20 Haziran 2018 Çarşamba

Pandomim (Pandomima) Nedir?

pandomim nasıl dogdu ile ilgili görsel sonucu


Pandomim (Pandomima) En basit anlatımıyla; sözsüz tiyatro oyunudur. Kısaca "mim" olarak ifade edilir.

Pandomimde sanatçı, yüz mimiklerini, el, kol ve beden hareketlerini kullanarak temayı anlatmaya çalışır. Bir anlamda pandomim, evrensel bir tiyatro dili olarak kabul edilir. Milattan önceki dönemlerde Mim sanatının uygulandığı görülmüştür. Mim sözcüğü "taklit etmek" veya "temsil etmek" anlamına gelen Grekçe "mimeisthai" sözcüğünden gelir. Fransızca pantomime kökenli bir sözcük olan pandomim sanatı, Türk Dil Kurumu tarafından şöyle açıklanmaktadır:

"Düşünce ve duyguları müzik veya türlü eşyalar eşliğinde bazen dansla, bazen de gövde ve yüz hareketleriyle yansıtmayı amaçlayan oyun, sözsüz oyun."

Eski romalılar zamanında, maske takmış bir aktör bir dilsiz gibi, hiç konuşmaksızın, anlatmak, canlandırmak istediği şeyi ifade eden hareketlerle gösteriler verirdi.

18. yüzyılda İngiltere'de, İtalyan asıllı ve değişik konulu oyunlarda aynı karakterlerin görüldüğü çok hareketli komediler "pandomim" diye isimlendiriliyordu. Arlekim, Pantalone, neşeli ve yaşlı şaşkın kolumbine, onun güzel kızı, Palyaço ve daha başkaları,bu hareketli,temposu hiç düşmeyen, seyircileri kahkahalarla güldüren oyunların değişmeyen karakterleriydiler.

Modern pandomimlerde bu karakterler ortadan kayboldular.

Güvenilir kaynaklara göre, pandomim deyimi tiyatrodan daha eskidir. Nitekim eski Yunanistan'daki Dionysos şenlikleri de esas itibarı ile pandomim niteliğinde oyunlardı. Daha yukarda değindiğimiz gibi,eski Roma'nın Saturnalisa törenleri de "Soytarılar Bayramı adı altında, pandomim dizeninde oyunlarla sürüp gitmiştir.

Sözlü tiyatroda da "pandomim" sahnelerine ve düzenine yer verilen,bu düzende bölümler katılan modern örnekler vardır. Çağımızın ünlü yazarlarından İonesco'nun "Sandalyeler" oyunu kısa bir pandomimle son bulur. Samuel Beckett'in "Sözsüz Oyunu" da bir pandomim sayılabilir. Daha ileri gidip, "Othello" ve "Hamlet" gibi klasik tiyatro şaheserlerini tamamen pandomim düzeninde, sözsüz olarak canlandıran guruplar vardır.

(Yunan’da Krallar, Kendilerini Eleştiren Oyunları Yasaklamıştır. Konuşamayan Sanatçılar, Ellerinde Yazılarla Sahneye Çıkmıştır. Bu Da Yasaklanınca,İşaretle Anlatım; Yani PANDOMİM Sanatı Doğmuştur. Bazı Şeyler Yasakla Ölmez! DOĞAR !)


15 Haziran 2018 Cuma

Azazel (Azazil)

Görsel sonucu

Azazil kelimesi, İbranice kökenli bir sözcüktür. Arapça karşılığı Hâris’tir. Türkçe "Şeytan" anlamına gelmektedir.Azazil, Kabala düşüncesine göre, Enoch kitabında belirtildiği gibi insan kızlarıyla evlenerek dünyada Nefilim'ler çağını başlatan düşen meleklerin başıdır. Şeytan'ın Adem'e secde etme emrinin verilmesinden önceki ismidir. Yahudi geleneğinde de Azazil'den bu şekilde bahsedilmektedir.

Azazil, İbni Kuteybe'ye göre, İblis'in isimlerinden biridir. Hallac-ı Mansur'a göre de Adem'e secde etmediği için azledilmiştir. Kurân ve sahih hadis kitaplarında bu isme rastlanılmamaktadır. Hallâc-ı Mansur, bu konuda geniş bilgi vermektedir. Ona göre de Azâzîl, İblis'tir. Azâzîl, Hz. Âdem'e secde etmediğinden lânetlenmiş ve azledilmiştir. Önceleri gökte meleklere iyi, güzel şeylerden bahsederken sonra bu isyankâr tutumu yüzünden itibarını kaybetmiş olduğu için böylece adlandırılmıştır. İblis ile Azâzîl adları arasında bir türeme ilişkisi vardır. Diğer Müslüman yazarlarda da Azâzîl; İblis, Şeytan kelimeleriyle belirtilen varlığın bir adı olarak görülür.

ortaçağda yaşayan Yahudi din adamları, Azazel'in kılları olan bir çöl şeytanı olduğunu, dolayısıyla böyle bir çöl şeytanına Harun'un niçin 2 keçiden bir tanesini vereceğini sorgulamışlardır. Sonunda da bu kelimenin ikiye bölünerek okunmasının "la ezozei"; “bırakılacak keçi için” (yani çöle bırakılacak olan keçi) daha anlamlı olacağını iddia etmişlerdir. Bu okunuş şekli, "Septuaginte" ve "Vulgate" metninde kabul görmüştür.Azazel'in günah keçisi olarak cisimleştirilmesi Eski Ahit'te anlatılan şu hikayeye dayanır: Musa'nın kardeşi Harun, Tanrı'ya, kurallara uygun olmayan oğullarını kurban olarak sunduğundan cezalandırılmıştır. Cezasını ödemesi için Tanrı Musa'ya görünür ve der ki: Harun, Yahudiler için iki teke alınacak ve Tanrı'nın uygun gördüğü teke kurban edilirken, diğeri Şeytanın yardımcılarından Azazel'e sunulmak üzere bir uçurumdan atılacaktır. İşte bu ünlü günah keçisidir. Eğer Harun bunu gerçekleştiremezse ölüm cezasına çarptırılacaktır.

