7 Temmuz 2018 Cumartesi

Afet İnan ve "Büyük Girişim"

1937 Atatürk,Pittard, ile ilgili görsel sonucu


1937 Atatürk,Pittard,Noelle Florya Köşkü 

1928 yılında Afet İnan, okuduğu ders kitaplarında Türkler’le ilgili iki aşağılayıcı ifadelerle karşılaşmış ve bunları Atatürk’e aktarmıştı:
(1) Bir coğrafya kitabında, Türkler’in “Sarı Irk”a mensup oldukları ve bu nedenle de “secondair”sayıldıkları belirtiliyordu.
(2) Bir tarih kitabında ise, “barbar” oldukları ve medeniyete hiçbir katkıda bulunmadıkları savunuluyordu.Öyleyse Birinci Sav’ın doğru olmadığını kanıtlamak için “antropoloji” araştırmaları ve İkinci Sav’ın doğru olmadığını kanıtlamak içinse “medeniyet tarihi” araştırmaları yapmak gerekiyordu.
1930’lu yılların ilk yarısında kurulan Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, bir bakıma bu iki hedef bağlamındagörevlendirilmiş ve örgütlenmişlerdi.
Bu nedenle Afet İnan, doktora eğitimi için Cenevre Üniversitesi, Sosyal ve Ekonomi
İlimler Fakültesi, Modern ve Yakın ÇağlarBölümü’ne, Eugene Pittard’ın yanın gönderildiğinde, bu sorunların çözümünekatkıda bulunacak bir eğitimden geçmesi hedeflenmişti.
Afet İnan, doktora çalışmasını, 1939 yılında Cenevre Üniversitesi, Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi’nde bitirdi ve yayımladı: L’Anatolie, le pays de la “Race” turque, Recherches sur les caractères anthropologiques des populations de la Turquie (Enquête sur 64.000 individus) Sonra aynı çalışmayı Türkçe’ye çevirdi ve Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi,Türk Irkının Vatanı Anadolu (64.000 Kişi Üzerinde Anket)(Ankara 1947) adıyla yeniden bastırdı. Danışmanı, dönemin saygın antropologlarından Eugene Pittard’dı. Pittard (1867-1962), 1928 -1938 yılları arasında üç kez Türkiye’ye gelmiş ve burada yapmış olduğu antropolojik ve prehistorik araştırmalarla Afet İnan’ın önünü açmıştıÇalışmanın temel sorunu: Irk tasniflemelerine yönelik çalışmalarda“Türk Irkı”nı nereye yerleştirmek gerekir? Bu sorunun yanıtını bulmak için, Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde çok sayıda denek üzerinde antropometrik ölçümler yapmak gerekiyordu.Türkiye, on bölgeye ayrıldı ve iki kişiden oluşan ölçüm heyetleri, 19 Haziran 1937 – 31Aralık 1937 tarihleri arasında toplam 64.000 denek üzerinde ölçümler yaptı ve sonuçlarını anket fişlerine işledi.Fişler, İstatistik Umum Müdürlüğü’nde tasnif ve tanzim edildikten sonra, üzerlerindeki değerler ve bilgiler cetvellere taşındı.
Cetveller, Afet İnan’a gönderildi.Afet İnan, “ırkî teşhisi mümkün kılan”endislerden istifade ederek “Türk Irkı”nın morfolojik karakterlerini belirledi:

