27 Nisan 2018 Cuma

'Kut'ül Amare' Zaferi

İlgili resim

29 Nisan 1916'daki bu savaşta İngilizlerin 6'sı general, 476'sı subay olmak üzere toplam 13 bin 309 askeri esir alındı. Osmanlı ordusu Çanakkale'deki büyük zaferin hemen birkaç ay sonrasında yeni bir zafere imza atmıştı. Osmanlı İmparatorluğu ordusunun son zaferi, Britanya'nın da önemli askeri yenilgilerinden biri olarak tarihe geçen bu olay, 1952 yılına kadar TSK tarafından 'Kut Bayramı' olarak kutlanıyordu. Ancak İngilizlerin isteği üzerine 1952 yılında müfredattan çıkarılarak zaman içinde unutturuldu.Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'na 29 Ekim 1914'te girdi. Ama Britanya İmparatorluğu'na ait Hint Tümeni 16 Ekim 1914'te, o dönem İngiltere'nin sömürgesi olan Hindistan'ın Bombay limanından, “Mezopotamya Seferi” için Irak'a doğru yola çıkmıştı. Hedef İran'ın Basra kıyısındaki petrol ve doğalgaz kuyularıydı.


İngilizler, 3 Kasım 1914'te Basra Körfezi'ne çıkarma yaptı ve İran'ın petrol yataklarının bulunduğu Abadan'a konuşlandı. İki gün sonra da Basra'nın hemen güneyinde yer alan, ikmal ve sevkiyat için stratejik öneme sahip Osmanlı Ordusu denetimindeki Fav Yarımadası'nı ele geçirdiler. Osmanlı İmparatorluğu, bölgedeki askeri birliklerini, kendisi için daha hayati olan Çanakkale, Sarıkamış ve Filistin cephelerine kaydırmıştı. Irak'ın tamamı 38.Tümen'e bağlı az sayıda askere bırakılmıştı.


İngiliz güçleri çok zorlanmadan Basra'ya da girdi. Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği stratejik Kurna bölgesi de 9 Kasım 1914 tarihinde İngiliz güçlerin denetimine geçti. Osmanlı Ordusu yeni bir savunma hattı oluşturmaya çalışırken, İngiliz ordusu Bağdat'ı ele geçirme planları yapıyordu.Osmanlı Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Irak'taki kuvvetlerin başına Yarbay Süleyman Askeri'yi atadı.


Osmanlı'nın gizli servisi Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucularından olan Süleyman Askeri'nin daha önce Libya'da yaptığı gibi, Irak'taki yerel aşiretleri organize ederek savunmayı güçlendirmesi umuluyordu.


Ancak Yarbay Süleyman Askeri'nin, 12 Nisan 1915'te İngiliz mevzilerine doğru başlattığı taarruz başarısızlıkla sonuçlandı. Yenilgiyi kaldıramayan Askeri, intihar etti. Osmanlı birlikleri Nasıriye'ye doğru geri çekildi.Süleyman Askeri'nin ölümünden sonra komutayı, daha sonra Kurtuluş Savaşı'nda da önemli rol oynayacak bir isim, Albay Nurettin Bey (Nurettin İbrahim Konyar) aldı. Irak ve Havalisi Genel Komutanlığı'na getirilen ve “Sakallı Nurettin” lâkabıyla da tanınan Albay Nurettin Bey 19 Mayıs 1915'te Bağdat'a ulaştı.