İbranilerdeki eski bir inanışa göre, insanoğlunun günah işlemesi, içinde kötülük olduğundan değil, kendisini Azazel ya da Semyaza demonlarına teslim etmiş olmasından kaynaklanır.

Azazel insanoğlunu günaha kışkırtırken Tanrı'ya karşı çıkan bir konumda; günahlarından dolayı insanoğlunu cezalandırırken de Tanrı'nın hizmetkarı konumunda tasvir edilir. Azazel ayrıca dünyadaki tüm haksızlıkları öğretmiş, gelecekle ilgili gizleri açıklamış ve yeryüzünü öğrettiği işlerle kirletmiştir. Tüm günahlar ona atfedilir. Yani Azazel, en eski kötülük prensidir.
Musevilikte, Hz. Musa döneminden başlayarak tapınak yıkılana kadar kurban edilen hayvanlar günaha kefaret ederdi. Ayrıca yılda bir kez tüm halkın günahları tekeye (Azazel, günah keçisi) yüklenirdi. İslamiyet’teyse günahkâr mümin tövbe etse de sevapları günahlarını karşılamıyorsa cehennemden çıkana de günah yükünü üstünde taşır.

Azazel, Hanok’un (İdris) Kitabı’nda, Allah’ın rahmetinden kovulan 200 kadar meleğin elebaşlarından biri olarak zikredilmiştir. O, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı; kadınlaraysa süslü giyinmeyi ve göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğretmiştir. Bir diğer görüşe göre de Azazel, şeytan değil; çölde yaşayan bir cinin adıdır.

Azazel hakkında en eski rivayet apokrif Yahudi kitaplarından Hanok'un kitabında yer alır. Eserde yer alan açıklamalara göre bu varlık insanoğullarını iğfal eden asi cinlerin elebaşlarından biridir. Keçi, İsrail'in günahını çöle taşımak, halkı günahlarından temizlemek için gönderilmektedir. Bu keçinin öldürülüp öldürülmediği kesinlik taşımamaktaysa da, onun çöle ulaşması ve günahla yüklü olduğuna inanıldığı için geri dönmemesi gerektiğinden başrahibin âyinlerle başlattığı bu iş sonunda her halde o öldürülmekteydi. Yahudilerin sürgünde kaldıkları Babil'de de hastalığı keçiye yükletip onu çöle salıvererek orada öldürülmesi geleneği vardı. Yahudilerde bir yer ya da ruhanî güç anlamında Azazel'e keçiyi gönderip orada onu geri dönmemesi için uçuruma itiveriyorlardı. Azazel'in tabiatüstü bir ruhanî varlık olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bir keçi Tanrı'ya, bir keçi de ona gönderilmektedir. Burada, Azazel, Tanrı'ya denk tutulmuş olmaktadır. Tanrı'ya yakılmış sunu, Azazel'eyse bir günah sunusu yapılmaktadır. Çöl, cinlerin, görülmeyen ruhanî varlıkların meskeni olarak görüldüğünden kötülükten onu kaynağına iade ederek ondan kurtulmak istenmektedir. Azazel'i bir yer, dağ, keçi, melek, sonradan bir cin haline dönüştürülmüş bir Sami hayvan sürüsü tanrısı, kayan ilk yıldız olarak yorumlayan görüşler varsa da, Hanok'un kitabında açıklanan yeryüzüne inmiş cinler arasında adı geçen varlık olması ağırlık taşımaktadır
Derlemedir.

YAMYAMLIĞIN TARİHİ İNSAN HER ZAMAN İNSAN DEĞİLDİR…






“İnsan eti yemek", “insan kanı içmek" ve “yamyamlık" denildiğinde aklımıza hep “ilkel kabilelerin", “yarı çıplak dans eden karaderili adamların" arasına düşmüş, kaynayan kocaman bir kazan içindeki beyaz adamın manzarası gelir. Hepimize eğer bir gün ıssız bir adaya düşersek, kumsalın hemen gerisindeki dev yapraklı tropikal bitkilerin arasından bizi avlamak ve yemek üzere siyah kafalar uzanabileceği öğretilmiştir.