“Türk Irkı”nın Morfolojik Karakterleri
“Türkler’in boyu, ortalamadan az uzundur.Ekseriyet itibarıyla makroskeldirler. Çoğu
brakisefal ve leptorrhiniendir. Göz ve saçlarının rengi umumiyetle ortadır. Türkler’in büyük çoğunluğu, ırk ayrılmalarında Homo Alpinus diye tanınan Avrupa’nın büyük beyaz ırkına mensuptur. Aralarında yine beyaz olanHomo Dinarikus denilen ırkın mensupları da
vardır.”Artık bu araştırmanın sağladığı antropometrik değerler ile [Asya ve Avrupa ile bunları birbirlerine bağlayan Anadolu coğrafyalarında yapılması planlanan] arkeolojik kazılar sonrasında ortaya çıkarılacak tarih öncesi dönemlerden kalma iskeletlerin antropometrik değerleri birbirleriylekarşılaştırılabilecek ve böylece Türkler’in mekândaki ve zamandaki yayılımını ve dağılımını belirlemeksuretiyle Türk Tarihi’nin bilinmeyen yönlerine ışık tutulabilecekti!
Ancak,
1. Tarih öncesi dönemlerden çok sayıda iskelet kalıntılarına ulaşılmamış olması ve
2. Antropometrik Ölçümler’le “ırk”ın veya daha doğrusu “millet”in belirlenmesinin olanaksız olmasıtarihsel öngörünün doğruluğunu güçleştiriyordu.

Buna karşın, Afet İnan Neolitik Uygarlığı kuranlarınve Anadolu’da bulunmuş birkaç iskelet parçasının,Türkler gibi brakisefal olmasından yola çıkarak, Türkler’in Doğu’dan Batı’ya göçleri esnasında,yerleştikleri coğrafyalara uygarlık götürdükleri veAnadolu’nun otokton halkı olduklarısonuçlarına ulaşmak istiyordu.Böylece, yeni kurulmakta olan Türk Ulusu için, antropolojiden ve tarihten yararlanarak moral bir güç oluşturulmak hedeflenmişti.İşte sonuçları çok etkili olacak bu girişim,“Büyük Girişim” olarak adlandırılabilir.“Bilim tarihi” de, medeniyet tarihinin bir parçası olduğuna göre, bu alandaki çalışmalar özel bir önem taşımaktadır.
Antropolojik ve tarihsel çalışmalarla desteklenmiş olan “Büyük Girişim”, gerek Afet İnan’ın ve gerekse diğer birçok bilginin gayretleri neticesinde, beklenen sonuçları vermiş gibi görünmektedir.
“Büyük Girişim”in Yararları
“Büyük Girişim”,
(1) Beşerî Bilimler’in gelişmesini,
(2) Anadolu ahalisinin antropolojik karakterlerinin belirlenmesini ve
(3) Yeni bir “tarih anlayışı”nın yerleşmesinisağlamıştır.

Antropometrik ölçümler afet ınan ile ilgili görsel sonucu

Antropometrik ölçümler afet ınan ile ilgili görsel sonucu

Kaynak;
Afet İnan ve "Büyük Girişim"
Remzi Demir

1 Temmuz 2018 Pazar

Antik dünya aşk ve âşığa hiçbir zaman sıcak bakmadı





“Cinsellik her şeyden önce uygarlığı etkiledi, şekillendirdi. Evlerin biçimini, köylerin planlarını ve kıyafetleri, iktidarı; her şeyi… Bu nedenle biraz basiretsiz yönetim gösteren bir idareye ‘iktidarsız’ deriz örneğin. Kadim mitlerde eski tanrıların cinsel organlarını kaybetmeleriyle tahtlarından olmaları arasında ilişki kuran çok sayıda örnek vardır. Ereksiyon kavramı Göbeklitepe’den başlayarak Sultanahmet’teki dikilitaşlara ve hatta günümüz gökdelenlerine kadar dikili her şeyin kaynağıdır."Arkeolog İsmail Gezgin,

Türkçeye Arapça’dan girmiş bir kelime; işk, yakıcı, şiddetli sevgi manasına gelir. Kültürel anlamda tüm dillerde olumlu bir anlam yüklenmiş gibi görünmekle birlikte aslında antik dünya aşk ve âşığa hiçbir zaman sıcak bakmamıştır ve aşk toplumsal yapının önündeki en önemli tehdit olarak algılanmıştır. Küçük bir söylem analiziyle aşka bakışın çok da iyi bir bakış olmadığını ortaya koymak mümkündür. İstisnalar söz konusu olabilir ancak hiçbir kültürde olumlu atıflar yüklenmiş bir aşk hikâyesi neredeyse yoktur. Toplumsal yapı aşkı sevmez, onu bir tehdit olarak algılar. Çünkü aşk, normatif olanı yani normal ve sıradan olmayı kabullenmez ve toplumun geleneklerini, yasalarını hiçe sayar.