İngiliz güçleri de yeni birliklerle sayısını artırdı, bölgedeki askeri varlığını kolordu düzeyine çıkardı. İngiliz birliklerinin başında Orgeneral John Nixon vardı. Nixon da, İngiliz 6. Hint Tümeni'nin komutanlığına General Charles Vere Ferrers Townshend'i getirdi. Townshend'e, çekilen Osmanlı birliklerini izleme ve mümkünse Bağdat'ı alma emri verildi.
kutulamare ile ilgili görsel sonucu

Albay Nurettin Bey, bölgedeki düzenli ordu birliklerinin yetersiz olduğunu biliyordu. İngiliz ilerleyişini yavaşlatan taktik muharebelerle, kontrollü bir şekilde askerlerini Bağdat'a doğru çekti. Haziran ayında Amare, Temmuz ayında ise Nasıriye İngilizlerin eline geçti. Kayıp vermeden geri çekilen Osmanlı birlikleri Kut'ül Amare'nin hemen kuzeyinde yeni bir savunma hattı oluşturdu.İngilizlerin harekâtı hem Osmanlı hem de müttefiki Almanlar için giderek ciddi bir sorun haline gelmeye başladı. Harbiye Nazırı Enver Paşa, İran ve Irak'taki güçleri yeni takviye birliklerle 6. Ordu adı altında topladı, başına da 72 yaşındaki Alman Mareşal Volmar von der Goltz'u getirdi.


İngilizler, 27 Nisan 1915'te Nurettin Bey'in Kut'ül Amare'nin kuzeyinde oluşturduğu savunma hattına saldırdı. İki gün süren çatışmaların ardından İngilizler Kut'ül Amare'yi ele geçirdi. General Townshend, bu noktayı Bağdat'a yönelik harekâtın merkezi olacak şekilde tahkim etti. Hendekler kazıldı, yüksek siperler inşa edildi ve ağır silahlar yerleştirildi.Albay Nurettin Bey de emrindeki askerleri, son savunma hattı olarak belirlediği, Bağdat'ın güneyindeki Selman-ı Pak'a kadar çekti. Enver Paşa'nın emri ile destek amaçlı gönderilen, Doğu Anadolu'daki 3. Ordu Sağ Cenah Grubu Komutanı Albay Halil Bey, beraberindeki iki tümenle 15 Kasım'da Nurettin Bey'in emrine girdi. Albay Halil Bey, Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcasıydı.


İngiliz General Townshend, 22 Kasım 1915'te taarruz emri verdi. Gün boyu süren şiddetli çatışmalarda İngilizler ilerleme sağlayamadı ve geri çekilmeye başladı.


Osmanlı güçleri, kaçan İngiliz askerlerini takip etti. Nurettin Paşa'nın süvari birlikleri, çekilen düşman birliklerine sık sık saldırılar düzenledi. Townshend, çareyi Kut'ül Amare'ye sığınmakta buldu. İngiliz general yanında bulunan cephane ve yiyeceklerle iki ay dayanabileceklerini hesaplamıştı. Bu süre zarfında Basra'dan gelecek yardımlarla yeniden Bağdat'a taarruza geçebileceğini düşünüyordu. Ama işler düyündüğü gibi gitmedi.
İngiliz birlikleri Kut'ül Amare'ye 3 Kasım'da ulaştı. 6. Hint Tümeni kentteki mevzilerini güçlendirirken, Osmanlı birlikleri de onları kuşattı. Albay Nurettin Bey, Townshend'e bir mesaj göndererek teslim olmasını istedi. İngiliz komutan bu talebi reddetti. Bu arada, 7 Aralık'ta Bağdat'a ulaşan Goltz, cephedeki durumu yerinde görmek üzere Kut'ül Amare'ya gitti.


Albay Nurettin Bey, Mareşal Goltz'un oluşturulan 6. Ordu'nun başına atandığını duyduğunda buna karşı çıkmıştı. Gayrimüslim bir komutanın Müslüman bölge halkı üzerinde iyi bir etki bırakmayacağını düşünen Nurettin Bey, Osmanlı subaylarının İngilizlerle başa çıkabilecek deneyim ve bilgiye sahip olduğunu belirten görüşlerini İstanbul'a bildirmişti.