Yamyamlık insanlık tarihinin en eski ve karanlık günahlarından biridir. Kutsal kitaplarda lanetlenerek helak edilen Ad ve Semud kavimlerinin günahlarından biri insan eti yemeleridir.
(Bu iki kavimle ilgili şöyle bir ilginçlik var. Eski kayıp uygarlıklar olarak Atlantis ve Mu anlatılır. Dikkatinizi çekti mi: Ad+land+is, Se-MU-d)
Afrika, Okyanusya adaları, Uzakdoğu ve Amerika’daki yerli kültürlerindeki yamyamlıkla ilgili çok şey anlatılır ama Avrupa’daki yamyamlığa nedense pek değinilmez.
Oysa Ortaçağ ve koloni döneminde insan eti satılan pazarların resimleri günümüze kadar kalmıştır. Birinci Haçlı seferi sırasında, o büyük insan kitlesi yolculuk sırasında yamyamlık yapmıştır. Anadolu’da ele geçirilen kalelerin halklarının nasıl yendiği anlatılır.
Pek bilinmeyen bir yamyamlık olayı İsviçre’de… 1815 yılında Endonezya’da bilinen tarihin en büyük volkan patlaması olur. Binlerce insanın öldüğü o patlamanın etkisi sadece o bölgede kalmaz. Atmosferi kapatan toz nedeniyle hava soğur, yaz yaşanmaz, Avrupa’da kıtlık olur. İşte o dönem İsviçre’de yaygın yamyamlık yaşanır.
Sadece yamyamlık değil, kan içme de Hrıstiyanlık’ta batıl inançlarla uygulanmıştır. Katolik ayinindeki İsa’nın eti ve kanı uygulaması ne yazık ki batıl inançlarda uygulamalara geçmiştir. Mesela bir papa hastayken üç gencin kanını içmiş. (VIII. İnnocent)
Tarihin en acımasız seri katillerinden Elizabeth Bathory de, bakire kızların kanlarıyla yıkanarak sonsuz gençlik ve ölümsüz olacağına inanmıştı.
Eski Mısır uygarlığının Avrupa’da moda olduğu zamanlarda ise bazı partilerde şifa ve güçler verdiğine inanıldığı için mumya parçaları yenilir veya su içinde eriterek içilirdi.
Eski Amerika uygarlıkları Aztekler ve Mayalar’da da yamyamlık ve kan tutkusu var. Aztekler çok gaddardı: yendikleri düşmanlarının binlercesini kurban ederler, bazı organları yeni, kanları içilirdi.
Mayalar ise yakın zamana kadar barışcıl bir uygarlık olarak biliniyordu ama sonradan Mayaların yer altında cehennem benzeri kurban odaları yaptığı öğrenilirdi. Buralarda insanların kanı akıtılırdı.
19. yüzyıl Danimarka'sında idam edilen mahkûmların altında, ellerinde bardaklarla bekleşiyordu halk. Tabii ki infazdan sonra aşağıya damlayacak sıcak kanı doldurmak için… Taze insan kanının epilepsiye iyi geldiğine inanıyorlardı çünkü. Bu ürpertici inancın kökleri ise yaklaşık 2,000 yıl öncesine dayanıyor: Meşhur Romalı doktor Celsus dönemine… Bu yıllarda hastalara yaralı gladyatörlerin vücutlarından alınan saf kan veriliyordu.
Rönesans döneminde yaşamış İtalyan düşünürlerinden, babası da bir doktor olan Marsilio Ficino (1433-1499), insan bedeninin yalnızca tedavi edici bir ilaç değil, aynı zamanda bir hayat iksiri olduğunu ileri sürmüştü. Mesela gencecik bir erkeğin kol damarından kanını emmek, bir yaşlıya gençlik aşısı yapacak, yaşam enerjisini enjekte edecektir. Bu inançla, yeni ölmüş genç bedenler ihtiyarların ömrüne ömür katacak kutsal birer kurban görevi görüyordu.
1600'lerin sonlarında, İngiliz Dr. Toope'a ait günlük kayıtlarında, West Kennet toplu mezarından aldığı kemiklerden elde ettiği özel “soylu ilaç" ile birçok kişiyi tedavi ettiği yazılıdır. Dr. Toope “soylu ilacının" tarifini vermese de, aynı yıl Şubat ayında Kral II. Charles'ın ölüm döşeğinde çektiği acıları hafifletmek için kendisine yüksek dozda kafatası tozu verildiğini biliyoruz.
Howard H. Haggard da, 1929'da kaleme aldığı eserinde II. Charles'ın doktorlarının özel bir panzehir, inci şurubu ve amonyağın hepsini birden ölmek üzere olan kralın boğazına boca ettiklerini yazar. İmparatorun onlara karşı koyacak gücü yoktur nasıl olsa. İşte Sir Walter Raleigh'in hazırladığı bu panzehir, kafatası tozu içeren meşhur “soylu ilac"ın ta kendisidir.
16. yüzyılda yaşamış ünlü doktor ve kimyagerlerden, aynı zamanda tıbbî reformist olarak bilinen Paracelsus, taze cesetleri çok değerli bulanlardan biriydi. Nitekim meslektaşlarının cesetlere ilgisizliğini, “Hekimler bu kaynağın kıymetini bilselerdi, kimsenin cesedi darağacında 3 günden fazla kalmazdı" diye eleştirmiştir.
Kanda şifa vardır da yağda olmaz mı? Yağlar vücuttan dikkatlice ayrılarak onlardan romatizmal hastalıklara iyi geldiği düşünülen merhemler yapılıyordu. İnsan bedeninin tedavilerde kullanılacak diğer bölümleri ise genellikle küçük parçalara ayrılıp şaraba veya alkole yatırılarak ilaç gibi tüketiliyordu. Peki bu tedavi için kullanılacak cesetler nereden temin ediliyordu? Tabii ki kimsesizlerden, garibanlardan, asılanlardan.
