6 Şubat 2018 Salı

İSTANBUL SEMT İSİMLERİNİN HİKAYELERİ

İSTANBUL SEMT İSİMLERİNİN HİKAYELERİ ile ilgili görsel sonucu

İstanbul’un birçok semtleri adlarını oradaki büyük camilerden almıştır: Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya gibi. Birçok semtlerin adı da orada oturmuş, ya da eser bırakmış kimselerden gelir. Ayrıca çeşitli tarihi olaylar, yapılar, çeşmeler de semtlere ad vermiştir. Araştırmalarımın sonucu olan bir kaçtanesini burda sizlere sunuyorum.



Aksaray –an gelenler buraya yerleştirilmiştir. Bu semt adını bu günkü Aksaray Şehrinden gelenler vermiştir.

Ahırkapı - Padişah sarayının sonunda ki has ahırın (Padişahın atlarının barındığı ahır) yanında olduğu için Ahır Kapısı diye anılmıştır.

Akaretler - Sultan Abdulaziz Taşlıkta Aziziye camiinin giderlerini karşılamak üzere bir vakıf kurmuştur. Bu vakfa gelir sağlamak için de gelir getiren anlamında Akaretler yaptırmayı planlamıştır. Bu planı bitirmek ise II.Abdulhamit'e nasip olmuştur. Bu yüzden semtede Akaretler denmiştir.

Altunizade - Altunizade İsmail Zühtü Paşa'nın yaptırdığı cami, semtinde bu adla anılmasına sebep olmuşştur. Zühtü Paşa'nın babası altın alım satımı ile iştigal ettiğinden Zühtü Paşa'ya da Altunizade denmiştir.

Arnavutköy – Önceleri, Boğaziçi’nin bu sevimli semtinde Arnavutlar oturduğu için buraya bu ad takılmıştı.

Ataköy - Ataköy'ün eski adı Baruthane dir. II.Mahmut tarafından buraya baruthane yapılmıştır. O zamanlar Ataköy (İstanbul'un dışı sayıldığından baruthane yapımı için uygun bir alan olarak görülmüştür.) Daha sonraları Emlak ve Kredi Bankası bu bölgeye 50 - 60 bin nüfuslu bir yerleşim yeri kurmuştur(1950). Yeni yerleşim yerinin adı da Ataköy olur.

Ayazağa - İsmini yeni çeri kethudası Ayaz Ağa'nın çiftliğinden almıştır. Abdulaziz döneminde buraya yaptırılan saray bugün binicilik okulu olarak kullanılmaktadır.

Ayrılık Çeşmesi (Haydarpaşa’da) – Eskiden hac alayı bu çeşme çevresinde toplanır, oradan yola çıkardı. Hacca gidenler eşlerine, dostlarına orada veda ederek ayrılırlardı.

Bağlarbaşı - Çok eskiden bir Ermeni manastırına ait bağların başladığı yermiş. Zamanla oraya Bağlarbaşı denmiştir.

Balat - Rumca saray anlamına gelen palation sözcüğünden geldiği söylenir. Önceleri İstanbul'un kapılarından birine verilin bu ad, sonraları semtin adı olmuştur.

Bebek - Fatih Sultan Mehmet Han buranın muhafazası için gönderdiği komutanın lakabından gelmektedir. (Bebek Çelebi Bebek Çavuş)

Bedesten - Arapça bir söz olan Bezzaz dan türetilmiştir. Bez, kumaş taciri, Manifaturacı anlamına geliyor. Kumaş tacirlerinin bulunduğu yere de bezzazistan denildiğinden. zamanla halk arasında ağza kolay gelmesinden dolayı bedestan'a dönüşmüştür.

Beylerbeyi – III. Murat devri beylerbeylerinden Mehmet Paşa’nın yalısını bulunduğu için köye bu ad verilmiştir.

Cihangir – Kanuni Sultan Süleyman pek sevdiği oğlu Cihangir için burada bir cami yaptırmıştı. Semt adını bu Cihangir Camisi’ nden almıştır.