Roma hükümdarı Pompeius karısına duyduğu aşk yüzünden alaya alınmış, Sezar’a yenilmesinin nedeni olarak dahi bu gösterilmiştir. Dünyanın en eski Doğu-Batı Savaşı olarak anılabilecek Troia Savaşı da yine bir aşk hikâyesi yüzünden ortaya çıkmıştır. İlk bakışta prens Paris’le güzel Helene’nin aşkı gibi görünen bu kadim hikâye, bir savaşa, insanların ölümüne ve bir ülkenin yıkımına yol açmıştı. Benzer biçimde çok bilinen aşk hikâyelerinden bir başkası Roma hükümdarı Markus Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra arasında geçmiştir. Her ikisinin de sonu fecidir ve bu aşk Augustus’a yenilmelerine sebep olmuştur.

Benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz. Aklımıza gelen ilk aşk öyküsü Leyla ile Mecnun’dur. Yine masum bir yaklaşımla müthiş bir aşk hikâyesidir. Ancak bir alt okumayla bu hikâyenin de topluma bu denli güçlü aşktan uzak durulmasının tembihlendiği bir mesel olduğu kolaylıkla görülecektir. Her şeyden önce bu hikâyede erkeğin adı Mecnun olarak anılır. Hikâyedeki kahramanın asıl adı Kays olmasına karşın aşk o denli güçlüdür ki “asıl oğlanın” delirişi özellikle vurgulanmak istenmiştir… Diğer aşk hikâyeleri de aynıdır, örneğin Ferhat ile Şirin. Aşk için dağları deliyorsun ve sonu hüsranla sonuçlanıyor… Örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün.Bu tür aşk hikâyelerinin en önemli kaynakları yazılı belgelerdir. Antikçağ’dan günümüze kadar kalan yazılı kaynaklar, tragedyalar… felsefi metinler eski toplumların aşka yaklaşımının göstergesini oluştururlar… elbette şunu da vurgulamak lazım; sözü edilen aşk kavramı daha ziyade heteroseksüel ilişki temellidir. Çünkü toplum hiç bir zaman ötekileştirdiklerinin hikayesine yer vermemiştir.
Antik Yunan’da bile mi?
Biliyorsunuz Antik Yunan ve Roma kültüründe aşkın farklı bir boyutu daha var. Erastes ve Eromenos adı altında kavramlaştırılan “olgun erkek-genç delikanlı” aşkı… Filozoflar tarafından da yüceltilen bir aşk biçimi bu, hatta doğruyu söylemek gerekirse Antikçağ’da olumlu atıfta bulunulan tek aşk türü bu. Eski Atina’da demokrasinin filizlenmesine de neden olmuş. Aristogeiton adındaki olgun adamla delikanlı Harmodias’ın öyküsünü kısaca özetleyeyim: Dillere destan bir aşk yaşarlarken Harmodias güzelliğinden etkilenen tiranların aşk tekliflerini reddetmiş, böylece halkın nefretini kazanan yöneticilerin şimşeklerini de üzerine çekmişti. Tiranlar, Harmodias’ın kız kardeşini kullanarak intikam almaya kalkıştıklarında, iki sevgili bir suikast düzenleyerek tiranlardan birini öldürmeyi başarmışlardı. Bu suikast kısa sürede halkı da galeyana getirmiş, bir halk hareketine dönüşmüş ve sonuçta yönetim değişmişti. Bu hareketten sonra herkesin yasa önünde eşit kabul edildiği demokrasi rejimi devlet yönetimi olarak tesis edilmişti. Aklıma gelen bir başka aşk hikâyesi de ünlü Roma İmparatoru Hadrianus’un Anadolulu Antinoos’la aşkıdır. Antinoos intihar edince İmparator o denli üzülmüş ki, ölümünün ardından sevgilisini tanrı ilan ederek onu ölümsüzleştirmiş, adına kült tesis ettirmiş ve her yeri onun heykelleriyle süslemişti. Fakat aslında bu, tam bir eşcinsel ilişki bile değil. Delikanlı büyüyüp sakalları çıkmaya başladığında ilişki sona eriyor. Bu, olgun erkeklerin gençlere verdikleri bir erkeklik dersi gibi algılanabilecek bir ilişki. Çocuk istismarı olduğunu ileri sürenler var. Sonuçta eşit bir ilişki söz konusu değil. Ama sonuçta bugünün kültürünün kabul etmediği ama Antikçağ’da bulunan tek ilişki biçimi de bu. Antikçağ’da eşcinsellik, özellikle de bir erkeğin pasif cinsel tutumu çok ağır bir suçtu ve cezası topluma göre değişmekle beraber ölüme kadar gidebiliyordu.