Tarihçilerin bakış açısına göre “yamyamlık çeşitleri" olarak isimlendirilebilecek 3 temel kategori var. Tıbbî yamyamlık da bunlardan biri… Diğeri, “vahşi kabilelerin" bir ritüel olarak insan avlaması. Üçüncüsü ise ilahi dinlerde bile açlıktan ölmemek için ölünün etinin yenmesine izin verilmesi. Ne hikmetse bu yamyamlık tiplerinden sadece ritüel olanı kategorik ırkçı anlatımıyla ve belli bir coğrafyaya hapsedilmiş olarak karşımıza çıkıyor.
Kayıtlara geçmiş yamyamlık olaylarından biri Haçlı seferleri sırasında Antakya’da yaşanandır. Bohemond, bir kaç Türk esirini boğazlattı, herkesin gözü önünde kızarttı. Sonra seyredenlere seslenerek, iştahını tatmin etmek için geldiğini söyledi. (Bazı araştırmacılar bunu ordu içine sızmış Türk casusların gözünü korkutmak için yapıldığını gerçekten de bir müddet sonra Türk komutanlara gelen istihbaratın azaldığını savunuyorlar.) Fakat bir müddet sonra kuşatanlarda açlık şikayetleri başladı. Pierre I’Ermit şu tavsiyede bulunur: “Açlığınızın sebebi korkaklığınızdır. Türk cesetlerini toplayın. Tuzlayarak pişirilirse daha lezzetli olur.”Bunun üzerine Fransızlar onun dediğini yaptılar. (Funck Brentano – Les Croisades)
“Bunun üzerine on bin haçlı toplandı. Türk ölülerinin derileri yüzüldü, bağırsakları çıkartıldı. Etleri haşlama ve kebap yapıldı. Adamlarımız bu etleri doyasıya yediler, ama ekmeksiz olarak. Bunu gören zincire vurulmuş Türkler çok korktular, et kokusundan duvarlara dayandılar. Yirmi bin putperest (Türkleri kastediyor) bu manzarayı seyretti; ağlamadık Türk kalmadı! (…) Adamlarımız kendi aralarında konuşuyorlardı: “Şu Türk eti, zeytinyağlı domuz sırtı ve jambondan daha iyidir!” Ortalıkta Türk ölüsü kalmayınca, mezarlıklara varıp Türk ölülerini çıkardılar. Onlardan bir tepe yaptılar. Bağırsaklarını çıkarıp Asi Nehri’ne attılar; etlerin derilerini asıp rüzgarda kuruttular!”
Haçlılar Antakya’dan sonra Maarratu’n-Numan (Maara) şehrini kuşattı. Keşiş Robert Maarra yamyamlığı için şunu söylemiştir: “Adamlarımız çatılarda yürüyorlar ve sanki yavruları çalınmış dişi yaban aslanı gibi saldırıp, yiyip, içiyorlardı. Yılların ağırlığı altında ezilmiş ihtiyarları ve küçük çocukları parçalayıp yiyorlardı. Para bulmak için Müslümanların karınlarını deştiler. Kan, akarsular gibi yollardan aktı, her yerde cesetler vardı.” Aix Başpiskoposu da: “Adamlarımız ölülerini yiyerek dahi Müslümanlar ve Türklerle savaşmış oldular.” diyerek memnuniyetini dile getirmiştir.
Raoul de Cean şöyle der: “Bizim Fransızlar, Maarra’da esir alınan Müslümanları kazanlarda pişirdiler ve çocuklarını da şişe geçirip kızarttılar.” Brentano’nun nakli de ilginçtir: “Fransızlar Müslüman Arapları ve Türkleri ikiye kesip güya yuttukları altınları arıyorlardı. Diğer bir grup ise Müslümanları parça parça kesip pişiriyordu.”
En büyük şikayet yetişkinlerin etlerinin kızartma için uygun olmaması idi. Tarihçisi Albertus ise: “Adamlarımız Türkleri, hatta köpekleri yiyorlardı” diye not düşmüş. Türkleri yemek değil ama köpekleri yemek pek soylu kabul edilmemiş anlaşılan.
Ekim 1972 de, Uruguay’ın Old Christians isimli rugby takımını taşıyan uçak And Dağları üzerinden geçerken daha sonra Gözyaşları Buzulu olarak anılacak zirveye çarparak düştü. Yolculardan 18’i kazaya bağlı olarak hayatını kaybetti, 8 kişi ise iki hafta sonra çığ altında kalarak can verdi. 3 kişi de sonradan açlık ve soğuktan öldü. Fakat 16 kişi 2,5 aylık yaşam mücadelesini kazanarak hayatta kaldılar. Hiç bir bitkinin ve hayvanın olmadığı bölgede arkadaşlarının cesetlerini yiyerek.
İlk bir kaç gün uçaktaki ve bavullardaki yiyecek parçaları ile idare ettiler. 11. gün enkazda buldukları bir radyodan hayatlarından umut kesildiğini ve arama çalışmalarının durdurulduğunu öğrenmişlerdi. 60. gün aralarından ikisi bir umutla yola çıktı. Yaklaşık 10 gün sonra birkaç köylüyle karşılaşıp kendilerinin ve diğerlerinin kurtulmasını sağladılar. Yamyamlık olayı halka duyurulmadı. Kazazedeler yanlarında bulunan peynirleri yiyerek hayatta kaldıklarını söyledilerse de bölgeye gelen gazeteciler yenmiş parçalanmış cesetlerin fotoğraflarını yayınladılar. Ölen kişilerin aileleri ise sağ kalanların durumlarını anladıklarını belirterek herhangi bir suçlamada bulunmadılar. Olay 1993 yılında “Yaşamak İçin” ismiyle beyaz perdeye aktarıldı.