Çarşamba – Samsun Çarşamba ovasından gelenler yerleştirildiği için buraya da Çarşamba denilmiştir.

Çengelköy – XIX. Yüzyılda Kaptan-ı deryalıklarda, valiliklerde bulunmuş, yiğitliğiyle tanınmış Çengeloğlu Tahir Paşa burada bir mescit yaptırmıştı.

Harem – Üsküdar Sarayı’ nın harem dairesine gidecekler bu iskeleye çıkarlardı.

Haydarpaşa – III. Selim vezirlerinden Haydar Paşa oradaki kışlayı yaptırmıştı.

İhsaniye – Selimiye kışlası ile Karacaahmet arasındaki bu mahallenin bulunduğu yerde eskiden bir saray vardı. Padişah yıkılmaya yüz tutan bu sarayın arsasını halka “ihsan” ettiği (bağışlandığı) için semtin adı “İhsaniye” kalmıştır.

Kabataş – İskelenin bulunduğu yerde eskiden büyük bir taş vardı. Osmanlı devri ileri gelenlerinden “Köse Kahya” diye tanınmış Mustafa Necip çelebi bu taşı yontturup iskele haline getirdi.

Kadıköy – Bugün Osmanağa Camisi diye anılan caminin yerinde eskiden Kadı Mehmet Efendi’nin yaptırdığı bir mescit vardı. Semtin adı bundan dolayı “Kadıköy” kalmıştır. Bugünkü camiyi I. Ahmet devrinde Babüssaade Ağası Osman Ağa yaptırmıştır. Diğer bazı kaynaklara göre Bizans’ın fethinden sonra burası İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey’e bağışlanmış, bundan ötürüde semt “Kadıköy” adını almıştır.

Kanlıca - Bu bölgeye Kanuni Sultan Süleyman tarafından Anadoludan Türkmen ve göcebe bazı türk kabileleri getirtilip yerleştirilmiştir. Bu göçebelerin buraya yerleşmeleri kağnılarla olduğu ve çok uzun bir süre içinde ancak yerleşebildikleri için halk arasında bu bölgeye Kağnıca, sonralarıda Kanlıca denmiştir.

Kuzguncuk – Fatih Sultan Mehmet devrinde, Kuzgun Baba diye anılan bir derviş burada oturmuştu.

Taksim - İstanbul sularının bir bölümünün buradan taksimi yapıldığı için burasıda suların taksimi (ayrımı) yapılan yer olarak kalmıştır

Üsküdar – Farsça “Konak” anlamına gelir. Eskiden Anadolu’ya İran’a, Arabistan’a gidip gelen kervanlar burada konaklardı.

Vaniköy – Eski adı Papazbahçesi’ydi. IV. Mehmet, Şeyh-i Sultani Esseyit Mehmet Vani (Vanlı) ye bu yerleri hediye etti, o da kendisine burada bir yalı, bir iki ev yaptırdı.

...............alıntıdır...............





1 Şubat 2018 Perşembe

ZALPA KENTİ ÖYKÜSÜ

Otomatik alternatif metin yok.