Nurettin Bey, Goltz ile savaş planları üzerine de fikir ayrılığına düştü. Nurettin Bey, hemen taarruza geçmek ve Kut'ül Amare'de bulunan İngilizleri kesin yenilgiye uğratmak istiyordu. Goltz ise takviye güçler gelmeden böyle bir hamlenin yanlış olacağını düşünüyordu.


Nurettin Bey'in emri ile gerçekleşen saldırı, Kut'ül Amare'deki İngiliz gücü tarafından püskürtüldü. Osmanlı ordusu ağır kayıplar verdi. Bunun üzerine Goltz, 6. Ordu'nun Dicle Grubu komutanlığını Nurettin Bey'den alıp, Halil Paşa'ya verdi.Halil Bey, bir yandan General Townshend'in birliklerini kuşatma altında tutacak diğer yandan da Basra'dan gelecek yardım güçleriyle savaşacaktı.


Kut'u kuşatan Osmanlı ordusu, kentin etrafına sağlam mevziler kazdı. Nehir yoluyla gelecek düşman birlikleri için engeller konuldu.


İngilizlerin Mezopotamya Seferi kumandanı Orgeneral Nixon, Kut'ta kuşatılan birlikleri kurtarması için General Fenton John Aylmer komutasında 19 bin kişilik bir güç gönderdi. General Aylmer, Ocak-Mart 1916 aralığında defalarca Osmanlı hatlarını aşmaya çalıştı. Ancak, çok ağır kayıplar veren Aylmer'in güçleri geri çekildi. Bu başarısızlığın üzerine Orgeneral Nixon, Mezopotamya Seferi komutanlığından alındı ve yerine Orgeneral Percy Lake atandı.Askerler büyük çoğunlukla kızgın güneşin altındaydı. Harekâtın gerçekleştiği alanlar Dicle ve Fırat nehirlerinin arasında olduğu için bataklıklar, sazlıklar ve düzensiz taşkınlar askeri birliklerin intikalini zorlaştırıyordu. Bataklıklar ve sivrisinekler nedeniyle hastalık kol geziyordu.


Tifüs gibi bulaşıcı hastalıklar her iki ordunun da ortak düşmanıydı. Osmanlı 6. Ordu Komutanı Goltz Paşa da tifüse yakalanarak 72 yaşında Bağdat'ta öldü. Henüz 33 yaşında olan Halil Bey, bir süre vekâleten, 22 Nisan 1916'da gelen emirle Tuğgeneralliğe terfi edince de asaleten 6. Ordu komutanı ve Irak Genel Valisi oldu.Nurettin Bey bir, Halil Paşa da iki kez kuşatma altındaki General Townshend'e teslim olması için mektup gönderdi. İngiliz general her seferinde olumsuz yanıt verdi.


Umudu iyice azalan, askerleri açlık ve hastalık nedeniyle zayıflayan Townshend, Halil Paşa'ya farklı teklifler sundu. Esir düşmek istemeyen İngiliz general, bir daha Osmanlı ordusuna savaşmamak kaydıyla serbest bırakılmayı, tüm silahlarını teslim etmeyi ve Halil Paşa'nın şahsına bir milyon sterlinlik çek vermeyiönerdi. Onca savaştan sonra, esir alınmalarının bir gereklilik haline geldiğini belirten Halil Paşa, İngiliz silahlarının işlerine yaramayacağını belirtti. Townshend'in 1 milyon sterlinlik rüşvet teklifini ise “bir şaka” olarak kabul ettiğini söyleyerek reddetti.