Derlemedir.
Akcan Mir





10 Haziran 2018 Pazar

İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’den Yunanistan’a Yapılan İnsani Yardım Faaliyetleri

Yunanistan, İkinci Dünya Savaşı’nda özellikle Alman işgalinden sonra önemli sıkıntılar ile ilgili görsel sonucu

Yunanistan’ı işgal eden Almanya ülke sanayisinin dayandığı temel kaynak olan tarım alanlarını talan etmeye başlayınca 1941-1942 kışında 100.000 kişinin bir anda canından olduğu kıtlık dönemi de başlamıştır .Büyük bir iaşe sorunu başgöstermişti.Binlerce Yunan vatandaşının ekmek bulabilmek amacıyla sokaklarda çöp karıştırıyordu. Sokaklarda açlıktan hayatını kaybeden insanların cesetleri
üst üste yığılmış veya bir köşeye atılmıştır.Bulaşıcı hastalıkları önlemek için sokaklardan cesetleri toplayacak teşkilatlanmanın olmaması nedeniyle cesetleri toplamak için kamyon ve greyderler devreye girmiştir. Çöp kutuları ile toplanan cesetler daha sonra açılıp kireçlenen büyük çukurların içine doldurulmuştur. Ölüm vakaları endişe verici derecede artmaya başlayınca Yunan yetkililerinin hayatını kaybedenler konusunda ne tür tedbir alacaklarını bilemeyerek çaresizlik içinde kalmaları üzerine Yunan Hekimler Birliği cesetleri yakmak için Yunan Ruhani Meclisi’nden izin istemiştir. İkinci Dünya Savaşı başladığında Türkiye Cumhuriyeti önce İtalyanların ve ardından da Almanların işgaline uğrayan Yunanistan’a un, şeker, yağ, peynir, et, patates, soğan gibi her türlü gıda maddesi, sağlık malzemeleri, ilaç ve battaniye; kısacası insani yardımdan askeri yardıma kadar çok geniş bir yelpazede yardımlarına aralıksız devam etmiştir (Keser,2010:15).Yunanistan’ın bu trajik durumu karşısında bütün dünyanın görmezlikten geldiği bu ülkeye birşeyler yapma gayretine giren ve elinden gelenin fazlasını yapan tek ülke Türkiye olmuştur (Keser, 2010:13, 93).İngiltere Savaş Bakanlığı Kızılhaç ve Kızılay arabuluculuğuyla sınırlı miktarda gıdanın Türkiye’den Yunanistan’a götürülmesine izin vermiş, 50.000 ton gıda maddesinin Yunanistan’a götürülmesi kararlaştırılmıştır. Yunanistan’a yardım konusunda girişimlere başlayanlar arasındaİstanbul’daki balıkçılar, sebze meyve kabzımalları, gümrükçüler, DDY görevlileri, gazeteciler, belediye çalışanları, Gazeteciler Cemiyeti, TBMM ve parlamenterler, PTT mensupları, üniversiteler ve Türkiye’nin dört bir tarafından vatandaşlar bulunmaktadır. Yunanistan’da yaşananlar Türkiye’de yakından takip edilmiştir (Keser, 2012:818). Türk milletinin bu konudaki sıcak ve dostane yaklaşımı o dönem Türk basınına da yansımıştır.
“Bağımsızlığına, insanca yaşama hakkına canavarca saldırmış dost komşuya”, “ölen kardeş bir milletin ıstırabı karşısında”, “felakete uğramış komşumuz Yunanistan’ın”, “dost ve müttefikimiz”, “iki komşu memleket, iki kardeş evi” gibi ifadeler yer almıştır (Vatan, 1 Ekim 1941; Keser, 2008:134).İstanbullu Türkler 200 çift çorap ve 200 kazağı Yunan Başkonsolosluğu’na teslim etmişlerdir. Ankaralı, İzmirli kadınlar da bu tür eşyaları toplamaya devam etmiş, yerel Yunan yetkililere teslim edeceklerini açıklamışlardır
(Macar, 2009:33). 1940 yılı sonlarında İstanbul’da bayanlar şeker tüccarlarının da katılımı ile bir toplantı yaparak Yunan askerlerine Kızılay vasıtası ile şeker hediye etmeye karar vermişlerdir. Tüccarların yardımından başka kadınlar da aralarında topladıkları para ile şeker alarak cephede savaşan Yunan askerilerine gönderme kararı almışlardır (Cumhuriyet, 4 Aralık 1940, 2).Türkiye Kızılay Cemiyeti Yunanistan’daki hastalarla çocuklara dağıtılmak üzere İstanbul’dan 35.000 liralık hububat ve zahire unu satın almıştır. Bu unlardan 1,5 milyon porsiyonluk çorba yapılması, unların sağlam paketler içinde Yunanistan’a sevk edilmeleri kararlaştırılmıştır (Akşam, 12 Eylül 1941, 3). Üzerine Kızılay’ın dev bir ambleminin çizildiği Kurtuluş Vapuru ile 1941 yılı içinde 3, 14 Ocak 1942’de de 1 olmak üzere dört seferde yiyecek, giyecek ve ilaçtan oluşan, sadece dördüncü seferinde toplam 167 ton çeşitli yardım malzemesi Türkiye’den Yunanistan’a (İstanbul’dan Pire’ye) gönderilmiştir (Keser, 2005: 95; Uçarol, 2008:837)Türkiye aynı tarihlerde Sakız, Sisam, Midilli başta olmak üzere Yunanistan’a ait Ege Adaları’ndaki halka da yardım göndermiştir (Keser, 2008b: 291; Uçarol, 2008:838). Türkiye’nin Yunanistan’a yardım faaliyetleri sadece gıda yardımı ve insani yardım malzemeleri ile sınırlı değildir (Keser, 2010:412). Açlık nedeniyle Yunanistan’da mağdur olan çocukların savaş sonuna kadar başka ülkelere gönderilip bakımlarının sağlanması tartışmaları gündeme gelmeye başlamıştır. Daha 13 Kasım 1941’de Başbakan Tsouderos “Yunan neslini bilimsel olarak saf dışı bırakmak niyetiyle işgalci ülke sistemli olarak halkı aç bırakmaktadır. Bu nedenle daha da çok yoksul halk çocuğunu gelecek nesli kurtarmak üzere Ortadoğu ve diğer yakın ülkelere göndermek artık bir zorunluluktur” demiştir. Yunanistan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Logothetopulos 10 Ocak 1942 tarihinde Türkiye’nin Atina-Pire Başkonsolosu’na yazdığı mektupta 6-13 yaşları arasındaki çocukların Türkiye tarafından kabul edilmelerini, İstanbul’da oturan ailelerin yanında misafir kalmalarının sağlanmasını rica etmiş, çocuk sayısının Türk Hükümeti’nce belirlenebileceğini de ekleyerek “Devletimizin geçirmekte olduğu gıda zorlukları malumunuz olduğundan iş bu meseleye hususi ilgi atfedeceğinize eminim” demiştir. Başvekalet 12 Şubat’ta 1.000 çocuğun uygun görüldüğünü belirtmesi üzerine Memleketimize Getirilecek Yunan Çocuklarına Dair Talimat Projesi hazırlamış, organizasyonun sorumluluğu Kızılay’a bırakmıştır (Macar, 2009:114-115).bu çocukların Büyükada ve Heybeliada’daki Rum yetimhanelerine yerleştirilmesi kararlaşmıştır (Cumhuriyet, 12 Mart 1942, 2). Türkiye Yunanistan ve Ege Adaları’ndaki Yunan halkına 1940 yılında başladığı insani yardımları 1943, 1944 ve 1945 yıllarında da sürdürmüştür.

Akcan Mir




Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 18, Sayı: 2, Aralık 2016, 199-219
İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’den Yunanistan’a Yapılan İnsani Yardım Faaliyetleri DOI NO: 10.5578/JSS.39355 Ceren UTKUGÜN1

9 Haziran 2018 Cumartesi

Ruhu kanatlandıran Aşk... Psykhe ve Eros


Mitolojinin en güzel ve en etkileyici hikayelerinden biridir Eros (Aşk) ve Psykhe'nin (Ruh) hikayesi. Hikayeye kaynaklık eden yer Anadolu ve Ege kıyısında bulunan Miletos (Milet) kentidir. Eros ve Psykhe, hayatımızdaki iki soyut kavramın, aşk ve ruhun somutlaştırılarak hikaye edilmiş hali. Ruh bilimi (psikoloji) kökenini Psykhe'den (Psiko) alır.