İnsanlararası iletişimin mekânsal düzenlemelere uygun hareket ettiğini artık çok net biliyoruz. Mağaraların içinde küçük klanlar halinde yaşayan eski insanların aşk anlayışıyla, köylerin kurulmasından sonra ailelere bölünmüş klanın aşk anlayışı aynı olabilir mi? Hatta bazı araştırmacılar uygarlığa geçişin nedeni olarak aşk ve cinsel davranışları göstermektedirler. Köyler ve evlerin insanları doğa koşullarına karşı korumasının yanı sıra daha büyük bir fonksiyonu insanlar arasındaki ilişkiye getirilen mekânsal düzenlemeler olarak okuyan bilim insanları var. Meseleye böyle bakmaya başlayınca tüm arkeolojik eserleri bu gözle okumak da mümkün görünmektedir. İnsan tarafından üretilen tüm kültür ürünlerinde cinselliğin ve onun kültüralize edilmiş boyutu olan aşkın izini bulabiliriz. Çünkü her şey toplumun yaşamını yansıtır; örneğin mahremiyet pratiğine uygun evler, pencereler ve kapılar inşa edilir. Duvarlar içeride ve dışarıda kimin kalacağının kesin sınırlarını çizerken pencereler ve kapılar, kimin içeriyi ne kadar görmeye ve içeriye girmeye izinli olduğunu açıklayan göstergelere dönüşür. Çünkü bugünkü toplumsal cinsiyet rollerinin altında o günlerden itibaren inşa edilmiş bazı düzenlemeler yatmaktadır. 4 milyon yıl evler ve köyler kurmadan yaşamış insan neden son 12 bin yıldır köyler inşa etmeye başlamış, bunun üzerine iyi düşünmek lazım…

şkın ve cinselliğin tarihsel süreç içinde çok değişmediğini söylemem lazım. Ufak tefek şeyler dışında tarihteki en radikal kırılma noktası bana göre 68 kuşağı hareketidir. Neolitik dönemden itibaren kurulmaya çalışılan feodal, seksist ve eril cinsiyet rolleri bu olayla birlikte yeni bir döneme girdi. Hatta bugün çiçek çocukların verdiği mücadelenin meyvelerini paylaşıyoruz. Aslında bir ölçüde Sanayi Devrimi’nin de –buna devrim demek de istemem ama- cinsiyet rolleri ve dolayısıyla aşk üzerine etkisi vardır. Kadının binlerce yıl sonra ilk kez kamusal mekânlarda boy göstermesi, üretimin ve dolayısıyla tüketimin bir parçası haline gelmesi önemli gelişmeler arasında sayılabilir. Ama bugüne ayrı bir vurgu yapmak lazım çünkü uygarlığın kemikleşmiş geleneksel yapısı artık değişiyor, dahası uygarlığın değiştiğini söylemek lazım. Ben post-insan diyorum buna, yeni bir dönem başladı; genler ve beden kader olmaktan çıktı. Doğduğumuz bedenle ve cinsiyetle yaşamak zorunda değiliz artık. Bedenimizi kendimiz yeni montaj teknikleriyle istediğimiz gibi modifiye edebiliriz. Artık ikili cinsiyet toplumu yok; Almanya çiftcinsiyetliliği (interseks/hermafrodit) yeni bir cinsiyet olarak kabul etti bile. Ne kadar birey varsa o kadar cinsel kimlik ve hatta cinsiyet söz konusu. Queer önemli bir ivme kazandı ve artık insanlar kendilerini hiç bir tarihsel gelenek bağıyla tanımlamak istemiyor. Bedenlerini diledikleri gibi değiştiriyor, tanımlıyor ve kullanıyor… bu, uygarlığın değişmesi anlamına geliyor bana göre. Neolitik dönemde atılmış geleneksel doku etkisini yitirmeye başladı. Masallar, oyuncaklar farklılaşıyor ve beraberinde tüm yaşam değişiyor.
Gülenay Börekçi