İngilizler birinci teklifleri reddedilince ikinci bir teklifle geldiler. Teklifin yazılı olduğu mektubu Halil Paşa'ya ulaştıran isimlerden biri dikkat çekiciydi. Arapları Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklanmaya kışkırtan ünlü İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence, yani Arabistanlı Lawrance... İngilizler, Halil Paşa'nın para teklifinden rahatsız olduğunu anlamış, bu hatalarını düzeltmeye çalışıyordu. Yeni teklife göre, iki milyon sterlin değerinde para Osmanlı Devleti'ne verilecekti. Diğer talepler aynıydı.Kut'ül Amare'de sıkışan İngiliz birliklere son yardım çabası da “Julnar” buharlı gemisi oldu. Gemi 270 tonluk erzak ve cephaneyle Osmanlı birliklerinin ateş açmasını müteakip karaya otrudu. Osmanlı askerleri, hedefine ulaşması halinde Townshend'in iki ay daha dayanmasına yetecek malzemeyle dolu bu gemiye “Kendi Gelen” adını verdiler. Gemi, çalışır durumda, üç makineli tüfeği ile birlikte Osmanlı Ordusu'nun nakliye filosuna katıldı.


Kut'ül Amare'de erzak sıkıntısı çeken İngiliz güçleri at ve katırları keserek beslenme ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu.Açlık ve hastalığın yanı sıra İngiliz ordusunun cephanesi de git gide tükeniyordu. Townshend, elinde kalan silah ve mühimmatı imha ederek, 29 Nisan 1916 günü, 6'sı general, 476'sı subay toplam 13 bin 309 askerle teslim oldu. Bu, İngiliz ordusunun uzun zamandır esir düşen en kalabalık askeri gücüydü.


Halil Paşa, teslim olan General Townshend'in kılıcı ve iki tabancasını kendisine geri verdi; bundan böyle esir değil, padişahın misafiri olduğunu söyledi.


Esir askerler Halep ve Anadolu'nun farklı kentlerine gönderildi. İngiliz general Townshend ve kurmayları ise 147 günlük kuşatmanın ardından kurmaylarıyla birlikte İstanbul'a götürüldü. Bağdat'tan İstanbul'a 22 günde getirildiler. Townshend , I. Dünya Savaşı'nın sona erdiği Kasım 1918'e kadar yaklaşık 2,5 yıl, Heybeliada ve Büyükada'da sürgünde kaldı. Enver Paşa, Townshend'i çok iyi karşıladı, esaretinin bir misafirlik havasında geçmesini sağladı. Polis takibi altındaydı ama serbest hareket edebiliyordu. Townshend, İstanbul'da bulunan en yüksek rütbeli İngiliz askeri olması nedeniyle, I. Dünya Savaşı sona ererken, Mondros Mütarekesi'ne katıldı. 1919 yılında Londra'ya döndüğünde ise, limanda sadece karısı Alice, büyük kızı Audrey ve köpeği Spot'tan başka karşılayan kimse yoktu. Dönüşü sonrası İngiliz ordusu ona yeni bir görev vermeyeceğini açıkça bildirdi. Townshend için Kut'ül Amare kuşatması kariyerinin sonu olmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Çanakkale ve Irak cephesindeki zaferlerine rağmen başarı kalıcı olamadı. Irak'ta konuşlu güçlerine diğer cephelerden takviye gönderen İngilizler, sekiz ay sonra 50 bin kişilik orduyla yeniden Kut'ül Amare'ye saldırdı.


25 Şubat 1917'de Kut'ül Amare yeniden İngilizlerin eline geçti. 11 Mart 1917'de onu Bağdat izledi.


Zaferin komutanı Halil Paşa, soyadı kanununun ardından Kut soyadını aldı.


Kut'ül Amare'de bacağına bir şarapnel parçası gelerek ciddi şekilde yaralanan Binbaşı Clement Attlee, 1945-1951 yılları arasında, İngiltere'nin başbakanı oldu.