Milet kralının üç güzel kızı vardır, fakat en küçükleri Psykhe (Ruh) çok daha güzeldir. Hatta o kadar güzel ve iyi bir kızdır ki insanlar onun tanrıça olduğuna inanmaya başlarlar. İki kardeşi evlendiği halde Ruh bir türlü evlenemez. Çünkü; hiç kimse bu kadar güzel bir kızla evlenebileceğini düşünemediğinden, evlenmeyi istemeye teşebbüs bile edemez. Onun, ancak bir tanrıyla evleneceğine kesin gözüyle bakarlar.



İnsanlar Ruh'un güzelliğine kendilerini o kadar kaptırırlar ki; görsel güzelliğin temsilcisi tanrıça Afrodit'i unutup, onun tapınaklarına gitmez olurlar. Kendi güzel, kalbi kıskanç tanrıça hiç bunu affeder mi? Affetmez tabii..Kızgın ve kıskanç kalbini yatıştırmak için oğlu Eros'u (Aşk) çağırır ve bu haddini aşan kızı, aşk oklarıyla, bir canavara aşık etmesini söyler.

Eros,aşktır, aşk kalbe düşünce, kişiden dünyaya yansıyan coşku ve neşedir. Sırtında taşıdığı oklarının, ne zaman kime saplanacağı belli değildir, ama okun isabet ettiği kişide yer çekimini yok eden ayaklarını yerden kesen, onu uçuran kanatları vardır.

Kral kızının bu kısmetsizliğine çare bulmak için Didyma Apollon tapınağına giderek, kahinler aracılığıyla Apollon'dan yardım ister. Apollon'un bilicileri, Ruh'a güzel giysiler giydirip, Mykale Dağında (Dilek Dağı) bir kaya üzerine oturtmalarını, gece kocası olacak yaratığın gelip onu alacağını bildirirler.

Kral kızına bir canavarın koca olacağını duyunca yıkılır, ama Apollon'un talimatına da uymamak gibi bir şansı yok, çaresiz hazırlıklara başlar. Ruh'a en güzel giysileri giydirilip kent halkıyla beraber Dilek Dağı'na doğru hareket ederler. Alay sanki gelin alayı değil de cenaze alayı gibidir. Güzeller güzeli Ruh'u bir kayanın üzerine oturtup kente geri dönerler.


aşk ve ruh
                                               Aşk ve Ruh




Ruh, kocası olacak canavarı beklerken; gün kararır, gecenin sessizliğinde hafif bir yel eser, bir bulut gelip kızı sarıp sarmalayarak ortadan yok olur.

Sabah olunca gözlerini bir sarayda açar Ruh. Etrafı cennet gibidir, ne isterse anında yerine getirilir ama kocası ortada yoktur. Hava tamamen kararıp etrafta hiç ışık kalmayınca, kocası yanına gelir. Kocası olan canavarın yüzünü göremez ama elleriyle normal bir insan gibi olduğunu anlar.

Kocası Ruh'u çok sever, Ruh da onu. Bir bütünün iki parçası gibidir kalpleri. Sevdiği dünyayı ayaklarının altına sererken, Ruh'tan tek istediği güvendir. Onu olduğu gibi kabul etmesi, aşkıyla yetinmesi kim olduğunu, kimin oğlu olduğunu bilmeyi ve görmeyi talep etmemesidir tek isteği.

Günleri yalnız, geceleri ise sevgilisiyle mutluluk içinde geçip giderken, ailesi gelmeye başlar Ruh'un aklına. Kent halkı Ruh'un canavar tarafından parçalandığına inandığı için yas tutmakta, arada bir Ruh'un kardeşleri ve sevenleri, bıraktıkları kayanın yanına gidip ağlamaktadır. Bir gece sevgilisinden, onun iyi olduğunu görüp üzülmemeleri için ailesine bir ziyaret yapmak istediğini söyleyerek izin alır.

Ailesi, Ruh'u canlı ve mutlu görünce çok sevinirler. Kardeşleri yaşadığı yeri görmek isteyince, onları sarayına götürüp gezdirir. Kızlar, kardeşlerinin yaşıyor olmasının sevincini çabucak unutup, kıskançlık içinde gezerler sarayı. Ardından Ruh'a kocasının mutlaka yüzünü görmesi gerektiğini, eğer canavar değilse kendisini neden göstermediğini, eğer bir çocuğu olursa onun da canavar olacağını söyleyip şüphe tohumlarını ekip giderler içine.

Kardeşleri gidince bir şüphe kaplar Ruh'un içini. Şüphenin olduğu yerde huzurun olması ne mümkün? Akıl devreye girince sorular da başlar peş peşe. Sonunda ne yapıp edip sevgilisini görmeye karar verir.

Hava kararıp sevgilisi gelince, hasretle sarmalar Ruh'u, ilerleyen saatlerde de huzur ve güven içinde bırakır uykunun kollarına kendini. Sevgilisi uykuya dalınca; Ruh, usulca yataktan süzülüp gündüzden yakıp üzerini vazo ile kapattığı kandili eline alır.

Elinde kandille yatağa yaklaşıp sevgilisinin yüzüne bakınca bir de ne görsün? Kanatlarını serip yatan kocası, dünyanın en güzel erkeği, Aşk'tır. Yüzüne bakarken güzelliği göz kamaştıran Aşk'ı gördükçe daha da büyür sevgisi. Kandili tutan elleri titremeye başlayınca, eğilen kandilden bir damla yağ Aşk'ın omuzuna damlayıverir.