MİTOLOJİDE ÇİFT CİNSİYET

İlgili resim

İnsanoğlunun Doğa’ya rağmen ayakta kalma becerisini geliştirdiği bu sürecine ait arkeolojik veriler, organize bir din olgusundan söz etmemiz için şimdilik yetersizdir. Ancak yaklaşık kırk bin yıl önceden Göbekli Tepe sürecine doğru gelindiğinde Doğa ile bütünleşen din kavramının belli bir kimlik kazandığı ortadadır. Öyle ki; kolları omuzları dirsekleri olan 3-6 metre yüksekliğinde 5-10 ton ağırlığındaki “T” biçimli dikmeler soyut da olsa antropomorf-insan biçimli tanrıları akla getirir. Gleen Schwartz’ın da dediği gibi Göbekli Tepe insan biçimli tanrılara sahip ilk merkezdir. Bu durum felsefi bağlamda ilk kez Platon ve Aristoteles’le tanıştığımız mimetik-taklitçi/öykünmeci yaklaşımın binlerce yıl öncesinde görselleştiğinin kanıtıdır. Tabii bu yaklaşımı Atum inancı, Tevrat (Tekvin 5:1 27), İncil (Korinthliler 11: 7) vs. de karşılaşılan “Tanrı’nın insanı kendi suretinde yarattığı” anlatımına dayalı tersten bir okunmayla da yorumlamak mümkündür!

insanoğlunun “doğayı” anlamak üzere ürettiği kosmogonialara (Hellence kosmos “evren/düzen” anlamına gelirken, gonos kökü “döl, doğmak” anlamındadır). Bu noktada da insan aklının kabul edip anlayabileceği bir olgu olan “üreme ve çoğalma” mekanizmaları devreye girer. Kozmik süreçler gayet “insani” olarak tanımlayabileceğimiz tanrıların evlenmesi, doğumlar, kendi aralarında yaptıkları egemenlik ve güç kavgaları olarak tasvir edilir. Hint, Mısır, Sümer, Babil, Hurri, Hitit ve Hellen kosmogonia ve/veya theogoniaların hemen tümünde karşımıza çıkar. Örneğin Mısır’ın Nu/Nun olarak isimlendirilen girdaplı sularından (khaos) doğmuş Heliopolisli yaratıcı Güneş Tanrı Atum bu bağlamda incele - meye değer; çünkü o aynı zamanda “Büyük Er - dişi” olarak da isimlendirilir. MÖ 8. yüzyılın sonuna ait Hesiodos’un Theogoniası’nda Khaos kendinden Nyks ve Ere - bos adlı iki karanlığı yaratır; Gaia’da Uranos’u, dağları ve Pontos’u bu yolla doğurur. MÖ 6. yüzyıla gelindiğinde Orphik Düşünce’de yer alan yaratılışta ise “her şeyden önce var olan, ikili” Khronos-Zaman ve Aither vardır. Khronos, Aither’in yani Göksel havanın içine bir yumurta bırakır; bu yumurtanın içinde eril ve dişil organ - ları bir arada bulunan Phanes/Protogenos “ilk do - ğan” oluşur.
hermafrodit mitoloji ile ilgili görsel sonucu
ilk somut erdişi “androgynos”dur; zira Khaos gibi kavramlar parthenogenesis kabiliyetine sahip olsalar da bu becerilerini iki ayrı cinsel organ yardımıyla gerçekleştirmemiştir ya da bu durum metinle - re yansımamıştır. Phanes bu kimliğiyle Orphik kozmogoniada zıtlıkların bütünlediği mükem - meliyeti temsil eder; kendi kendine Nyks yani Geceyi doğurur. Sonra da kızı Nyks ile birle - şerek Uranos, Gaia, Güneş ve Ay’ı yaratır yani yeryüzü ve onu ayakta tutan tüm elemanlar Phanes soylu olarak tanımlanır. parthenogenesis kabiliyetine sahip Khaos, Phanes ya da Gaia gibi Klasik Hellen theogonialarının bu yara - tıcı kuvvetleri, üstlenmiş oldukları bu önemli rollere rağmen, Arkaik, Klasik Dönem görsel sanatlarında bu kimliklerini yansıtacak be - lirgin imgelere sahip olamamışlardır.MÖ 4. yüzyıla gelindiğinde çift cinsiyetli - likteki mükemmeliyet/kusursuzluk kavra - mı Hellen dünyasında yeniden görünür. İlk kez “Hermaphroditos” adı yazılı metinlerde Theophrastos’un ünlü Karakterler’inde batıl itikatlara sahip kişiliklerin anlatıldığı XVI. bö - lümde yer alır. Burada Hermaphroditos kültü - nün ritüllerini yerine getirenler batıl kimlikler olarak karşımıza çıkar.