kutulamare ile ilgili görsel sonucu

kutulamare ile ilgili görsel sonucu

kutulamare ile ilgili görsel sonucu


25 Nisan 2018 Çarşamba

İzmir'in kurtuluşunda Antalyalı şehit: Hakkı Çavuş

İzmir'in kurtuluşunda Antalyalı şehit: Hakkı Çavuş


Çanakkale'deki Antalyalı şehitlerimizin yanı sıra, bir de İstiklal Savaşı'nın son gününde İzmir'in Konak İlçesi Halkapınar semtinde İzmir'in Yunanlardan kurtuluşu sırasında, 9 Eylül 1922 günü sabahının erken saatlerinde şehit düşen Antalyalı bir şehidimiz daha vardır. Halkapınar, ordumuzun İzmir'e ilk girdiği yerin adıdır. Şehit askerlerden biri de Antalya'nın Kızılsaray Mahallesi'nden Ömer oğlu, Zeynep'ten doğma 1 Temmuz 1896 doğumlu Hakkı (Sarıarslan) Çavuş'tur. 1919 yılının 15 Mayıs'ında İzmir işgal edilmiş ve Antalyalılar işgali 16 Mayıs 1922 günü Antalya halkı adına gönderdikleri telgraf ile şu cümlelerle protesto etmişti: "Tarihi bir Türk yurdu olan sevgili İzmirimizin bugün Yunanlar tarafından işgali haberi kalpleri aşk ile coşan Antalya halkının kalbini kan ağlattı. Memleketin yüksek haklarını bozan ve Türk milletine büyük bir hakaret demek olan bu hareketin dünya düzenliğini yeniden bozmak istidadını alan bu türlü olaylara karşı boynu bükük vaziyette seyirci kalmaktan ise herhalde şerefle ölmeyi tercih ederiz. Hakkını genel barış konferansının adaletinden bekleyerek savunamayan bir milletin en son bir ümit ışığı karşısında zelillikle, sabır ve sükûn ile uymasına imkân kalmamıştır. Haklarımızı çiğneyenlere karşı hükümetin görüşünü sabırsızlıkla bekliyoruz. Yeis ve ümitsizliğin doğuracağı vahim akıbetlerin düşünülmesi hükümetimizi daha acele ve kat'î siyasî teşebbüslere başlamasına sebep olmalıdır. Vatanın korunması için fiili gösterilere ve fedakâr hareketlere hazırız. Pek açık haklarımıza tecavüz etmek suretiyle ihlâl edilen milletin namusu ya varlığını silerek tarih sayfalarına geçmek ve yaşamak hakkını haiz bulunduğunu ispat etmek ister." Yunan işgalinin elinde üç yıl üç ay kalan İzmir, 1922 yılının 9 Eylül'ünde yeniden bizim oldu. İzmir'in tekrar alınışında, Antalyamız da İstiklal Savaşı'ndaki son şehidini verdi.

İtalyan Donanması’nın Çanakkale Boğazı Saldırısı’nda Bir Kahraman: Topçu Onbaşı Yusuf (Erdil)



İtalyan Donanması’nın Çanakkale Boğazı Saldırısı’nda Bir Kahraman: Topçu Onbaşı Yusuf (Erdil)