Acıyla gözlerini açan Aşk, karşısında Ruh'u ona bakarken görünce, acısı üzüntüye dönüşür, hüzün kaplar yüzünü. ''Annem oklarımla seni bir canavara aşık etmemi istemişti, oysa ben seni görünce, oklarımı kendime sapladım. Seni sevdim, karım yaptım. Ama sen güvenime ve verdiğin söze ihanet ettin, tüm bunlara değmezmişsin.'' deyip oradan uzaklaşır Aşk. Tabii onun gitmesiyle, içinde yaşadığı saray da yok olur, Ruh kendisini kuru bir toprağın üzerinde bulur.


güveni yıkan merak
                                          Güveni yıkan merak

Aşk'ını kaybeden Ruh, üzüntüden derin bir ateşin içine düşer sanki. Aşk'ı için yanmaya, ağlamaya ve onu aramaya başlar ama nafile. Son çare Aşk'ın annesi Afrodit'e gider Ruh. Yardımı için yalvarır, Aşk'ını buluversin diye. Afrodit zaten kızgın, hınç dolu Ruh'a, hemen onu affeder mi? Bir dizi görev verir hakkettiğini göstermesi için oğlunu.

Ruh, Afrodit'in verdiği dört görevi de doğanın uzattığı yardım eliyle tamamlar. Zaten doğanın bir parçası değil miydi Ruh'da? Akıl idi onu doğadan ayırıp, yabancı kılan yaşadığı tabiata. Önce karıncalar yardım eder, ardından bir kamış, üçüncü görevinde yardımına gelen bir kuştur.

Son görevinde ölülerin ülkesi Hades'e gönderir Afrodit Ruh'u. Bu görevinde bir kartal, Hierapolis'teki (Pamukkale) Hades'in girişini gösterir. Buradan Phersephone'nin (Yer altı tanrıçası) kutusunu alıp dönerken yine merakına engel olamayıp kutuyu açar. Kutuda sadece ölüm uykusu kadar derin bir uyku vardır ve Ruh orada uykuya dalar.


ruh'u kanatlandıran aşk
                                         Ruh'u kanatlandıran Aşk

Aşk, Ruh'unun uykuya yattığını görünce dayanamaz daha fazla; ya Ruhu ulaşırsa ebediyete ? Kanatlarını açıp çılgınca uçar sevdiğine, kucaklayıp alır uykuya daldığı yerden getirir sarayına.

Uykudaki Ruh'un kulağına fısıldar usulca ''Seni sevmeme ve güvenmeme sadece kendin olman yetmişken, ne gerek vardı, bu güveni yıkıp, yıkılan güveni kazanmak için bu kadar eziyet çekmeye'' der.

Aşk, ölüm uykusundan uyanmayan Ruh'u için yardım diler annesi Afrodit ve tanrı Zeus'tan. Afrotit'in kalbi yumuşar bu büyük sevgiyi görünce ve Ruh'u affeder. Zeus sonsuzluk nefesini üfler Ruh'a. Hayata tekrar dönen Ruh'la Aşk, bir bütünün iki parçası olarak hiç ayrılmadan sonsuza dek yaşarlar güven ve sevgi içinde.
Ezeli ve ebedi yoldaşıdır Aşk, Ruh'un bundan böyle.

Ruhunuzun Aşksız kalmaması dileğiyle...

arkeorehberim.com dan Alıntıdır.

Kuseyr Hamra (Kırmızı Saray) 711-715

Otomatik alternatif metin yok.
Ürdün- Filistin’de Lut Gölü’nün kuzeyinde yer alan yapı 1989 yılında Avusturya’lı araştırmacı Alois Musil tarafından bulunmuştur. Çevresinde bir kuşatma duvarı bulunan sarayın bir kısım binaları yıkılmış yalnız taht kabul salonu ile buna bitişik hamam ayakta kalabilmiştir. Yıkılan diğer binaların çeşitli odalar, mahzenler, depolar ve ahırlardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Ayakta kalan birinci bölüm 8.75x 7.50 m. boyutlarında kareye yakın bir plana sahiptir. Mekan kuzey- güney doğrultusunda ikişer kemerle aynı genişlikte üç sahına ayrılmıştır. Ortadaki sahın kare, diğerleri apsis şeklinde dışarı taşkın birer hücre ile genişletilmiştir. Mekanın tümü beşik tonozlarla örtülüdür. Kuzey cephesinin üstünde ve güneyde üç, doğuda iki olmak üzere beş pencereyle aydınlatılmıştır. İkinci bölüm ise üç odalı bir hamamdan oluşmaktadır. Büyük salona doğu duvarından 1.70 m. yüksekliğinde bir kapı ile girilir. Üçüncü oda daha doğuda yer almaktadır. Yonca planlı bu kısım hamamın sıcaklık kısmıdır. En doğudaki dikdörtgen planlı ve kısmen yıkık olan büyük odanın külhan olduğu anlaşılmaktadır. Soyunma ve ılıklık kısmını oluşturan ilk iki oda çapraz tonoz, yonca planlı orta kısım kubbe, doğudaki külhan bölümü ise beşik tonozla örtülmüştür.
Kuseyr Amra’nın en ilginç yönü fresko bezemeleridir. Bunun yanında büyük salon ile küçük oda mermer salonun güneyindeki odalar mozaiklerle kaplanmıştır. Yine tüm iç mekan alttan başlayarak mermer kaplamalıdır. Duvarların üzerinde, tonozlarda ve kubbede yer alan freskolar ise tahriplere karşın günümüze kadar ulaşabilmiştir. Büyük salonun batı duvarını bezeyen resimde isimleri Arapça ve Yunanca olarak yazılmış yenik düşman krallarını gösteren Bizans İmparatoru Vizigot, Sasani Kisrası ve Habeşistan imparatoru yer almaktadır. Böylece Kasrın halife I. Velit zamanında 711-718 yıları arasında yapıldığı anlaşılmaktadır. Salondaki büyük kemer yüzleri, eğlence, raks, hamam ve av sahneleriyle bezenmiştir. Üçüncü sahının tonozunda dört sıra durumunda çerçeve içinde 32 konu işlenmiştir. Bunlar arasında taş ustaları ile dülgerlere de yer verilmiştir. Tümüyle kıvrık dal ve asma motiflerinden oluşan çerçeveli panolarda soyunma ve ılıklık kısımlarında aşk ve hamam sahneleri, kubbede burçlar haritası ve çeşitli alegoriler yer almaktadır. Figürlerin çoğu cılız ve uzun bacaklı durumlarıyla bunları yapan sanatçının görerek değil düşsel bir çalışma içinde olduğunu göstermektedir. Kasrın mimarisi Hıristiyan ve eski Roma yapılarını anımsatırken figür ve bezemelerinde önemle sıra durumunda dizilişleriyle Sasani sanatının etkisi altında kaldığı görülür. Renk ve kompozisyon anlayışı ile Helenistik dönem Suriye sanatının devamı özelliğindedir. Resimleri canlandıran tablolarda en çok siyah, kahverengi, yeşil ve sarı renkler kullanılmıştır. Yapı tümüyle kesme taştan yapılmıştır.