Hermaphroditos MÖ 4. yüzyıla tarihlenen ve genellikle terracot - ta figürinlerden oluşan erken görsellerinde anasyromenos-cinselliğini teşhir eden, bereket simgesi itifallik bir anlatımla betimlenir. Her - mes ve Aphrodite’den bir erkek evlat olarak dünyaya gelen Hermaphroditos Karialı bir su perisi olan Salmakis’in tutkulu aşkı yüzünden çift cinsiyetli olur (Ovid. Met. 4. 285-388). De - likanlının karşı konulmaz cazibesi ve güzelliği ni gören su perisi Salmakis ona sahip olur. Hi - kayede sanki cinsel roller değiştirilmiş gibidir; aşkının sona ermemesi için sevdiğinin içinden çıkmasına izin vermez Salmakis, tanrıya son - suza dek birlikte olmaları için yakarır. Şehvet dolu bu istek kabul edilir ve “metamorphosa uğrayan çift” “adrogynos bir tek” halini alınır. Hermaphroditos’un ebeveynlerine dair Hel - len efsanelerinde yer almayan; ancak Mısır ve Kıbrıs üzerinden inceleyebileceğimiz gerçeklik onun bu karışık ve cinsellikle dolu hikâyesine kısmen de olsa bir açıklık getirir. O her şeyden önce babası Uranos’un ersuyun - dan doğmuş Kıbrıslı Aphrodite’dir. Hint efsanelerine bakıldığında ilk insan olarak Yima/Yama kavramıyla karşılaşırız. Buna göre Yima aslen çift cinsiyetli bir varlık - tır; daha sonra erkek ve kız ikiz kardeşler olan Yima ve Yimeh insan vücutlu iki ayrı varlığa dönüşür ve evlenmeleriyle insan nesli çoğalır. Benzer olgu Âdem-Havva hikâyesine yakınlı - ğıyla bilinen Sumer mitolojisinde de işlenir.