 (Zalpa, Hititlere ait bir şehir devleti. En ünlü kralları Uhna. Karadeniz'in denize döküldüğü yerde yani bugünkü Bafra ilçesi sınırlarında olduğu tahmin edilen antik bir kent)
Kaneş kraliçesi bir yılda otuz erkek çocuk doğurur ve kendi kendine: ‘doğurduklarının ne kalabalık bir
şey’ olduğunu fısıldar. Sonra bir sepeti kalafatlayarak çocuklarını bu sepete koyup onları nehre bırakır.
Nehir, çocukları Zalpuwa kentindeki denize sürükler ve tanrılar çocukları besler, büyütür.
Aradan yıllar geçmiştir, kraliçe bu kez bir yıl içinde otuz kız çocuğu dünyaya getirir ve bu çocukları
bizzat kendisi besleyip büyütür. Delikanlı olmuş kraliçenin erkek çocukları bir kervanla birlikte
annelerini bulmak umuduyla yola çıkmışlardır ve Tamarmara kentine vardıklarında oradaki kişilerle
sohbet etmeye başlarlar. Konu arasında, otuz erkek kardeşin bir yıl içinde annelerince doğurulduğunu
söylerler. Bunun üzerine bu kentin insanları, Kaneş kraliçelerinin bir yıl içinde otuz kız çocuğu
doğurduğunu, ancak kraliçenin hasretleriyle yanıp tutuştuğu erkek çocuklarının ise kaybolduğunu
söylerler. Çocuklar sevinçle: ‘annemizi bulduk!’ diye bağırışırlar..
Çocuklar Kaneş kentine annelerini görmeye giderler. Çocuklar annelerinin huzurunu çıktığında
annelerinin, çocuklarını tanımamaları için tanrılar, onun kalbine şüphe düşürür. Bundan dolayı anneleri
çocuklarını tanıyamaz ve üstelik kız çocuklarını da kardeşleri ile evlendirmeye yeltenir. Ancak en küçük
kardeş, ‘biz kızkardeşlerimizle evlenecek miyiz? Tanrıya karşı böyle bir hürmetsizlik ve onlarla yatmamız
doğru değildir’ diyerek itiraz eder.” Tabletin bundan sonraki kısımları kırık olduğundan, masalın diğer
ayrıntıları bilemiyoruz.


Dünya Dinleri

Justinianos Köprüsü (halk arasında: Beşköprü),

 Otomatik alternatif metin yok.
Türkiye'de, Geç Roma Döneminden kalma, yapıldığında Sakarya nehri üzerinde bir taş köprüdür. Yapı Doğu Roma İmparatoru Justinianos (527–565) tarafından başkent Konstaninopolis ile imparatorluğun doğu vilayetleri arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak için inşa ettirildi. Neredeyse 430 m uzunluğundaki köprü, dev ölçüleri nedeniyle çağdaş yazar ve şairlerin eserlerine konu olmuştu. Justinianos'un Boğaziçi yerine gemiyle Anadolu'dan geçebilmek için kanal projesi planladığı ve köprünün bu projenin bir parçası olduğu iddiası uzmanlar tarafından tartışılmaktadır.
M.S. 553 yılında yapımına başlanan köprü M.S. 561 yılında bitmiştir. Bizans İmparatoru Jüstinianus tarafından bu bölgede iki kola ayrılarak akan Sakarya Nehri'nin bir kolu üzerinde inşa ettirilmiştir. Ancak, zamanla nehir yatağı değişmiş ve diğer kolda bütün olarak akmaya başlaması ile de köprü açık alanda kalmıştır. Tarihçilere göre bu bölgede Sakarya Nehri üzerinde daha öncede dört köprü daha yapılmıştır. Ancak, nehir akıntısı bu köprüleri yıktığı için İmparator Jüstinianos tarafından beşinci köprü yapılmış ve bu köprü "Beşköprü" olarak adlandırılmıştır.Bizans İmparatoru Jüstinyen’in Sakarya Nehri üzerine 553’te yapımına başlattığı köprü, 561’de tamamlanır. Köprü, beş kez yıkılıp, yeniden yapıldığı için "Beşköprü" diye anılmaktadır

Paris Helen'i kaçırırken / Paris İskit başlığı ile

Otomatik alternatif metin yok.
Mısır kaynaklarında Helen'in Truva'ya hiç gitmediği yazılıdır.Prof.Dr. Ekrem Memiş, “Troya ve Troyalılar” adlı kitabında bu konuya şu şekilde yer vermiştir:
“ Troya Savaşları sırasındaki Troya kral ailesi sadece Priamos ve Aleksandros Paris’ten oluşmuyordu. Priamos’un eşi kraliçe Hekabe ya da Priamos’un büyük oğlu Hektor’un , Hektor’un eşi Andromake’ın isimleri ss veya os soneki ile bitmiyordu.
Demek oluyor ki , sadece birkaç ismin sonunda yer alan ss/ os soneklerine dayanarak bir kavmin kökeni hakkında genellemeler yapmak doğru bir yaklaşım değildir.
Kaldı ki , substrat dillere ait olduğu kabul edilen bu sonekler , Luwiler gelmeden önce de Anadolu’nun yerli kavimleri tarafından kullanılıyordu. Bütün bunlar bir yana ,bir önceki bölümde de ifade ettiüimiz gibi , İtalya’ya şehir kültürünü götüren Etrüks kavminin oluşumunda Batı Anadolu’dan göç eden Troyalılar’ın önemli bir yeri olmuştu.
İtalya da buluşan Troyalılar ve Sakalar karışıp kaynaşarak Etrüks’ler denilen Türk kavmini meydana getirmişti. Bu durum karşısında Troyalılar’ın Türklüğünü kabul etmekten başka çare göremiyoruz.”