Baytan Çabhan Bölgesi'ndeki Kıpçak mezarları

Otomatik alternatif metin yok.

Kıpçaklar mezarların üzerine insan heykelleri yapardı...
“1250’li yıllarda Kıpçaklar arasında yaşayan meşhur Flaman gezgini Rubruck Kıpçaklar’ın ölü gömme adetleri hakkında şunları söylemektedir:
Kıpçaklar ölülerin üzerine büyük bir tepecik yapar ve onun üzerine de bir insan heykeli dikerler. Heykelin yüzü daima doğuya çevrilir. Zenginler mezarın üzerine büyük bir piramit yaptırır.Bu bir tür küçük evden ibarettir.
Rubruck’un bahsettiği heykellerin birisi Karaçay’da Zeleçuk Irmağı kıyılarında bulunmuştur. Ayrıca Rubruck’un gezi yazılarında belirttiği Kıpçaklar’a ait piramit şeklinde, küçük bir eve benzeyen mezarlar iki açıdan çok önemlidir.
Birincisi, Kıpçaklar’a ait bu tür mezarlar bugün Karaçay-Malkar bölgesinin Ogarı Çegem köyü yakınlarında hala ayaktadır.
İkincisi, piramit şeklinde küçük bir eve benzeyen aynı tip mezarlar Karaçay’ın Kart Curt köyü yakınlarında, Kuban Irmağı kıyılarında bulunmaktadır. Bunların önemini artıran bir husus ise, bu mezarların 14-18.yy.’a ait eski karaçay mezarları olmalarıdır.
Doğu batı yönünde uzanan bu mezarların uzunlukları 3-4 metre, genişlikleri 2-3 metredir. 1967-70 yıllarında Karaçay-Çerkes Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü tarafından da incelenen bu mezarlar taşla doluydu ve ölüler 1-1,5 metre derinlikte başları batıda, ayakları doğuda olmak üzere sırtüstü yatıyorlardı.
Yüzleri güneye çevrilmişti. Baş ve ayak uçlarına odun kömürü dökülmüştü. Bazılarının kolları ise yanlarına uzatılmış şekildeydi.
Bu eski Karaçay mezarlarında sırma işlemeli başlıklar, gümüş, altın düğmeler, gümüş kemerler, yüksükler, küpeler, yüzükler, makaslar ve simli kumaşlar da bulunmuştu.”
(Ufuk Tavkul, Türk Dünyası dergisi, Kültür Bakanlığı yayını, haziran 1994)

Bir Kuman ölürse...
“XI-XIII. Yüzyıllarda Kumanlar’ın ölü gömme törenleri hakkında elimizde biraz daha fazla bilgi vardır. Gözlem yeteneğini bildiğimiz G.Rubruquis, Kuman mezarlarının klasik bir tasvirini çizmiştir:
‘Kumanlar, ölünün üzerine büyük bir tümsek yaparlar ve bunun üzerine yüzü doğuya dönük, elinde göbeğinin hizasında bir bardak bulunan bir heykel dikerler.
Kumanlar, zenginler için ehramlar, yani sivri binalar yaparlar. Bazı yerlerde tuğladan büyük kuleler, bazı yerlerde de taştan evler yapıldığını gördüm. Halbuki bu ülkede taş yoktur.
Yeni ölen birinin mezarına, her yöne dörder tane olmak üzere, uzun sırıklara on altı at derisi astıklarını ve önüne içmek için kımız, yemek için de et koyduklarını gördüm.
Bu ölünün tanassur ettiğini söylüyorlardı. Doğu yönünde başka mezarlar da gözüme çarptı. Yuvarlak ve dört köşe taşlarla örtülmüş olan bu alan, dört yöne yöneltilmiş doört uzun taşla sarılmıştır.
Biri hasta düştüğü zaman yatağına girer ve hiç kimsenin gelmemesi için evine bir işaret koyar. Bundan dolayı, hastayı hizmetkarlarından başka hiç kimse ziyaret etmez.
Büyük saraylara mensup biri hastalandığı taktirde, sarayın etrafında bekçiler bekler ve hiç kimsenin girmesine izin vermezler.
Çünkü ziyaretçi ile kötü ruhların veya rüzgarın girmesinden korkarlar. Falcıları papaz gibi telakki ederler.’
Son satırlarından anlaşıldığına göre, Kumanlar arasında Şamanizm hakimdi. Bu tasvirin ilk bölümünde G.Rubruquis taş heykellerden söz etmiştir. Arkeologların bildikleri gibi, heykellere Kuman bozkırlarında XI-XIII. Yüzyıllardan kalma zengin göçebe mezarlarında rastlanır.
Sonra Orta Asya’da, özellikle Kazakistan’da bulunan heykellerin çoğu daha eski devirlere çıkar. “Taş baba” adı da verilen bu heykeller (bu anlamda balbal tabiri de kullanılmıştır) bulundukları mezara gömülen ölüyü değil, ölünün hayatta iken öldürdüğü düşmanları tasvir ederdi.”
(A.Yu.Yakubovskiy, Altın Ordu ve Çöküşü, S.14)

KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...