Çanakkale Boğazı Saldırısı Karşısında Orhaniye Tabyası İtalya tarafından gerçekleştirilen Çanakkale Boğazı saldırısı, İtalyan donanmasının birinci ve ikinci filosundan oluşan saldırı gücünün Taranto, Tobruk ve Augusta’daki üslerden 13 Nisan 1912’de ayrılarak Adalar Denizi’ne yönelmesiyle başlamıştır. İki filodan oluşan İtalyan donanması, 17 Nisan’da Rodos’un batısında yer alan İstanbulya (Stampalia) adasına ulaşmış ve ikinci filonun birinci tümeni dışındaki unsurlarıyla Amiral Viale’nin komutasında Adalar Denizi’nin kuzeyine ilerlemiştir. 8’i büyük gemilerden, diğer kısmı da torpidobotlardan ve kömür gemilerinden oluşan 24 parçalı İtalyan donanması (Ali Haydar Emir’e göre 27 parçadan oluşmaktadır), Çanakkale Boğazı girişine gelerek 18 Nisan 1912 sabahı Helles Feneri arkasında mevzi almıştır. Sabah 06:15-06:30 sularında Amiral Viale verdiği emirle, “Pisa” ve “Amalfi” isimli iki zırhlı kruvazöre (bu kruvazörlere üçüncü olarak “San Marco”’nun da eşlik ettiği belirtilmektedir), Nara Limanı’nda demirli olan Osmanlı filosunu boğaz dışına çıkmaya zorlamak amacıyla Çanakkale Boğazı girişi karşısında, Türk tabyalarının top menzili dışında seyir vaziyeti aldırmıştır .İtalyan donanmasının 8 büyük gemisi Türk tabyalarını bombardımana başlamıştır.Ateş gücü üstünlüğüne bağlı olarak, İtalyan savaş gemileri tarafından Çanakkale kıyı tabyalarına çok daha fazla top mermisi atılmış olsa da 3 saat süren bombardıman sonucunda İtalyan donanması, Çanakkale Boğazı’nın geçilemeyeceğinin anlaşılması üzerine geri dönerek Limni Adası’nın Mondros Limanı’na demirlemiştir.İtalyan savaş gemilerine en etkili şekilde karşılık veren ve bununla bağlantılı olarak en yoğun karşı ateşe (İtalyan savaş gemilerinden 150 adet top mermisi atılmıştır)4 maruz kalan da Orhaniye tabyası olmuştur.




İtalyan Zırhlı Kruvazörü “Varese” Battı mı?“Varezo” adındaki İtalyan zırhlı kruvazörünün battığı, bir diğer zırhlı kruvazörün de yaralanarak İtalya’ya çekildiği belirtilmiştir. Hâlbuki İtalyanlar, Çanakkale Boğazı saldırısında hiçbir savaş gemisi kaybetmediklerini bildirmişlerdi.Gerçekte, İtalyan zırhlı kruvazörü “Varese”nin17 battığına işaret eden haberler, Osmanlı askeri makamlarının başvurduğu asılsız bir propagandanın ürünü değildi. “Varese”nin batmış olduğuna yönelik resmi açıklama, her ne kadar içinde çelişkiler barındırsa da elde edilen istihbarat bilgisine dayandırılmıştır. Bu doğrultuda, görevi gereği Çanakkale saldırısı sonrasındaki gelişmeleri yakından takip eden Palmer’ın belirttiğine göre, 26 Nisan 1912’de Osmanlı Harbiye Nezareti’ne gönderilen şifrenin dayanağı olan ve 25 Nisan 1912’de Midilli’den gönderilen bir telgrafta, deniz üzerinde “Varese”ye ait bir kısım enkazın ve iki adet cankurtaran simidinin bulunduğu bildirilmiştir. Ayrıca, birkaç İtalyan denizcisinin cesedinin de görüldüğü rivayet edilmiştir. Osmanlı askeri yetkilileri de bütün bu kanıtlara dayanarak “Varese”nin Çanakkale Boğazı bombardımanı sırasında hasara uğradığı ve bu nedenle de battığı sonucunu çıkarmışlardır.




28 Temmuz 1912 tarihinde yabancı basında çıkan haberlere yer veren ve İtalyan savaş gemilerini tanıtan ATASE belgesinde, “Varese”ye ilişkin şu bilgi tespit edilebilmiştir: “Vareze Çanakkale bombardımanında yaralanarak bilahare gark olmuştur. Bu geminin gark olduğunu Avusturyalılar iddia eylemiş ve İtalyanlar tekzip edememiştir. Vareze’nin gark olmadığını İtalya hükümeti suret-i resmiyede tekzip etmişti” . Ancak belgedeki bu ifadeye göre, geminin batışının, Osmanlı resmi açıklaması ortadayken, Avusturyalıların iddiasına bağlanmış olduğu görülmektedir. Ayrıca belgenin ikinci cümlesindeki “İtalyanların -önce- geminin battığını yalanlayamadıkları” ifadesi dikkate alındığında son cümlenin, “Varese”nin battığını İtalyan hükümeti resmi olarak yalanladı” şeklinde kaleme alınması gerekirken, “(…) batmadığını yalanladı” şeklinde muhtemelen yanlış yazılmış ve kafa karışıklığına yol açılmıştır.