Heraklius Ordusunun Boğazı Geçişi

Bizans İmparatoru I. Heraklius, ömrünün son yıllarında yakalandığı bir hastalıktan dolayı sudan korkmaya başlamıştı. 626- 629 yılları arasında yapılan İran seferine ordu Heraklius'un bu korkusu yüzünden Karadeniz’i kuzeyden dolaşarak gitmişti.İran seferinden yorgun dönen orduyu daha fazla yormamak Anadolu'dan İstanbul'a dönülür. Nihayet Boğaziçi'nde kayıkları boğazın iki yakasına dizdirilir ve ordu İstanbul'a ulaşır. Bu geçiş sırasında kayıkların kenar kısımları ağaçlar ile kaplanarak I. Heraklius’un suyu hiç görmemesi sağlamış. Bu geçişin Rumeli Hisarı’nda noktalanmış olduğu düşünülmektedir.
Otomatik alternatif metin yok.
Suriye’de, Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olan Maalula’daki halk bir Arami lehçesi konuşur, Yunan Katolik’tir. İlk Hıristiyan kadın din şehidi Aya Tekla kanyon ve manastırı da Maalula’dadır. Bazı bölümleri 4. yüzyıla tarihlenen Bizans kilisesi Aziz Sergius Manastır ve Kilisesi (yerel adıyla Deir Mar Sarkis) bir Katolik kilisesi olmasına rağmen ikonastatisi vardır. Sunak masasının üzerindeki çukur, buranın daha önce hayvan kurban edilen bir pagan tapınağı, muhtemelen bir Apollo tapınağı olduğunu göstermektedir. Burada Aziz Luka’ya atfedilen Hodegetria Meryemi ikonasının kopyası vardır.
Görsel sonucu

GÖZYAŞI ÇEŞMESİ

GÖZYAŞI ÇEŞMESİ ile ilgili görsel sonucu


Her şey Kırım Hanı Kırım Giray Han’ın haremine yeni getirilen Dilara Bikeç /Maria Potocka) adında “Leh” asıllı genç bir cariyeye görür görmez âşık olmasıyla başlar.

Maria, Kırım Hanının aşkına karşılık veremeden hastalanır, günden güne eriyip biter ve çok geçmeden vefat eder. Bir rivayete göre haremindeki diğer kadınların bu büyük aşkı kıskandıkları için Dilara/Maria’yı zehirledikleri iddia edilir. Bir diğer rivayete göre ise Maria’ya aşık olan Giray Han, haremindeki gözdesi Zarema’yı ikinci plana itmiştir. Kıskançlık yüzünden Zarema Dilara/Maria’yı öldürür. Bunu duyan Giray Han da Zarema’yı öldürür.

Giray Han öylesine üzülür ve kederlenir ki Dilara/Maria’ya olan aşkını ölümsüzleştirmek için bir eser yaptırmak ister. En iyi heykeltraşlarına ağlayan bir heykel yapmalarını emreder. Kırımlı/Bahçesaraylı bir taş ustası ise bunun yerine birçeşme yapmayı önerir. Bir rivayete göre ise İranlı sufi mimar ve ressam Ömer bu amaçla Kırım’a çağrılır.

Giray Han ustaya “Bana öyle bir eser yap ki kederimi dünya bilsin!” “Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın” der. Usta da, mermere acıyı ve yası ölümsüzleştiren bu keder abidesini oyar. Böylece şiirlere konu olan ve dillere destan bu çeşme ortaya çıkar.1764.

