçek,Türk Ermeni İlişkileri ve Tehcir,Ankara2006
Kemalettin Kuzucu, İsmail Hakkı Paşa’nın Sivas Valiliği ve İlk Ermeni Olayları
Mehmet Saray,Ermenistan ve Türk Ermeni İlişkileri,Ankara2010
Mihran Damadyan, Bir Ermeni Komitecinin İtirafları,İstanbul2009
Osman Turan,Selçuklular ve İslamiyet,İstanbul2005
Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti,İstanbul2012
Osman Turan,Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul2012
Ömer Turan, Amerikalı Misyonerlere Göre Ermeniler, Ermeni Soykırımı İddiaları, Ankara2006
Ramazan Tosun, Milli Mücadelede Sivas’ın Yeri ve Önemi ATAM Dergisi Mart 1996, C7, S34
Y.Can, R.Gün, Ana Hatlarıyla Türk İslam Sanatları ve Estetiği, İstanbul2012
Yusuf Halaçoğlu,Sürgün ve Göç,Ankara2010
Yusuf Halaçoğlu,Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları,İstanbul2010,


KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...