“Varese”yi Vuran Kahraman: Topçu Onbaşı Yusuf (Erdil) İtalyanların, Çanakkale Boğazı saldırısı sırasında savaş gemilerine etkili bir biçimde karşılık verdikleri ve isabetli atışlar yaptıkları için, top nişancılarının Türk olamayacaklarına yönelik kesin bir kanaate varmalarına neden olan28 kahramanlar, Orhaniye tabyasındaki topçulardı. Bu topçuların, “Donanma (Mecmuası)”nın Mayıs 1912 tarihli sayısında, “Vatanın iftihar edeceği evladından” açıklaması ile birlikte fotoğrafları da yayınlanmıştır.

Buna göre, “Varese” zırhlı kruvazörüne ilk mermi isabet ettirenin Kütahyalı Ahmet Onbaşı ,Antalyalı Yusuf Onbaşı olduğu kaydedilmiştir.

“Donanma (Mecmuası)”nda, yukarıda açıklığa kavuşturulan konuya, yani isabet alan İtalyan savaş gemisinin (gemilerinin) ismine (isimlerine) değinilmemiştir. Ayrıca, yaptıkları atışlarla -hangi atışın “Varese”nin çatışma hattından çekilmesinde daha etkili olduğu bilinmeksizin- bu savaş gemilerine ilk ve ikinci isabet kaydeden topçuların adları dışında, bu kahramanlar hakkında başka bir bilgi de verilmemiştir.




Bununla birlikte aşağıdaki şahadetname, bu iki kahramandan birinin, Yusuf Onbaşı’nın künyesini, aynı görev mahallinde bulunan başka bir asker ile birlikte açıklığa kavuşturmaktadır. Orhaniye tabyasında görevli üst rütbeli subaylar tarafından verilen ve Yusuf Onbaşı’nın yaşayan tek oğlu ve torunları vasıtasıyla; Bölük-i acizî efrâdından (bölüğümdeki askerlerden) olup bâlâda (yukarıda) künyeleri muharrer (yazılı) Antalyalı Yusuf Onbaşı ile Edremidli Ali üç seneye karîb (yakın) bir zamandan beri bölüğümüzde alâ-kaderi’listitâa (elden geldiği kadar) gösterdikleri hüsn-i hizmet hakikaten takdire şâyân bir derecede olmakla beraber fiâl ve gayretleri ve binaenaleyh istikâmat ve mutavaatkârâne (doğru hareket eden ve itaatli olan) her an vaki olan hüsn ve harekâtları (iyi-uygun hareketleri) (…) mazhar-ı takdir ve temenni olmakta bulunmuştur ve geçen fi 5 Nisan 328 (18 Nisan 1912) tarihinde düşmanla vuku’bulan şiddetli bir muharebatta Yusuf Onbaşı mevkimizi techiz eden efvâh-ı nâriyyeden (ateşli silahlardan) birinci topun çavuşu ve Edremidli Ali de mezkur topun beşinci numrosu vazifesiyle mükellef bulundukları ecilden (sebepten) ibraz ettikleri hidemât ve şecaat-i fevkalâdeleri (hizmetleri ve olağanüstü yiğitlikleri) sezavâr-ı takdir (takdire şayan) bulunmakla kendilerinin her bir hal ve harekâtlarından hoşnudîmizi (memnuniyetimizi) arz eder işbu şahâdetnâme itâ kılındı (verildi). 9 Eylül 328 (22 Eylül 1912).