Hellenler’de ise Orfizmde insanın yaratılışın - da yine benzer çift cinsiyetli bir “ilk” kavramı yer alır. Üstelik bu öyküde tam anlamıyla yü - celtilen, mükemmelleştirilen bir çift cinsiyet - lilikten söz edilir. Öykü Aristophanes’in çok iyi bilinen Platon ile diyaloglarında anlatılır. Şölen’de Platon’a atfedilen ve Orfizm öğretisini yansıtan görüşlerde başlangıçta insanın sadece üç tane ve her birinin ayrı cinsiyette yaratıldı - ğından söz edilir. Buna göre erkek Güneş’ten, kadın Dünya’dan ve üçüncü cins olan And - rogynos da hem güneşin hem dünyanın çe - kiminde olan Ay’dan doğmuştur. Bu üç insan aynı ebeveynleri gibi küresel biçimli olup dört ayaklı, dört kollu, çift kafalı olarak yaratılmış - lardır. Gün gelir bu üç insan tanrıların katına talip olurlar. İnsanların bu fazlasıyla özgüvenli ve küstah halleri Zeus’un duruma bir çare bul - masını gerektirir. Zeus insanları tamamen yok etmek, devler gibi soylarını yıldırımla yakıp, kül etmek istemez, zira o zaman insanlardan,ancak güçsüzleşmeli ve hadlerini bilmelidirler. Nihayetinde onları ortadan kadın ve erkek olarak ikiye bölmeyi planlar. Böylece sürekli birbirlerine muhtaç olacaklar ve zayıf düşeceklerdir. İkiye bölününce çiftleşmeleri ve sayılarını çoğaltmaları da mümkün olacaktır. Tanrılar da insanlardan daha fazla sunular ve kurbanlar alabileceklerdir. “Yine de hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa, yeniden onları ikiye bölerim” der Zeus, “Bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya giderler!”. Görüldüğü gibi öyküdeki bölünme, çoğalma ve soyun devamı aslında bir cezalandırmadır. “Söylediğim gibi bir zamanlar iki yerine tektik ama günahlarımız yüzünden tanrı bizi parçaladı”. Kutsal kitaplarla birlikte konuyu Âdem ile Havva’ya kadar taşımak mümkündür “Ve Tanrı dedi: suretimizde benzeyişimize göre insan yapalım ve denizin balıklarına ve göklerin kuşlarına ve sığırlara ve bütün yeryüzüne ve yerde sürünen her şeye hâkim olsun. Ve tanrı insanı kendi suretinde yarattı (Tevrat, Tekvin 1: 26/27).Tanrı yerin toprağından Âdem’i yaptı, burnuna hayat nefesini üfledi ve Âdem yaşayan can oldu” (Tevrat, Tekvin 2:7). Tekvin’deTanrı daha sonra çok güzel ağaçlarla dolu bir bahçe (cennet bahçesi) yaratır ve Âdem’i bu bahçeye bekçi dikip, ortadaki “iyilik ve kötülüğü bilme” ağacına dokunmasını yasaklar (Tevrat, Tekvin 3:22) ve dokunursa öleceğini bildirir. Bu bir anlamda insanın bilinçlenmesine koyulan yasaktır. Bilindiği üzere kaburgadan doğma kadın yasağı çiğner. Yasağı çiğneme cezasının ölüm olması çarpıcıdır. İnsanın bilinçlenmesinden bu denli çekinilmesi, otoriteye sorgusuz boyun eğerek kolay yönetilebilmeleri için olsa gerektir. Bu durum Orphik yaratılışta Zeus’un fazlaca cüretkâr ve küstah bulduğu “küresel insanların” cezalandırılmasını hatırlatır. Cezaya çarptırılan küresel insanlar kadın ve erkek olarak ikiye bölünmelerinden sonra kendi eşlerini/aynılarını arama telaşına düşerler. Bu arayışın telaşı içindeki insanlar bir daha Zeus’un tahtına göz dikmek gibi boylarından büyük işlere girişmeyecek; eşlerini bulabilenler ise yeniden kavuşma ve birleşmenin muradına erecektir. Anlaşılıyor ki her şeyi kontrol eden Tanrı ya da Tanrıların yeryüzünün hâkimi olarak görevlendirdiği insanlara karşı eski tecrübelerinden kaynaklanan ciddi bir güvensizliği vardır. Bu sebeple de mutlaka kontrol altında tutulmaları gerekmektedir.

aktuelarkeoloji.com.tr/mitolojide-cift-cinsiyet




KARAKEÇİLİ YÖRÜK AŞİRETİNİN TARİHİ

Bir milletin kültürü,geçmişinden süzülüp gelen maddi ve manevi değerlerin bütününden meydana gelir. Büyük Türk milletinin tarihi dünya tari...