Çeşmenin üstündeki desenler ve süslerin anlamları da çeşmenin yapılış hikâyesini destekler mahiyettedir :Çeşmenin kurnasında yer alan mermerden yapılmış lotus çiçeği/gonca, gözyaşlarıyla dolu bir göz anlamına gelmektedir. Suyun bu ilk damladığı lotus simgesinin üzerinde “gül” koyulacak bir yer bulunuyor. Ünlü şair Puşkin: oraya: iki aşığı simgelemesi için 2 gül koymuş ve bu gelenek haline gelmiştir.

Gözyaşlarını ifade eden kalp gözü (üstteki büyük kurna) keder ve hüzünle doludur.“Gözyaşı Çeşmesi”nin üst kısmından gözyaşları akarak ilk kurnayı “keder”le doldurur. Yani: acının, kalbe balyoz gibi indiği betimleniyor.

Buradan taşan damlalar çift küçük kurnaya akmaya başlar. Yani “zaman acıları hafifletir”.

Ama çift kurnalar dolunca taşar ve bu kez tekrar ortadaki büyük kurnayı doldurmaya başlar. Yani hatıralar zihinde canlanmakta ve acılar tekrar başlamaktadır.

Buradan taşan su en alttaki delikten çıkar ve zemindeki spiralin (çark-ı felek) üzerinden geçerek yer altında kaybolur. Yani “hayat böyle devam eder gider” Zemindeki spiralkısma baktığınızda bir sonsuzluk duygusuyla yüzleşirsiniz. Bu arada: çeşmenin suyunun nereden geldiğinin bilinmediği de söylenmekte…

Çeşme öyle bir özelliğe sahiptir ki oluklarından önündeki mermer havuza sızan su, adeta bir insanın gözyaşı gibi akar. Akustiği öğle ayarlanmıştır ki, su damlalarının akışı sırasında ağlama ve hıçkırık sesleri oluşur. Çeşmenin bu halini görenler ister istemez hüzünlenir ve bir aşkın nağmelerini hatırlarlar.

Rus Çariçesi II. Yekaterina‘nın direktifiyle çeşmenin yeri değiştirilip bugünkü yerine konunca Gözyaşı Çeşmesinin de orijinalliği bozulmuştur.

Çeşme, iki yazıyla süslenmiştir:

Üstteki yazı, Kırım Hanı Giray’ı yücelten şair Şeyhiy’in şiiridir:

Allah’a şan olsun! Güldü yine Bahçesaray’ın yüzü:

Düzenlendi akıllıca Büyük Kırım Hanı’nın lütfu.

Çevresine su verdi, sürekli gayreti sayesinde,

Ve isterse Allah, yapar daha iyi şeyler bile.

Buldu keskin zekasıyla suyu ve düzenledi güzel bir çeşme.

Kim denemek isterse, çıkar su oradan ve görür şunu:

Şam’ı da gördük Bağdat’ı da (ve) görmedik onun benzerini hiç!

Her susayana okur Şeyhi, bu çeşmenin ağzından şu sözleri:

Gelin ve için şifalı kaynağın en saf suyunu!

Alttaki yazı ise, Kuran’ın 76. Suresi’nin şu 18. ayetini aktarmaktadır:

( Doğru kimselerin, cennette, su içecekleri ) Bir pınar ki orada “selsebil” olarak adlandırılır.Bir aşk anıtı olarak bu küçük çeşmecik en az “Tac Mahal” kadar özel bir anlama sahiptir. Kimi âşıklar bu çeşmeyi gördüklerinde umutsuz aşklarını hatırla-makta ve Giray Han’ın yüreğini şad etmektedir. Çeşme yapıldığı tarihten beri bu özelliği ile bilinmekte ve su haznesine konan ve her gün tazelenen sarı ve kırmızı güller, birbirine âşık bu iki insanı simgelemektedir. Kırmızı güller ölümsüz aşkı anlatırken, sarı güller ayrılık ve kederden dem vurmaktadır.

KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...