Ayrıca mazbatadaki açıklamaların bir kısmı, tarafımızdan da ortaya konulduğu gibi, Çanakkale Boğazı saldırısı sırasında Orhaniye tabyasından yapılan etkili savunmayı vurgulamakla birlikte, yazılı kaynaklarda yer almayan diğer bir kısmı ise Yusuf Onbaşı’nın sonradan ailesine verdiği bilgi ile uyuşmamaktadır. Yukarıda da verildiği gibi mazbatada, Yusuf Onbaşı’nın “kumandası altındaki topunu ikdâmane, gayûrâne, cesurâne ve topunun ateşini bataryadan gelen kumandaya göre fevkalâde dilîrâne idare etmiş” olduğu belirtilmektedir. Fakat Eşref Erdil’e göre, babası kendilerine, Çanakkale boğaz girişine yönelen İtalyan zırhlı kruvazörlerine bataryadan gelen emre göre değil, kendi inisiyatifiyle ateş açtığını ve bu nedenle hakkında emir almadan top ateşine başladığı gerekçesiyle soruşturma yapıldığını, ancak herhangi bir ceza almadığını aktarmıştır 33. Aktarılan bu bilgi çerçevesinde, İtalyan savaş gemilerine ilk ateş açanın Yusuf Onbaşı olduğunu, bununla birlikte ilk isabetli atışın da ikinci topun çavuşu olan Ahmet Onbaşı tarafından yapıldığını kabul etmemiz gerekmektedir.




Sonuçta Yusuf Onbaşı, ister soruşturma geçirmiş veya geçirmemiş olsun, isterse Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın gözünde bir İtalyan savaş gemisini batırmış ya da vurmuş olsun, göstermiş olduğu üstün hizmet ve yararlılığa binaen Padişah V. Mehmet Reşat tarafından mükâfatlandırılmıştır. Bunu gösterir tutanak ise, yukarıdaki mazbatanın arkasında şu ifadelerle yer almıştır: İtalyan Donanmasının Orhaniye İstihkâmını şiddetli bombardımanı esnâsında merkûm Yusuf Çavuş’un fevkalâde göstermiş olduğu yararlığa mükâfat olmak üzere Zat-ı Hazret-i Hilâfetpenâhi tarafından hediye edilen on sekiz ayarında ma-kordon (kordonlu) bir adet altun saatin kendisine teslim edildiğini natık (gösteren) işbu mahalle şerh verildi. 25 minhu (aynı ay ve yıl). 

Eşref Erdil’in naklettiğine göre Yusuf Onbaşı’ya, Padişah V. Mehmet Reşat tarafından verilen kordonlu altın saatin dışında, komutanı tarafından da altı adet gümüş tabak hediye edilmiştir35. Yusuf Onbaşı, yukarıdaki mazbata ve bu mazbataya ekli tutanağın yazıldığı tarihte, mazbatadaki ifadelerde de geçtiği gibi çavuş yapılmış, kısa bir süre sonra da Ağır Topçu Küçük Zabit (Astsubay) Mektebi’nde emir zabitliğine terfi ettirilmiş 36, bunu müteakiben de Yemen San’a Topçu Taburu’nun birinci bölüğüne mülâzım-ı sani rütbesiyle tayin olmuştur. Ancak Yemen’e tayin edildiyse de istifa ederek Çanakkale saldırısı sırasında göstermiş olduğu hizmetleri göz önünde bulundurularak köyündeki, yani Antalya’nın Kaş ilçesi Seyret (bugünkü Gökçeören) köyündeki Hacı Yusuf Camii imamlığına atanmıştır. Bu atamada, askerlik öncesinde Rodos’ta aldığı medrese eğitimi de etkili olmuştur. Soyadı Kanunu ile Erdil soy ismini alan Antalyalı Yusuf, imamlık görevini sürdürürken 1945 yılında Kaş Müftüsü olmuş, 1969’da da seksen yaşındayken ebediyete intikal etmiştir.

kaynak;Nuri KARAKAŞ












KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...